Orhan Veli Kanık şiirleri

'En Güzel Şiirler' forumunda YAREN tarafından 29 Ocak 2011 tarihinde açılan konu


  1. orhan veli kanık tüm şiirleri,orhan veli şiirleri

    Orhan Veli Kanık Şiirleri


    AÇSAM RÜZGARA


    Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş.
    Maviliklerde sefer etmek.
    Bir sahilden çözülüp gitmek
    Düşünceler gibi başıboş.



    Açsam rüzgâra yelkenimi,
    Dolaşsam ben de deniz deniz
    Ve bir sabah vakti, kimsesiz
    Bir limanda bulsam kendimi.



    Bir limanda, büyük ve beyaz...
    Mercan adalarda bir liman.
    Beyaz bulutların ardından
    Gelse altın ışıklı bir yaz.


    Doldursa içimi orada
    Baygın kokusu iğdelerin,
    Bilmese tadını kederin
    Bu her âlemden uzak ada.


    Konsa rüya dolu köşkümün
    Çiçekli dalına serçeler.
    Renklerle çözülse geceler,
    Nar bahçelerinde geçse gün.



    Her gün âheste mavnaların
    Görsem açıktan geçişini
    Ve her akşam dizilişini
    Ufukta mermer adaların.



    Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş!
    İller, göller, kıtalar aşmak,
    Ne hoş deniz deniz dolaşmak
    Düşünceler gibi başıboş.



    Versem kendimi bütün bütün
    Bir yelkenli olup engine.
    Kansam bir an güzelliğine
    Kuşlar gibi serseri ömrün.



    AĞACIM



    Mahallemizde

    Senden başka ağaç olsaydı

    Seni bu kadar sevmezdim.

    Fakat eğer sen

    Bizimle beraber

    Kaydırak oynamasını bilseydin

    Seni daha çok severdim.



    Güzel ağacım!

    Sen kuruduğun zaman

    Biz de inşallah

    Başka mahalleye taşınmış oluruz.

    Orhan Veli Kanık

    Orhan Veli Kanık şiirleri

    ANLATAMIYORUM


    Ağlasam sesimi duyar mısınız,

    Mısralarımda;

    Dokunabilir misiniz,

    Gözyaşlarıma, ellerinizle?



    Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

    Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

    Bu derde düşmeden önce.



    Bir yer var, biliyorum;

    Her şeyi söylemek mümkün;

    Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

    Anlatamıyorum.



    AĞAÇ


    Ağaca bir taş attım,

    Düşmedi taşım,

    Düşmedi taşım.

    Taşımı ağaç yedi;

    Taşımı isterim,

    Taşımı isterim



    AHMET'LER



    Kimimiz Ahmet Bey,

    Kimimiz Ahmet Efendi;

    Ya Ahmet Ağayla Ahmet Beyfendi?



    AH NEYDİ BENİM GENÇLİĞİM!



    Nerde böyle hüzünlenmek o zaman;

    İçip içip ağlamak,

    Uzaklara dalıp şarkı söylemek;

    Hafta sekiz ben eğlentide;

    Bugün saz, yarın sinema,

    Beğenmedin Aile Bahçesi;

    Onu da beğenmedin, parka;

    Sevdiğim dillere destan;

    Sevdiğim,

    Meyil verdiğim;

    Ben dizinin dibinde elpençe divan,

    Samanlık seyran,

    Nerde,

    Nerde,

    Nerde böyle hüzünlenmek o zaman!




    ALİ RIZA İLE AHMED'İN HİKAYESİ


    Ne tuhaftır, Ali Rıza ile

    Ahmed'in hikayesi.

    Birisi köyde oturur,

    Birisi şehirde.

    Ve her sabah

    Şehirdeki köye gider,

    Köydeki şehire.




    ALTIN DİŞLİM



    Gel benim canımın içi, gel yanıma;

    İpek çoraplar alayım sana;

    Taksilere bindireyim,

    Çalgılara götüreyim seni.

    Gel,

    Gel benim altın dişlim;

    Sürmelim, ondüle saçlım, yosmam:

    Mantar topuklum, bobstilim, gel.



    ALTINDAĞ



    Biri bir koca görür rüyasında:

    Yüz lira maaşlı kibar bir adam.

    Evlenir, şehire taşınırlar.

    Mektuplar gelir adreslerine:

    Şen Yuva Apartımanı, bodrum katı.

    Kutu gibi bir dairede otururlar.

    Ne çamaşıra gidilir artık, ne cam silmeye;

    Bulaşıksa kendi bulaşıkları.



    Çocukları olur, nur topu gibi;

    Elden düşme bir araba satın alınır.

    Kızılay Bahçesi'ne gidilir sabahları;

    Kumda oynasın diye küçük Yılmaz.

    Kibar çocukları gibi.



    Lâğamcının hamam rüyasıdır.

    Rüyaların en güzeli.

    Uzanır yatar göbek taşına;

    Tellâklar gelip dizilir yanıbaşına.

    Biri su döker,

    Biri sabunlar;

    Elinde kese sıra bekler biri.

    Yeni müşteriler girerken içeri,

    Lâğamcı,

    Pamuklar gibi çıkar dışarı.


    Orhan Veli Kanık şiirleri

    ASFALT ÜZERİNE ŞİİRLER



    Ne kadar güzel şey;

    Yolun üstündeki bina

    Yıkıldığı zaman

    Bilinmeyen bir ufuk görmek.



    II

    Kaldırımın kenarına dizilip

    Bacası olan silindirin

    Yürüyüşünü seyreden

    Çocuklara imreniyorum.



    III

    Onun sesi

    Bir arkadaşıma

    Denizden geçen

    Motorları hatırlatıyor.



    IV

    Kırık taşlara bakıp

    Işıklı bir asfalt düşünmek

    Acaba yalnız

    Şairlere mi mahsus?

    AYRILIŞ



    Bakakalırım giden geminin ardından;

    Atamam kendimi denize, dünya güzel;

    Serde erkeklik var, ağlayamam. ​

    Orhan Veli Kanık şiirleri

    AŞK RESMİ GEÇİTİ



    Birincisi o incecik, o dal gibi kız,

    Şimdi galiba bir tüccar karısı.

    Ne kadar şişmanlamıştır kim bilir.

    Ama yinede de görmeyi çok isterim,

    Kolay mı? İlk göz ağrısı.



    ............................çıkar

    ............................dururduk mahallede

    ..........................................halde

    ..............adlarımız yan yana yazılırdı duvarlara

    .......................................yangın yerlerinde.



    Üçüncüsü Münevver Abla, benden büyük

    Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları

    Gülmekten katılırdı, okudukça.

    Bense, bugünmüş gibi utanırım

    O mektupları hatırladıkça.



    Dördüncüsü azgın bir kadın,

    Açık saçık şeyler anlatırdı bana.

    Bir gün de önümde soyunuverdi

    Yıllar geçti aradan, unutamadım,

    Kaç defa rüyama girdi.



    Beşinciyi geçip altıncıya geldim

    Onun adı da Nurünnisa.

    Ah güzelim

    Ah esmerim

    Ah

    Canımın içi Nurünnisa.



    Yedincisi Aliye, kibar bir kadın

    Ama ben pek varamadım tadına,

    Bütün kibar kadınlar gibi,

    Küpe fiyatına, kürk fiyatına.



    Sekizincisi de o bokun soyu:

    Sen elin karısında namus ara,

    Kendinde arandı mı, küplere bin.

    Üstelik kendinde de

    Yalanın düzenin bini bir para.



    Ayten'di dokuzuncunun adı,

    Barlarda göbek atar

    İş başında şunun bunun esiri,

    Ama bardan çıktı mı,

    Kiminle isterse onunla yatar.



    Onuncusu akıllı çıktı

    Bıraktı gitti beni.

