Tarih Osmanlı'da Matbaa

'Tarih Bölümü' forumunda Züleyha tarafından 11 Kas 2017 tarihinde açılan konu

  1. Züleyha

    Züleyha Site Yetkilisi

    Osmanlı'da Matbaa

    Dünya kültür tarihi açısından, "yazı" kadar "matbaa"nın icadı da önemlidir. Tarihî süreç içinde matbaa, yazılı eserlerin daha kolay yaygınlaşmasını sağlayan bir araç olmuş, fikirler bu yolla daha geniş kitlelere ulaşmıştır. Matbaa bu yönüyle toplumlarda köklü değişimlerin tetikleyicisi olmuştur.

    Matbaanın Osmanlı'daki serüveni
    Uzunca bir dönem Devlet-i Âliye'nin lehine olan dünya dengesi, 17. yüzyıldan sonra hem Batı'daki köklü sosyo-kültürel dönüşümler, hem de Osmanlı'daki idarî problemler sebebiyle Batı'nın lehine değişmiştir. İlk zamanlar bunun pek farkında olmayan Osmanlı, savaş meydanlarında alınan mağlubiyetlerden sonra değişimin zorunlu olduğunun farkına varmış ve idarî mekanizmada köklü çözümler arama sürecine girmiştir.

    Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın kuruluş tarihi 17281 olsa da, Osmanlı'da gayrimüslimlere çok daha önce -hattâ Gutenberg'in Almanya'da ilk matbaayı icat ettiği tarihten hemen sonra- izin verilmiştir. Yahudiler 1488, Ermeniler 1567, Rumlar da 1627'den itibaren matbaa kurup kitap basmışlardır. Matbaanın Müslümanlar tarafından kullanılmaması yönündeki devlet iradesinin sebebi; yaklaşık 90 bin hattatın işsiz kalmaması ve başta Kur'ân olmak üzere dinî kitapların dikkatsizce etrafa atılmaması için gösterilen hassasiyetti. Benzer bir durum, Sanayi İnkılâbı sonrasında İngiltere'de, mekanik dokuma tezgâhlarının icadı sürecinde yaşanmış; geçimini tamamen elle çalıştırılan klâsik tezgâhlardan sağlayanların mağdur olmaması için, yeni teknolojinin yaygın şekilde kullanılması geciktirilmişti.

    Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi ile oğlu Sait Efendi, Paris dönüşü Sadrazam Damat İbrahim Paşa ve Padişah 3. Ahmed'e Avrupa'da gördükleri matbaayı anlatırlar. Bu işi bilen Macar mühtedisi İbrahim Müteferrika ve Sait Efendi, matbaanın elzem olduğunu belirten detaylı bir lahika sunar. Şeyhülislâm ve ulema, engellemek şöyle dursun, matbaayı destekler. Osmanlı alfabesiyle basılacak Türkçe eserlerin tespit ve tashih işlerini de yine ulema üstlenir. Avrupa'dan usta, çırak ve makine getirtilir. 1728, devlet himayesinde tesis edilen ve Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmi matbaanın kuruluş tarihi olarak kayıtlara geçer.2 Müteferrika Matbaası'nın tesisiyle matbaacılık, devlet himayesinde varlığını devam ettirir.

    Toplumun talebi yok
    Toplumun kitaba olan alâkasını, o dönemin toplum yapısı ve karakterine bağlı eğitim anlayışıyla irtibatlandırmak mümkündür. İlber Ortaylı, konuyla alâkalı olarak kültürümüzde insanımızın tek başına yaşama alışkanlığının olmadığını, beraber okuyup, beraber tartıştığımızı dile getirir. İsmail Saib Efendi'nin Beyazıt Kütüphanesi'ndeki ulema meclislerinin en üst düzeyi kabul edilen derslerini buna misâl verir.3 O dönem, kıraathâne gibi sohbet meclislerinde, el yazması bir eserden bir kişinin okuyup onlarcasının dinlediği düşünülürse, sözlü kültürün ne kadar yaygın olduğu anlaşılabilir. Dolayısıyla çok kitap basılmaması, toplumun okumadığı ve cahil olduğu mânâsına gelmemektedir.