    Ama haksız da değildi hani,

    Sevişmek zenginlerin harcıymış

    İşsizlerin harcıymış.



    İki gönül bir olunca

    Samanlık seyranmış ama,

    İki çıplak da - olsa olsa -

    Bir hamama yakışırmış.



    İşine bağlı bir kadındı on birinci.

    Hoş, olmasın da ne yapsın?

    Bir zalimin yanında gündelikçi;

    Adi Luksandra

    Geceleri odama gelir,

    Sabaha kadar kalır.

    Konyak içer, sarhoş olur,

    Sabahı da, işbaşı yapardı şafakla....



    Gelelim sonuncuya.

    Ona bağlandığım kadar

    Hiçbirine bağlanmadım.

    Sade kadın değil, insan.

    Ne kibarlık budalası,

    Ne malda, mülkte gözü var.

    Eşit olsak der,

    Hür olsak der.

    İnsanları sevmesini de bilir,

    Yaşamayı sevdigi kadar.



    *** Ölümünden sonra müsveddesi diş fırçası sarılmış bir kâğıtta bulunan bu son şiiri tamamlanmamıştır.

    Orhan Veli Kanık şiirleri

    AVE MARIA



    Eski günler geri mi gelecek?

    Rüzgâr tersine esiyor... Niçin?

    Kımıldıyor kozasında böcek

    Bildiği hayata doğmak için.



    Neden içimize doldu vehim?

    Ah ümit... Ümit yollar boyunca.

    Düşünmez miydi akşam olunca

    Hacer'in kollarında İbrahim.



    Ve gemisinde Kleopatra?

    Neden yine kaynaştı havalar?

    Saadet mi getiriyor rüzgâr

    Dolarak erguvan atlaslara?



    Elimize değen kimin eli?

    Kimdir bu muammalarla gelen?

    O mu, helezonlara yükselen,

    Saba ellerinin en güzeli?



    Sesler mi çözülüyor derinde,

    Nedir durup dinlediklerimiz?

    Şarkı mi söylüyor Semiramis

    Babil’in asma bahçelerinde?



    Omzundan örtüler kaydı yere.

    Kim bu, kim alnımızdaki yazı?

    Gözlerinde günahının hazzı

    Gülüyor saz benizli bâkire.


    [​IMG]

    BAHARIN İLK SABAHLARI



    Tüyden hafif olurum böyle sabahlar;

    Karşı damda bir güneş parçası,

    İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;

    Bağıra çağıra düşerim yollara;

    Döner döner durur başım havalarda.



    Sanırım ki günler hep güzel gidecek;

    Her sabah böyle bahar;

    Ne is güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.

    Derim ki: 'Sıkıntılar durdursun!'

    Şairliğimle yetinir,

    Avunurum.



    BAŞ AĞRISI


    "Yollar ne kadar güzel olsa,

    Gece ne kadar serin olsa,

    Beden yorulur,

    Baş ağrısı yorulmaz.



    Şimdi evime girsem bile

    Biraz sonra çıkabilirim

    Madem ki bu esvaplarla ayakkaplar benim

    Ve madem ki sokaklar kimsenin değil


    BAYRAM



    Kargalar, sakın anneme söylemeyin!

    Bugün toplar atılırken evden kaçıp

    Harbiye Nezareti’ne gideceğim.

    Söylemezseniz size macun alırım,

    Simit alırım, horoz şekeri alırım;

    Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar,

    Bütün zıpzıplarımı size veririm.

    Kargalar, ne olur anneme söylemeyin!





    BEDAVA



    Bedava yaşıyoruz, bedava;

    Hava bedava, bulut bedava;

    Dere tepe bedava;

    Yağmur çamur bedava;

    Otomobillerin dışı,

    Sinamaların kapısı,

    Camekânlar bedava;

    Peynir ekmek değil ama

    Acı su bedava;

    Kelle fiyatına hürriyet,

    Esirlik bedava;

    Bedava yaşıyoruz, bedava.


    BEYAZ MAŞLAHLI HANIM



    Kalender'den sandala bindi

    Beyaz maşlahlı hanım.

    Bir elinde şemsiye,

    Bir eliyle açtı yelpazesini;

    Cuma günü Göksu'ya gitti

    Beyaz maşlahlı hanım

    Orhan Veli Kanık şiirleri

    BİRDENBİRE



    Her şey birdenbire oldu.

    Birdenbire vurdu gün ışığı yere;

    Gökyüzü birdenbire oldu;

    Mavi birdenbire.

    Her şey birdenbire oldu;

    Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;

    Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.

    Yemiş birdenbire oldu.



    Birdenbire,

    Birdenbire;

    Her şey birdenbire oldu.

    Kız birdenbire, oğlan birdenbire;

    Yollar, kırlar, kediler, insanlar...

    Aşk birdenbire oldu,

    Sevinç birdenbire.



    BİR DUYMA DA GÖR



    Bir duyma da gürültüsünü

    Dallarda çıtırdayarak açılan fıstıkların,

    Gör bak ne oluyorsun.

    Bir duyma da gör şu yağan yağmuru;

    Çalan çanı, konuşan insanı.

    Bir duyma da kokusunu yosunların,

    Istakozun, karidesin,

    Denizden esen rüzgârın...




    BİR İŞ VAR



    Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?

    Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?

    Her zaman güzel mi bu kadar,

    Bu eşya, bu pencere?

    Değil,

    Vallahi değil;

    Bir iş var bu işin içinde.


    BİR ROMAN KAHRAMANI



    Çadırımın üstüne yağmur yağıyor,

    Saros körfezinden rüzgâr esiyordu,

    Ve ben, bir roman kahramanı

    Ot yatağın içinde,

    İkinci, dünya harbinde,

    Başucumda zeytinyağı yakarak

    Mevzuumu yaşamaya çalışıyordum;

    Bir şehirde başlayıp

    Kimbilir nerede,

    Kimbilir ne gün bitecek mevzuumu.



    BİZİM GİBİ



    Arzulu mudur acaba,

    Bir tank, rüyasında?

    Ve ne düşünür teyyare

    Yalnız kaldığı zaman?



    Hepbir ağızdan şarkı söylemesini,

    Sevmez mi acaba gaz maskeleri,

    Ay ışığında?



    Ve tüfeklerin merhameti yok mudur,

    Biz insanlar kadar olsun?



    BUĞDAY



    Düzüldü uçsuz bucaksız alay,

    Çıngıraklar çalar kapılarda,

    Düzüldü uçsuz bucaksız alay,

    Bak, son hasad başladı rüzgârda.



    Okundan atılmak üzere yay,

    Kuyuların ağzı genişledi.

    Okundan ayrılmak üzere yay,

    Korku tâ kemiğime işledi.



    Savruluyor gökyüzünde buğday,

    Gölgeler uzaklaşıyor yerde,

    Savruluyor gökyüzünde buğday,

    Tanrım! Tanrım! Bir deva bu derde...



    Düzüldü uçsuz bucaksız alay,

    Çıngıraklar çalar kapılarda.

    Düzüldü uçsuz bucaksız alay,

    Bak, son hasad başladı rüzgârda.



    Undan bize de pay, bize de pay.

    Koşun, buğday dağıtıyor Yusuf.

    Undan bize de pay, bize de pay.

    Çökmeden sonu gelmiyen küsuf.



    Eriyecek tencerede kalay,

    Çocuklar ağlaşmasınlar dağda,

    Eriyecek tencerede kalay,

    Yetişmeyecek Ömer imdada.



    Altında aynı eyer aynı tay

    Arayıcısı herkes bir sesin,

    Altında aynı eğer aynı tay

    Seferi aynı köye herkesin.



    Artık kuruldu bu kervansaray,

    Boşuna düşünür ihtiyarlık.

    Artık kuruldu bu kervansaray,

    Şimdi seslerle dolu mezarlık.




    CEVAP

    - Ciğercinin kedisinden sokak kedisine -

    Açlıktan bahsediyorsun;

    Demek ki sen komünistsin.

    Demek bütün binaları yakan sensin.

    İstanbul’dakileri sen,

    Ankara'dakileri sen...



    Sen ne domuzsun, sen



    CIMBIZLI ŞİİR



    Ne atom bombası,

    Ne Londra Konferansı;

    Bir elinde cımbız,

    Bir elinde ayna;

    Umurunda mı dünya!




    ÇOK ŞÜKÜR



    Bir insan daha var, çok şükür, evde;

    Nefes var,

    Ayak sesi var;

    Çok şükür, çok şükür.


    DAĞ BAŞI



    Dağ başındasın;

    Derdin günün hasretlik;

    Akşam olmuş,

    Güneş batmış,

    İçmeyipte ne halt edeceksin?

    Orhan Veli Kanık şiirleri

    DALGA



    Mesut sanmak için kendimi

    Ne kâğıt isterim, ne kalem,

    Parmaklarımda cıgaram,

    Dalar giderim mavisinden içeri

    Karşımda duran resmin.



    Giderim deniz çeker;

    Deniz çeker, dünya tutar.

    İçkiye benzer birşey mi var,

    Birşey mi var ki havada

    Deli eder insanı, sarhoş eder?



    Bilirim, yalan, hepsi yalan;

    Taka olduğum, tekne olduğum yalan;

    Suların kaburgalarımdaki serinliği,

    İskotada uğuldayan rüzgar,

    Haftalarca dinmeyen motor sesi,

    Yalan....



    Ama gene de,

    Gene de güzel günler geçirebilirim;

    Geçirebilirim bu mavilikte.

    Suda yüzen karpuz kabuğundan farksız,

    Ağacın gökyüzüne vuran aksinden,

    Her sabah erikleri saran buğudan,

    Buğudan, sistem, aşktan, kokudan...



    Ne kağıt yeter ne kalem,

    Mesut sanmam için kendimi.

    Bunların hepsi... hepsi fasafiso.

    Ne takayım, ne tekneyim.

    Öyle bir yerde olmalıyım

    Öyle bir yerde olmalıyım ki,

    Ne ışık, ne sis, ne buğu gibi...

    İnsan gibi.




    DALGACI MAHMUT



    İşim gücüm budur benim,

    Gökyüzünü boyarım her sabah,

    Hepiniz uykudayken.

    Uyanır bakarsınız ki mavi.



    Deniz yırtılır kimi zaman,

    Bilmezsiniz kim diker;

    Ben dikerim.



    Dalga geçerim kimi zaman da,

    O da benim vazifem;

    Bir baş düşünürüm başımda,

    Bir mide düşünürüm midemde,

    Bir ayak düşünürüm ayağımda,

    Ne haltedeceğimi bilemem.




    DAR KAPI



    Nedir bu geceyle gelen bersam?

    Duyuyorum serzenişlerini,

    Karanlıkta ağzının yerini

    Arıyor deli gibi hâfızam.



    'Yanıyor unutulmuş buhurdan

    Yine gecenin içinde sessiz'

    Hâtıralarla kabaran deniz,

    Doluyor ruhun oluklarından



    Işık yağıyor doğan geceden.

    Nasıl diriliş bu, neden sonra?

    Bu rüya gibi geceden sonra

    Gidecek mi o maziden gelen?



    Seziyorum senelerce susan

    Ruhumda taptaze bir geriniş.

    Sonuna vardığım çölden geniş

    Ayaklarıma açılan umman.



    Bütün mevsimlerimin üstüne

    Geriliyor bembeyaz bir kanat.

    Gelip durdu artık işte hayat

    Bana hep onu vadeden güne.



    Artık ebedî huzur deminin

    İçebilirim sırlı tasından,

    Girmek üzereyim dar kapısından

    O eski rüyalar âleminin.







    DEDİKODU



    Kim söylemiş beni

    Süheyla'ya vurulmuşum diye?

    Kim görmüş, ama kim,

    Eleni'yi öptüğümü,

    Yüksekkaldırım'da, güpegündüz?

    Melahât'ı almışım da sonra

    Alemdar'a gitmişim, öyle mi?

    Onu sonra anlatırım, fakat

    Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?

    Gûya bir de Galata'ya dadanmışız;

    Kafaları çekip çekip

    Orada alıyormuşuz soluğu;

    Geç bunları, anam babam, geç;

    Geç bunları bir kalem;

    Bilirim ben yaptığımı.



    Ya o, Muallâ'yı sandala atıp,

    Ruhumda hicranın'ı söyletme hikâyesi?



    DEĞİL



    Bilmem ki nasıl anlatsam;

    Nasıl, nasıl, size derdimi!

    Bir dert ki yürekler acısı,

    Bir dert ki düşman başına.

    Gönül yarası desem...

    Değil!

    Ekmek parası desem...

    Değil!

    Bir dert ki...



    Dayanılır şey değil.






    DENİZ


    Ben deniz kenarındaki odamda,

    Pencereye hiç bakmadan,

    Dışardan geçen kayıkların

    Karpuz yüklü olduğunu bilirim.



    Deniz benim eskiden yaptığım gibi,

    Aynasını odamın tavanında

    Dolaştırıp beni kızdırmaktan

    Hoşlanır.



    Yosun kokusu

    Ve sahile çekilmiş dalyan direkleri

    Sahilde yaşayan çocuklara

    Hiçbir şey hatırlatmaz.


    DENİZİ ÖZLEYENLER İÇİN



    Gemiler geçer rüyalarımda,

    Allı pullu gemiler, damların üzerinden;

    Ben zavallı,

    Ben yıllardır denize hasret,

    "Bakar bakar ağlarım."



    Hatırlarım ilk görüşümü dünyayı,

    Bir midye kabuğunun aralığından;

    Suların yeşili, göklerin mavisi,

    Lâpinaların en harelisi...

    Hâlâ tuzlu akar kanım

    İstiridyelerin kestiği yerden,



    Neydi o deli gibi gidişimiz,

    Bembeyaz köpüklerle açıklara!

    Köpükler ki fena kalpli değil,

    Köpükler ki dudaklara benzer;

    Köpükler ki insanlarla

    Zinaları ayıp değil.



    Gemiler gecer rüyalarımda,

    Allı pullu gemiler, damların üzerinden;

    Ben zavallı,

    Ben yıllardır denize hasret.


    DENİZ KIZI



    Denizden yeni mi çıkmıştı neydi;

    Saçları, dudakları

    Deniz koktu sabaha kadar;

    Yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi.



    Yoksuldu, biliyorum

    - Ama boyuna da yoksulluk sözü edilmez ya-

    Kulağımın dibinde, yavaş yavaş,

    Aşk türküleri söyledi.



    Neler görmüş, neler öğrenmişti kim bilir,

    Denizle boğaz boğaza geçen hayatında!

    Ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak,

    Olta yapmak, yem çıkarmak, kayık temizlemek

    Dikenli balıkları hatırlatmak için

    Elleri ellerime değdi.



    O gece gördüm, onun gözlerinde gördüm;

    Gün ne güzel doğmuş meğer açık denizde!

    Onun saçları öğretti bana dalgayı;

    Çalkandım durdum rüyalar içinde.

    DELİKLİ ŞİİR



    Cep delik, cepken delik,

    Kol delik, mintan delik,

    Yen delik, kaftan delik;

    Kevgir misin be kardeşlik!


    DERDİM BAŞKA


    Sanma ki derdim güneşten ötürü;

    Ne çıkar bahar geldiyse?

    Bademler çiçek açtıysa?

    Ucunda ölüm yok ya.

    Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten

    Güneşle gelecek ölümden?