    Batı'da sohbet geleneği olmadığından 1740'lı yılların başlarına kadar bir buçuk milyon kitaptan 1,4 milyar nüsha basılmasına karşılık, Müteferrika Matbaası'nda 1729–1742 arasında 23 ciltlik 17 eser toplam 12 bin nüsha basılmıştır.4

    Devlet himayesinden özel matbaacılığa geçiş
    19. yüzyıla gelindiğinde İstanbul'daki matbaa, az sayıda kitap basmış, teknolojisi eskimiş, yedek parça ve kalifiye eleman sıkıntısı çeken bir kurum görüntüsündeydi. Üstelik bu tarihlerde matbaanın tesisinin üzerinden üç çeyrek asır geçtiği hâlde, Tabhane-i Âmire'nin faaliyetleriyle alâkalı bir nizamnâme bile hazırlanmış değildi. Bu eksiklik özellikle sürekli eleman istihdamına engel olmaktaydı. Bir kitap basılacağı zaman gerekli elemanlar temin edilir, iş bittikten sonra da dağılırdı. Dolayısıyla matbaanın sürekliliği, işçilerin belli işlerde uzmanlaşmaları söz konusu olmamaktaydı. Bundan dolayı 1800'de Tabhane-i Âmire Reisi Abdurrahman Efendi'nin teklifiyle kurumun işleyişine ve sürekli eleman çalıştırılmasına yönelik bazı düzenlemeler yapıldı. Devrin padişahı 3. Selim, konu hakkında kendisine yazılan bir telhis üzerine; "Tabhane hiç muattal kalmayıp, ale'd-devam işlemesine dikkat olunsun." der. Fakat ülkede matbaanın verimli bir şekilde çalışmasını sağlayacak altyapı, talep-arz dengesi ve destekleyici birimler henüz mevcut değildir.5

    Matbaasını yanında taşıyan Napolyon, Mısır Seferi sırasında halka dağıttığı bildirilerle işgale destek arıyordu. Osmanlı da benzer bir propagandaya ihtiyaç duyuyordu. Diğer yandan, Batı'da neşredilen kitap ve süreli yayınlar da Osmanlı aleyhinde kamuoyu oluşturmakta tesirli oluyordu. Devletin, değil yabancı ülkelerin kamuoyunu, kendi halkını dahi resmî bilgilerle aydınlatma konusunda yaşadığı sıkıntılar, neticede matbaa ve basın meselesinin devlet gündemine daha fazla girmesine zemin hazırladı.

    İlk matbaa makine ve teçhizatının köhneleşmesi üzerine 1797'de Mühendishâne'de okuyan talebelerin kitap ihtiyacını karşılamak üzere bu kurumun zemin katında tesis edilen matbaa 1802'de Sultanahmet'te, ertesi yıl da Üsküdar'da faaliyet gösterdi. Kabakçı Mustafa İsyanı ve sonrasındaki hâdiseler sırasında bölgedeki askerî tesislerle birlikte matbaa da tahrip edildi (17 Kasım 1808). Nisan 1824'te Beyazıt tarafına nakledilen matbaanın faaliyetleri 1826'dan sonra daha da arttı.

    Tanzimat yıllarına gelinceye kadar kitap basım işi, Takvimhâne Nezaretine bağlı olarak faaliyette bulunan Tabhâne-i Âmire'de gerçekleştirilmekteydi. Hükümet, devlet politikası açısından zararlı olmadığı sürece siyaseten kitap basım ve dağıtımını teşvik etmekteydi.