    Ben ki her Nisan bir yaş daha genç,

    Her bahar biraz daha âşığım;

    Korkar mıyım?

    Ah, dostum, derdim başka...


    EBABİL



    Alıp içinde sesler uçuşan bu akşamdan

    Hâfızamı bir deniz kıyısına çeken yol,

    Aydınlık rüyaların peşine düşen gondol,

    Mavi bir denizde yüzer gibi yanan şamdan.



    Tuşların üstünde karanlığın heyûlası

    Ve birden kalbe çırpınışlar veren hâtıra,

    Çekmede beni saadet dolu dünyalara

    Mine parmaklarında sedalaşan hülyası.



    Sıyrılmada gözlerimden yıllarca geceler,

    Ve yalnız kalmada bir yaza râm olan sahil,

    Uçuşmada gökyüzünde bir sürü ebabil:

    Sevgimi ve hasretimi ebedî kılan yer.



    Açık panjurlarından seslerin dökülüsü.

    Bir göl mü ürpermede ruhun uzaklarında?

    En yakın sevgiyi duymayan dudaklarında

    Her yaşayıştan daha güzel olan gülüşü.



    İlik gölgelerde uyutup düşünceleri

    Beyaz etekler ile bana göründüğün an

    Ve kapıları yeşil sabahlara açılan

    Sıcak tahayyüllerle dolu yaz geceleri.



    Renkli fanusların altında doğan dünyası,

    Omuzlarında ay ışığından örgülerle

    Eklenmede içime hasret kaldığım yerle

    Mine parmaklarında sadalaşan hulyası.

    EDITH ALMERA



    İhtimal ki şu anda o,

    Brüksel'e yakın

    Bir gölün kenarında

    Edith Alméra’yı düşünmektedir.



    Edith Alméra

    Kafeşantanlarda muhabbet toplayan

    Bir çigan orkestrasının

    Birinci kemancısıdır.



    O,

    Kendisini alkışlayanlara

    Selâm verirken

    Gülümser.



    Kafeşantanlar güzeldir;

    İnsan,

    Orada çalışan kemancı kızlara

    Âşık olabilir.


    EFKARLANIRIM



    Mektup alır, efkârlanırım;

    Rakı içer, efkârlanırım;

    Yola çıkar, efkârlanırım.

    Ne olacak bunun sonu, bilmem.

    'Kâzım'ın' türküsünü söylerler,

    Üsküdar’da;

    Efkârlanırım.





    EHRAM



    Ey aşılmaz dağların ardında,

    Ulaşılmaz beldelerden uzak,

    Hasretin dallarını tutan sak,

    Mavi, sonsuz bir tâkın altında!



    Ey gülüşü sabahlardan güzel,

    Dünyası düşüncelerden geniş.

    Ey göğsünde ilâhî geriniş,

    Rüyalarıma hükmeden güzel!



    Nerde eğilen dalından yere

    Portakalların düştüğü çardak

    Kadehe duyarak değen dudak,

    Sergile bakan göz gecelere.



    Yanmış ruhu titreyen ilâhî

    Yapraklarda billûrlaşan seher,

    Nerde cam kokan tahta testiler,

    Geyik sesiyle çınlayan vâdi?



    Yaldız dallarda, çiçek yerine

    Yıldız açmaz mı artık ağaçlar?

    Yanmaz mı bin rüya ile saçlar

    Kapanıp günün eteklerine.



    Ey gülüşü sabahlardan güzel,

    Dünyası düşüncelerden geniş;

    Ey göğsünde îlâhi geriniş

    Rüyalarıma hükmeden güzel!



    Hakikate olmaz mı acep râm

    Yıllardır beslediğim düşünce?

    Çıkılmaz dağlardan da mi yüce

    Hasretlerin tırmandığı ehram?


    ELDORADO

    (On dördüncü yaşın ilk güzel gecesine ithaf)

    Ufkunda mavi bulutların uçuştuğu dağ,

    Büyülü göklerinde sesler duyduğum Aden,

    Avucumda dört kollu nehrin verdiği maden,

    Üstümde yemişleri alnıma değen Tûba.



    Müthiş dünyasiyle uykuma ilk girdiği yer...

    Gülümsüyor mavi bir ay ışığında kamış.

    Göllerin şekli dolu derinliğine dalmış

    Vuslatın havasını çevreliyen iğdeler.



    Suların aydınlığında saadetten bir iz:

    Dallardan süzülen kayığından bu hoş insan,

    Omuzuna değen arzu dolu dudakları kan...

    Artık bir cennete bağlı bütün günlerimiz.



    Artık ışıkla dolu billûr bir kadeh gibi,

    En güzel şeytanın elinde tutuğu gurup,

    Akşamlar, ağzımda harikûlâde bir şurup

    Ve basımda geceler yeşil bir deniz gibi.



    Ufkumda mavi bulutların uçuştuğu dağ

    Ve nebatî bir âlemde duyduğum ilk hece,

    Bir sesin aydınlattığı yalan dolu gece

    Ve dumanlı bir sabah serinliği ormanda.



    Ne ondan itidal, ne benden günahkâr hali,

    Ruhları bir kuş gibi âvare kılan uyku.

    Dağılan içimde her zaman o baygın koku,

    Lezzeti dudağımda buğulaşan şeftali.


    ESKİ KARIM



    Nedendir, biliyor musun;

    Her gece rüyama girişin,

    Her gece şeytana uyuşum,

    Bembeyaz çarşafların üstünde;

    Nedendir, biliyor musun?

    Seni hâlâ seviyorum, eski karım.



    Ama ne kadınsın, biliyor musun?


    EKMEK


    Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı.

    Unutulmuş şekilleri taşıyan bulutlar;

    Bir gökyüzü genişliğiyle ruhuma dolar

    Otların içine sırtüstü yatmanın tadı.



    Avucumda sıcaklığını duyduğum ekmek;

    Üstümde hâtırası kadar güzel sonbahar;

    O bembeyaz, o tertemiz bulutlara dalar

    Düşünürüm bir çocuk türküsü söyliyerek.


    ESKİLER ALIYORUM



    Eskiler alıyorum

    Alıp yıldız yapıyorum

    Musiki ruhun gıdasıdır

    Musikiye bayılıyorum



    Şiir yazıyorum

    Şiir yazıp eskiler alıyorum

    Eskiler verip Mûsikîler alıyorum



    Bir de rakı şişesinde balık olsam



    FENA ÇOCUK



    Mektepten kaçıyorsun,

    Kuş tutuyorsun.

    Deniz kenarına gidip

    Fena çocuklarla konuşuyorsun,

    Duvarlara fena resimler yapıyorsun;

    Bir şey değil,

    Beni de baştan çıkaracaksın.

    Sen ne fena çocuksun!


    FESTİVAL



    Ekmek karnesi tamam ya,

    Kömür beyannamesi de verilmiş;

    Düşünme artık parasızlığı;

    Düşünme yapacağın yapıyı;

    El tutar, ömür yeter;

    Yarına Allah kerim;

    Dayan hovarda gönlüm!




    GALATA KÖPRÜSÜ



    Dikilir köprü üzerine,

    Keyifle seyrederim hepinizi.

    Kiminiz kürek çeker, sıya sıya ;

    Kiminiz midye çıkarır dubalardan;

    Kiminiz dümen tutar mavnalarda;

    Kiminiz çimacıdır halat başında;

    Kiminiz kuştur, uçar, şairâne;

    Kiminiz balıktır, pırıl pırıl;

    Kiminiz vapur, kiminiz şamandıra;

    Kiminiz bulut, havalarda;

    Kiminiz çatanadır, kırdığı gibi bacayı,

    Şıp diye geçer Köprü'nün altından;

    Kiminiz düdüktür, öter;

    Kiminiz dumandır, tüter;

    Ama hepiniz, hepiniz...

    Hepiniz geçim derdinde.

    Bir ben miyim keyif ehli içinizde?

    Bakmayın, gün olur, ben de

    Bir şiir söylerim belki sizlere dair;

    Elime üç beş kuruş geçer;

    Karnım doyar benim de.


    GANGSTER



    (Hitler, kendini edebiyata vererek)

    Şiir yazdım bunca senedir,

    Ne buldum?

    Eşkiyalık edeceğim bundan sonra.



    Haberi olsun yol kesenlerin

    İş yok artık kendilerine

    Dağ başlarında.



    Madem ki ekmeklerini alıyorum

    Ellerinden,

    Buyursunlar onlar da benim yerime,

    Münhal var edebiyat âleminde.

    Eylül 1939




    GELİRLİ ŞİİR



    İstanbul’dan ayva da gelir, nar gelir

    Döndüm baktım, bir edalı yâr gelir,

    Gelir desen dar gelir;

    Gün aşırı alacaklılar gelir.

    Anam

    Dayanamam,

    Bu iş bana zor gelir.



    GEMİLERİM



    Elifbamın yapraklarında

    Gemilerim, yelkenli gemilerim.

    Giderler yamyamların memleketlerine,

    Gemilerim, yan yata yata

    Gemilerim, kurşunkalemiyle çizilmiş,

    Gemilerim, kırmızı bayraklı.

    Elifbamın yapraklarında

    Kız kulesi,

    Gemilerim,


    ]GİDERAYAK


    Handan, hamamdan geçtik,

    Gün ışığındaki hissemize razıydık;

    Saadetinden geçtik,

    Ümidine razıydık;

    Hiçbirini bulamadık;

    Kendimize hüzünler icadettik,

    Avunamadık;

    Yoksa biz...

    Biz bu dünyadan değil miydik?




    GÖLGEM



    Bıktım usandım sürüklemekten onu.

    Senelerdir, ayaklarımın ucunda;
    Bu dünyada biraz da yaşayalım,

    O tek başına,

    Ben tek başıma.



    GÖZLERİM



    Gözlerim,

    Gözlerim nerde?



    Şeytan aldı, götürdü;

    Satamadan getirdi.



    Gözlerim,

    Gözlerim nerde?


    GÜN DOĞUYOR

    Dili çözülüyor gecelerine,

    Gölgeler kaçışıyor derine,

    Alıp sihrini bilmecelerin

    Gün doğuyor şehrin üzerine.



    Korkarak şeklalıyor bacalar,

    Gün doğuyor şehrin üzerine.

    Bakıyorlar günün gözlerine

    Gözleri uykulu atmacalar.



    Sallıyarak dallarını kavak

    Yükseliyor her günkü yerine,

    Gün doğuyor şehrin üzerine,

    Mavi bir ışıkla ağararak.



    Gün doğuyor şehrin üzerine,

    Renk renk hacimle doluyor her yer.

    Dalıyor dağınık yüzlü evler

    Hâlâ yanan sokak fenerine.



    Toprak kımıldıyor yavaş yavaş,

    Gün doğuyor şehrin üzerine,

    Bembeyaz gece çiçeklerine

    Sabahla düşüyor bir damla yaş.



    Ve bir deniz hücumu halinde

    Gün doğuyor şehrin üzerine.
     



  2. GÜNEŞ


    Ah aydınlıklardan uzaktayım

    Kafamda o dağılmayan sükûn.

    Ölmedim lâkin, yaşamaktayım

    Dinle bak, vurmada nabzı ruhun.



    Yarasalar duyurmada bana

    Kanatlarının ihtizazını.

    Şimdi hep korkular benden yana

    Bekliyor sular, açmış ağzını.



    Ah aydınlıklardan uzaktayım

    Kafamda dağılmayan sükûn.

    Ölmedim lâkin, yaşamaktayım

    Dinle bak, vurmada nabzı ruhun.



    Siyah ufukların arkasında

    Seslerle çiçeklenmede bahar

    Ve muhayyelemin havasında

    En güzel zamanın renkleri var.



    Ölmedim hâlâ... yaşamaktayım.

    Dinle bak: vurmada nabzı ruhun!

    Ah aydınlıklardan uzaktayım

    Kafamda o dağılmayan sükûn.



    Ruhun ölüm rüzgârlarına eş,

    Işık yok gecemde, gündüzümde.

    Gözlerim görmüyor... lâkin güneş

    O her zaman, her zaman yüzümde.


    GÜN OLUR



    Gün olur, alır başımı giderim,

    Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda

    Şu ada senin, bu ada benim,

    Yelkovan kuşlarının peşi sıra.



    Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;

    Çiçekler gürültüyle açar;

    Gürültüyle çıkar duman topraktan.



    Hele martılar, hele martılar,

    Her bir tüyünde ayrı bir telaş!..



    Gün olur, başıma kadar mavi;

    Gün olur, başıma kadar güneş;

    Gün olur, deli gibi...


    GÜZEL HAVALAR



    Beni bu güzel havalar mahvetti,

    Böyle havada istifa ettim

    Evkaftaki memuriyetimden.

    Tütüne böyle havada alıştım,

    Böyle havada aşık oldum;

    Eve ekmekle tuz götürmeyi

    Böyle havalarda unuttum;

    Şiir yazma hastalığım

    Hep böyle havalarda nüksetti;

    Beni bu güzel havalar mahvetti.



    HABER



    Sardı o her akşamki sessizlik, yokuşları,

    Bin bir hülyaya açık penceremin camında,

    Sükûtu örüp bu sonbahar akşamında

    Bir âlem doğdu yine giden günün ardından.



    Sardı o her akşamki sessizlik yokuşları,

    Bir alem doğdu yine giden günle beraber,

    Geldi medar ellerinden beklediğim haber

    'Başladı cıvıltıya canevimin kuşları.'



    Gördüm giden günün ardından sulara dalan

    Gözlerin yeni bir dünyaya açıldığını.

    Bir üstüva âlemine yaklaşıldığını,

    Bu akşam kuşlarının ufuktan koptuğu an.



    Kuruldu bir âlem her günkü dünyamızdan uzak,

    Kaybolduğum düşünceye ve kendime yakın.

    Kuşlar, dizi dizi kuşlar... kuşlar akın akın...

    Rüyam benden bu akşam ve ben rüyamdan uzak.


    HARBE GİDEN



    Harbe giden sarı saçlı çocuk!

    Gene böyle güzel dön;

    Dudaklarında deniz kokusu,

    Kirpiklerinde tuz;

    Harbe giden sarı saçlı çocuk!


    HARDALNAME



    Ne budala şeymişim meğer,

    Senelerdenberi anlamamışım

    Hardalın cemiyet hayatındaki mevkiini.

    «Hardalsız yaşanamaz.»



    Bunu Âbidin de söylüyordu geçende.

    Daha büyük hakikatlere

    Ermiş olanlara.



    Biliyorum, lâzım değil ama hardal

    Allah kimseyi hardaldan etmesin.



    HAYAT BÖYLE ZATEN


    Bir evin bir köpeği vardı:

    Kıvır kıvırdı

    Adı Çinçon'du, öldü.

    Bir de kedisi vardı: Maviş,

    Kayboldu.

    Evin kızı gelin oldu,

    Daha böyle acı, tatlı

    Neler oldu bir yıl içinde!

    Oldu ya, olanların hepsi böyle...

    Hayat böyle zaten!..

    Haziran 1939


    HELENE İÇİN


    Ötesi yok şehre ulaşınca kaderin yolu

    Pişman bir el kapayacak kapısını ömrünün,

    Hatırlayacaksın beni gözlerin yaşla dolu.

    Güzelliğin yalnız mısralarımda kaldığı gün.



    Odanı dolduracak son mevsimin, son baharın...