    Ayrıca kitap maliyetlerinin artmasını önlemek ve fiyatların okuyucuların alım gücünün üzerine çıkmasını engellemek maksadıyla bazı tedbirler de alındı. 15 Şubat 1848'de Takvim-i Vekayi'de yayımlanan bir fermana göre; tüccarın satmak üzere alıp taşraya götürdüğü kitapların nakliye ücretiyle gümrük ve gelir vergilerinden dolayı fiyatlarının yükseldiği nazar-ı itibara alınarak bu husus padişaha arz edilmiş ve bu gibi kitapların söz konusu vergilerden muafiyeti karara bağlanmıştı.

    Bu karara rağmen, bazı kimselerin yine de kendi ruhsatsız tesislerinde, piyasada çok satılan kitapları kanun dışı yollarla bastırıp satmakla önemli ölçüde haksız kazanç elde etmeye başladıkları görülmektedir. Günümüz deyimiyle korsan kitapların vergi ve benzeri harcamalar yapılmadan basılması maliyeti düşürdüğünden, Tabhâne-i Âmire'de kanunî yollardan kitap bastıranlar haksız bir rekabetle karşı karşıya kalıyor, maliyeti daha yüksek olan kitaplarını satamıyorlardı. Bundan dolayı ruhsatsız kitap basımı sahaf esnafını rahatsız etmekte, onlar da hükümete başvurarak problemin çözülmesini istemekteydiler.

    Arşivlere göre, piyasada kaçak olarak basılan kitaplardan dolayı Tabhane-i Âmire'nin gelirlerinin azalması dikkate alınarak 6 Temmuz 1856'da çıkarılan yeni bir iradeyle böyle bir durumun kabul edilemeyeceği ifade edilmiş, esnafın bundan sonra basacakları eserler için Takvimhâne'den izin alması, ayrıca kârlarından da münasip bir miktarını ilgili birime ödemeleri uygun görülmüştür. Ancak bu yolla da piyasaya bir disiplin getirilemediğinden, daha köklü düzenlemelere gidilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Nitekim aynı yılın sonlarında litografya (taş baskı) matbaalarının kontrol altına alınması maksadıyla bir nizamnâme hazırlanması gündeme gelmiş, mesele Meclis-i Tanzimat'ta görüşülerek dokuz maddelik bir nizamnâme tanzim edilmiş, 7 Şubat 1857 tarihli iradeyle de münasip görülmüştür.6

    Nizamnâme hükümlerine göre, kitap basmak isteyenlerin durumu, Meclis-i Maarif ve Zaptiye tarafından araştırıldıktan sonra basmahâne açma izni verilecek, taşrada kitap basmak isteyenler de valilik aracılığıyla hükümetten gerekli ruhsatı alacaklardı. Basılacak kitaplar Meclis-i Maarif tarafından incelenecek ve zararlı olanların basılmasına izin verilmeyecekti. Ecnebiler matbaa açmak için Hâriciye Nezareti'ne müracaat edeceklerdi. Bu hükümlere aykırı davrananlara ilgili kanunlar gereği cezaî işlem uygulanacaktı. Hükümetten izin almak suretiyle de olsa sivillere matbaa kurma yolu açıldıktan bir ay kadar sonra başka bir nizamnâme ile de 3 Mart 1857'de devletin kitap bastırma konusundaki himayedar politikası kaldırılarak herkesin kitap bastırabilmesine imkân sağlanmış oldu.

    19. yüzyılın ortalarına rastlayan ve ülke sınırları içinde sivillere de matbaa kurma imkânı veren bu nizamnâme sonraki dönemlerde basın sektöründe gerçekleştirilen birçok yeni adıma öncülük etmiştir. Günümüze gelindiğinde, Türk matbaacılığı teknolojik gelişmelere bağlı olarak kendini sürekli yenilemektedir. Hazır teknoloji, dış ülkelerden temin edilmesine rağmen, Avrupa'daki benzerleriyle aynı kalitede eserler üretebilmektedir.
     
Yükleniyor...