    İsmimi dinleyeceksin serin esen rüzgârda,

    Duyacaksın ateş feryadını hâtıraların

    Akşam vakti söylenen âşıkane şarkılarda.



    Ve bilhassa parmaklığına dayandığın zaman

    Ufku uzak şehirlere açılan balkonunun,

    Günahların geçecek hâfızanın arkasından.

    Günahların... Sonu gelmez kafilelerden uzun...



    Öterken ağaçlarda kuşlar tahayyül içinde.

    Bakışlarında sükûnun zehri, dinliyeceksin,

    Türlü acılar şekillenecek yine içinde

    'Ah! Şairim bu akşam da geçmedi' diyeceksin.



    Ve ulaşacak bu son şehre kaderin yolu,

    Kapıyacak pişman bir el kapısını ömrünün;

    Hatırlayacaksın beni gözlerin yaşla dolu,

    Güzelliğin yalnız şarkılarımda kaldığı gün.


    HİCRET



    I

    Damlara bakan penceresinden

    Liman görünürdü

    Ve kilise çanları

    Durmadan çalardı, bütün gün.

    Ve geceleri.

    Tren sesi duyulurdu yatağından

    Arada bir.

    Bir de kız sevmeye başlamıştı

    Karşı apartımanda.

    Böyle olduğu halde

    Bu şehri bırakıp

    Başka şehre gitti.



    II

    İmdi kavak ağaçları görünüyor,

    Penceresinden,

    Kanal boyunca.

    Gündüzleri yağmur yağıyor;

    Ay doğuyor geceleri

    Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.

    Onunsa daima;

    Yol mu, para mı, mektup mu;

    Bir düşündüğü var.



    HOY LU-LU



    İsterim benim de acaip isimleri

    Hiç duyulmamış zenci arkadaşlarım olsun.

    Onlarla Madagaskar limanlarından

    Çin'e kadar yolculuk yapmak isterim.

    İsterim içlerinde bir tanesi

    Vapurun güvertesinde, yıldızlara karşı

    'Hoy lu-lu' şarkısını söylesin her gece.



    Ve bir gün ansızın bir tanesine

    Rastgelmek isterim

    Paris'te...


    HÜRRİYETE DOĞRU



    Gün doğmadan,

    Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.

    Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,

    İçinde bir iş görmenin saadeti,

    Gideceksin;

    Gideceksin ırıpların çalkantısında.

    Balıklar çıkacak yoluna karşıcı;

    Sevineceksin.

    Ağları silkeledikçe,

    Deniz gelecek eline pul pul.

    Ruhları sustuğu vakit martıların,

    Kayalıklardaki mezarlarında,

    Birden,

    Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.

    Deniz kızları mı dersin, kuşlar mı dersin;

    Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?

    Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?

    Heeeey!

    Ne duruyorsun be, at kendini denize;

    Geride bekleyenin varmış, aldırma;

    Görmüyor musun, her yanda hürriyet;

    Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;

    Git gidebildiğin yere.


    ILLUSION



    Eski bir sevdadan kurtulmuşum;

    Artık bütün kadınlar güzel;

    Gömleğim yeni,

    Yıkanmışım,

    Tıraş olmuşum;

    Sulh olmuş.

    Bahar gelmiş.

    Güneş açmış.

    Sokağa çıkmışım, insanlar rahat;

    Ben de rahatım



    İÇERDE


    Pencere, en iyisi pencere;

    Gecen kuşları görürsün hiç olmazsa;

    Dört duvarı göreceğine.


    İÇİNDE



    Denizlerimiz var, güneş içinde;

    Ağaçlarımız var, yaprak içinde;

    Sabah akşam gider gider geliriz

    Denizlerimizle ağaçlarımız arasında,

    Yokluk içinde.


    İÇKİYE BENZER BİRŞEY



    İçkiye benzer birşey var bu havalarda

    Kötü ediyor insanı, kötü...

    Hele birde hasretlik oldu mu serde;

    Sevdiğin başka yerde,

    Sen başka yerde;

    Dertli ediyor insanı, dertli.



    İçkiye benzer birşey var bu havalarda

    Sarhoş ediyor insanı, sarhoş.



    İNSANLAR


    Ne kadar severim o insanları!

    O insanları ki, renkli, silik

    Dünyasında çıkartmaların

    Tavuklar, tavşanlar, ve köpeklerle beraber

    Yaşayan insanlara benzer.


    İNSANLAR

    II

    Her zaman, fakat, bilhassa

    Beni sevmediğini

    Anladığım zamanlarda

    Görmek isterim seni de

    Annemin kucağından

    Seyrettiğim insanlar gibi,

    Küçüklüğümde...


    İNTİHAR

    Kimse duymadan ölmeliyim

    Ağzımın kenarında bir parça kan bulunmalı.

    Beni tanımayanlar

    ''Mutlak birini seviyordu'' demeliler.

    Tanıyanlarsa, ''Zavallı, demeli,

    Çok sefalet çekti...''

    Fakat hakikî sebep bunlardan hiçbiri olmamalı.



    İSTANBUL İÇİN



    Nisan

    İmkansız şey

    Şiir yazmak,

    Aşıksan eğer;

    Ve yazmamak,

    Aylardan Nisan'sa.



    Arzular ve Hatıralar

    Arzular başka şey,

    Hâtıralar başka.

    Güneşi görmeyen şehirde,

    Söyle, nasıl yaşanır?



    Böcekler

    Düşünme,

    Arzu et sade!

    Bak, böcekler de öyle yapıyor.



    Dâvet

    Bekliyorum

    Öyle bir havada gel ki,

    Vazgeçmek mümkün olmasın.


    İSTANBUL'U DİNLİYORUM



    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

    Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

    Yavaş yavaş sallanıyor

    Yapraklar, ağaçlarda;

    Uzaklarda, çok uzaklarda,

    Sucuların hiç durmıyan çıngırakları

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.



    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

    Kuşlar geçiyor, derken;

    Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.

    Ağlar çekiliyor dalyanlarda;

    Bir kadının suya değiyor ayakları;

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.



    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

    Serin serin Kapalı Çarşı;

    Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa;

    Güvercin dolu avlular.

    Çekiç sesleri geliyor doklardan,

    Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.



    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

    Başımda eski alemlerin sarhoşluğu

    Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;

    Dinmiş lodosların uğultusu içinde

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.



    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

    Bir yosma geçiyor kaldırımdan;

    Küfürler, şarkılar, türküler, lâf atmalar.

    Bir şey düşüyor elinden yere;

    Bir gül olmalı;

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.



    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

    Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;

    Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;

    Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;

    Beyaz bir ay doğuyor, fıstıkların arkasından

    Kalbinin vuruşundan anlıyorum;

    İstanbul'u dinliyorum.



    İSTANBUL TÜRKÜSÜ



    İstanbul’da Boğaziçi’nde

    Bir fakir Orhan Veli'yim,

    Veli’nin oğluyum,

    Târifsiz kederler içinde.



    Urumelihisarı’na oturmuşum;

    Oturmuş da bir türkü tutturmuşum;



    'İstanbul’un mermer taşları;

    Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;

    Gözlerimden boşanır hicran yaşları;

    Edalım

    Senin yüzünden bu hâlim.'



    'İstanbul’un orta yeri sinema;

    Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;

    El konuşur, sevişirmiş, bana ne?

    Sevdalım

    Boynuna vebâlim!'



    İstanbul’da Boğaziçi’ndeyim;

    Bir garip Orhan Veli;

    Veli’nin oğlu;

    Târifsiz kederler içindeyim.



    İŞ OLSUN DİYE



    Bütün güzel kadınlar zannetiler ki

    Aşk üzerine yazdığım her şiir

    Kendileri için yazılmıştır.

    Bense daima üzüntüsünü çektim,

    Onları iş olsun diye yazdığımı

    Bilmenin...



    KAPALI ÇARŞI



    Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,

    Sandık odalarında;

    Senin de dükkânın öyle kokar işte.

    Ablamı tanımazsın,

    Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;

    Bu teller onun telleri,

    Bu duvak onun duvağı işte.

    Ya bu çamurdaki kadınlar?

    Bu mavi mavi,

    Bu yeşil yeşil fistanlı...

    Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?

    Ya bu bembeyaz gömlek?

    Onun da bir hikâyesi yok mu?

    Kapalı Çarşı diyip de geçme;

    Kapalı Çarşı,

    Kapalı kutu.


    KARANFİL



    Hakkınız var, güzel değildir ihtimal,

    Mübalâğa sanatı kadar,

    Varşova'da ölmesi on bin kişinin,

    Ve benzememesi

    Bir motörlü kıtanın bir karanfile,

    'Yârin dudağından getirilmiş'



    KARMAKARIŞIK



    Bir okla yaralı kalbim,

    Boyacının sandığında;

    Güvercinim kâğıt helvasında;

    Sevgilim kayığın burnunda;

    Yarısı balık,

    Yarısı insan;

    İn miyim?

    Cin miyim?

    Ben neyim?


    KARŞI



    Gerin, bedenim, gerin;

    Doğan güne karşı.

    Duyur duyurabilirsen,

    Elinin kolunun gücünü,

    Ele güne karşı.



    Bak! dünya renkler içinde!

    Bu güzel dünya içinde

    Sevin sevinebilirsen,

    İnsanlığın haline karşı.

    Durmadan işliyen saatlerde

    Dişli dişliye karşı;

    Dişlilerin arasında,

    Güçsüz güçlüye karşı.

    Herkes bir şeye karşı.

    Küçük hanım, yatağında, uykuda,

    Rüyalarına karşı.



    Gerin, bedenim, gerin,

    Doğan güne karşı.


    KASİDE



    Elinde Bursa çakısı,

    Boynunda kırmızı yazma;

    Değnek soyarsın akşamlara kadar,

    Filoya tarlasında.



    Ben sana hayran,

    Sen cama tırman.



    KEŞAN


    Cumhuriyet Han'ında;

    Ne güzel bir geceydi!

    Sabaha karşı yağmur yağdı,



    Güneş doğdu, ufuk kana boyandı;

    Çorbam geldi, sıcak sıcak;

    Kamyon geldi kapımıza dayandı.



    Karnım tok,

    Sırtım pek;

    Ver elini Edirne şehri.


    KIZILCIK



    İlk yemişini bu sene verdi,

    kızılcık,

    Üç tane,

    Bir daha seneye beş tane verir.

    Ömür çok,

    bekleriz;

    ne çıkar?



    İlahi kızıcık!



    KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

    I

    Hiçbir şeyden çekmedi dünyada

    Nasırdan çektiği kadar;

    Hatta çirkin yaratıldığından bile

    O kadar müteessir değildi;

    Kundurası vurmadığı zamanlarda

    Anmazdı ama Allahın adını,

    Günahkâr da sayılmazdı.

    Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.



    II

    Mesele falan değildi öyle,

    To be or not to be kendisi için;

    Bir aksam uyudu;

    Uyanmayıverdi.

    Aldılar, götürdüler.

    Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.

    Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar

    Haklarını helâl ederler elbet.

    Alacağına gelince...

    Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.



    III

    Tüfeğini depoya koydular,

    Esvabını başkasına verdiler.

    Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,

    Ne matarasında dudaklarının izi;

    Öyle bir rüzgar ki,

    Kendi gitti,

    İsmi bile kalmadı yadigâr.

    Yalnız şu beyit kaldı,

    Kahve ocağında, el yaz yazısıyle:

    'Ölüm Allahın emri,

    Ayrılık olmasaydı.'



    KUMRULU ŞİİR



    Duyduğum yoktu ne vakittir

    Güvercin sesi, kumru sesi, pencerede;

    İçime gene

    Yolculuk mu düştü, nedir?

    Nedir bu yosun kokusu,

    Martıların gürültüsü havalarda;

    Nedir?

    Yolculuk olmalı, yolculuk.


    KURT



    Ah! artık benim de benzim sarı,

    Damar kanımı dolaştırmıyor,

    Hiçbir kıyıya ulaştırmıyor,

    Beni Sehrazad'ın masalları.



    Anlamıyorum dilinden artık

    Geceyi saran güzelliğin.

    İçim, kor bir kuyu gibi derin,

    Ve sonsuz rüyasında yalnızlık.



    Susmak istiyorum, susmak bugün.

    Susmak, hiçbir üzüntü duymadan,

    Büyük bir kuş iniyor semadan.

    Sükût, bu indiğini gördüğün.



    Artık tırtılları beslemiyor

    Bahçemin orta yerindeki dut.

    Başıma kondu ebedî sükût.

    Gün yeniden doğmak istemiyor.



    Kuşla oldumsa da senli-benli,

    Beynimi kurcalıyan bir kurt var:

    Anlamak istiyorum, ne yapar

    Rüzgârı boşalınca yelkenli?


    KUŞLAR YALAN SÖYLER



    İnanma, ceketim inanma

    Kuşların söylediklerine;

    Benim mahrem-i esrarım sensin.



    İnanma, kuşlar bu yalanı

    Her bahar söyler.

    İnanma ceketim, inanma!



    KUŞ VE GURBET



    Kuşçu amca!

    Bizim kuşumuz da var,

    Ağacımız da.

    Sen bize bulut ver sade

    Yüz paralık.


    KUYRUKLU ŞİİR



    Uyuşamayız, yollarımız ayrı;

    Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;

    Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;

    Benimki aslan ağzında;

    Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.



    Ama seninki de kolay değil, kardeşim;

    Kolay değil hani,

    Böyle kuyruk sallamak tanrının günü.


    MACERA



    Küçüktüm, küçücüktüm,

    Oltayı attım denize;

    Üşüşüverdi balıklar,

    Denizi gördüm.



    Bir uçurtma yaptım, telli duvaklı;

    Kuyruğu ebemkuşağı renginde;

    Bir salıverdim gökyüzüne;

    Gökyüzünü gördüm.



    Büyüdüm işsiz kaldım, aç kaldım;

    Para kazanmak gerekti;

    Girdim insanların içine,

    İnsanları gördüm.



    Ne yârdan geçerim, ne serden;

    Ne denizlerden, ne gökyüzünden ama...

    Bırakmıyor son gördüğüm, bırakmıyor geçim derdi.

    Oymuş, diyorum, zavallı şairin

    Görüp göreceği.



    MAHALLEMİZDEKİ AKŞAMLAR İÇİN



    Kımıldanır mahallemin daralan ruhu

    Basma perdelerimde gün batarken

    Atıp saatler süren uykusunu

    Odama uzanır akasyam pencereden.



    Kırmızı, uzak damlarda bir serinleme,

    Uyanır gündüz uykusundan evler

    Kapılarda işleri ellerinde

    Kadınlar giyinip kocalarını bekler.



    İyi insanların ruhudur yakınlaşır,

    Takunya sesleri gelir evlerden,

    Yalnız bu dem rahat bir dünya taşır,

    Bin mihnet dolu kafasında yorgun beden.



    Her şeyin geliş saatidir akşam

    Mahallede ömürler akşamüstü başlar.

    Hepsi bumda buluşmaya gelir, akşam;

    Başka dünyalardan, ayaklar, başlar...


    MAHZUN DURMAK


    Sevdiğim insanlara

    Kızabilirdim,

    Eğer sevmek bana

    Mahzun durmayı

    Öğretmeseydi.


    MANGAL



    Mangal yanarmış kapılarında...

    Akşam karanlığında birşey görünmezmiş

    Ateşten ve dumandan başka.

    Kıtlık senelerinde kömürün bolluğu

    Huzur ve saadet verirmiş çocuk ruhuna

    Şair arkadaşım Oktay Rıfat'ın.

    Ve Münevver Hanım, validesi,

    Balık pişirirmiş mangalda ve dumanını

    Mukavvadan yelpazesiyle

    Genzine doldururmuş arkadaşım.



    MASAL


    Çocuk gönlüm kaygılardan âzâde,

    Yüzlerde nur, ekinlerde bereket,

    At üstünde mor kâküllü şehzade;

    Unutmaya başladığım memleket.



    Şakağımda annemin sıcak dizi,

    Kulağımda falcı kadının sözü,

    Göl başında padişahın üç kızı,

    Alaylarla Kaf dağına hareket.



    MEYHANE


    Madem ki sevmiyorum artık,

    O halde, her akşam

    Onu düşünerek içtiğim

    Meyhanenin önünden

    Ne diye geçeyim? ..



    MİSAFİR

    Dün fena sıkıldım, akşama kadar;

    İki paket cigara bana mısın demedi;

    Yazı yazacak oldum, sarmadı;

    Keman çaldım ömrümde ilk defa;

    Dolaştım,

    Tavla oynayanları seyrettim,

    Bir şarkıyı başka makamla söyledim;

    Sinek tuttum, bir kibrit kutusu;

    Allah kahretsin, en sonunda,

    Kalktım, buraya geldim.


    MONTÖR SABRİ

    Montör Sabri ile

    Daima geceleyin

    Ve daima sokakta

    Ve daima sarhoş konuşuruz.

    O her seferinde,

    "Eve geç kaldım" diyor.

    Ve her seferinde

    Kolumda iki okka ekmek.


    NE KADAR GÜZEL

    Çayın rengi ne kadar güzel,

    Sabah sabah,

    Açık havada!

    Hava ne kadar güzel!

    Oğlan çocuk ne kadar güzel!

    Çay ne kadar güzel!



    OARİSTYS

    (In Memoriam)

    Ey hâtırası içimde yemin kadar büyük,

    Ey bahçesinin hoş günlere açık kapısı,

    Hâlâ rüyalarıma giren ilk göz ağrısı,

    Çocuk alınlarda duyulan sıcak öpücük.



    Ey sevgi dalımda ilk çiçek açan tomurcuk,

    Kanımın akışını yenileştiren damar,

    Gül rengi ışıkları sevda dolu akşamlar

    İçime yeni bir fecîr gibi dolan çocuk.



    Ey tahta perdenin üzerinden aşan hatmi

    Ve havaları seslerimizle dolu bahar,

    Koşuştuğumuz yollar, oynadığımız sular,

    Kâğıttan teknesinde sevinç taşıyan gemi.



    Duyup karşı minarede okunan yatsıyı

    Yatağıma sıcaklığını getiren rüya,

    Denizlerinde onunla yaşadığım dünya

    Ve ey ufku beyaz cennetlere giden kıyı.



    Ah! Birçok şeyler hatırlatan erik ağacı

    Ve o, ilk yolculukla başlayan hasret, zindan:

    Atları çıngıraklı arabanın ardından,

    Beyaz, keten mendilimde sallanan ilk acı.



    ODAMDA


    Ben miyim bu şeylerin sahibi?

    Kafamda bir çocuk var, meraksız.

    İç âlemim oyuncaktan farksız;

    Odam, içime bir ayna gibi.



    Bir ışık oyunu var tavanda

    Gölgeler seslerle birleşiyor

    Ve bir karga beynimi deşiyor

    Azaplar kemirdiğim bu anda.



    Kardeşini öldürüyor Kaabil,

    İçimde bir yalnızlık duygusu,

    Ölüm kadar uzun yaz uykusu,

    Sıkıntı ile geçilen sahil.



    Bağlanıyor bir iple, bir sürü

    Düşünce köyleri birbirine,

    Çöküyor her şeyin üzerine

    Hülyam boyunca kurduğum köprü.



    Ve doluyor sessiz, ordularım,

    Durmadan dinlenmeden odama.

    Urbam içinde yatan adama

    Hayretle bakıyor dört duvarım.



    Kardeşini öldürüyor Kaabil,

    İçimde bir yalnızlık duygusu,

    Ölüm kadar uzun yaz uykusu,

    Sıkıntı ile geçilen sahil.



    Ve delirmenin tatlı vehmini

    Sessizlik odama dolduruyor.

    Kargam hâlâ başımda duruyor

    Bulmakçin beynin cehennemini.



    Düşüp yatağın dalgalarına

    Günlerce sürüyor bu yolculuk.

    Durmadan akıtıyor bir oluk

    Korkuyu sükutun mezarına.



    Kardeşini öldürüyor Kaabil,

    İçimde bir yalnızlık duygusu,

    Ölüm kadar uzun yaz uykusu,

    Sıkıntı ile geçilen sahil.



    Dünyaya tek gelen insan gibi

    Atılıyorum bir Hint dağına.

    Giriyor kafamın darlığına

    Kimsesiz dünyaların sahibi



    Gidip gidip gelmede aynı his

    Ulaşmıyor iskeleye çıma

    Ansızın dikiliyor karşıma

    Boynum kalınlığındaki ceviz.



    Kardeşini öldürüyor Kaabil,

    İçimde bir yalnızlık duygusu,

    Ölüm kadar uzun yaz uykusu,

    Sıkıntı ile geçilen sahil.



    OKTAY'A MEKTUPLAR

    I

    Ankara, 8.12.37

    Saat 21


    Kış kıyamet

    Macar lokantasında yazıyorum

    İlk mektubumu

    Oktay'cığım

    Bu gece sana bütün sarhoşların

    Selâmı var.


    II

    Ankara, 10.12.37

    Saat 14:30


    Şu anda dışarda yağmur yağıyor

    Ve bulutlar geçiyor aynadan

    Ve bugünlerde Melih'le ben

    Aynı kızı seviyoruz.


    III

    Ankara, 1.1.38

    Saat 10


    Bir aydan beri iş arıyorum, meteliksiz.

    Ne üstte var, ne başta.

    Onu sevmeseydim

    Belki de beklemezdim

    İnsanlar için öleceğim günü.



    ÖLÜMDEN SONRA NEŞELENMEK İÇİN LİED

    Ben sonsuz bir deniz düşünürüm.

    Bulutlar başımın üzerinden

    Bir Olymp ilâhı sükûniyle

    Geçip giderken

    Ve kır melekleri şarkılarını söyleyip

    Raks ederken ekin tarlalarında,

    Göze görünmeden.

    Fakat neden mavi gökyüzlerine

    Genişlerken ağustos böceklerinin sesi,

    Kuşlar yine onun türküsünü söyler?
     



  3. ÖLÜME YAKIN


    Akşam üstüne doğru, kış vakti;

    Bir hasta odasının penceresinde;

    Yalnız bende değil yalnızlık hâli;

    Deniz de karanlık, gökyüzü de;

    Bir acayip, kuşların hâali.



    Bakma fakirmişim, kimsesizmişim;

    - Akşam üstüne doğru, kış vakti -

    Benim de sevdalar geçti başımdan.

    Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış;

    Zamanla anlıyor insan dünyayı.



    Ölürüz diye mi üzülüyoruz?

    Ne ettik, ne gördük şu fâni dünyada

    Kötülükten gayri?



    Ölünce kirlerimizden temizlenir,

    Ölünce biz de iyi adam oluruz;

    Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,

    Hepsini unuturuz.



    PAZAR AKŞAMLARI



    Şimdi kılıksızım, fakat

    Borçlarımı ödedikten sonra

    İhtimal bir kat daha yeni esvabım olacak

    Ve ihtimal sen yine beni sevmiyeceksin.



    Bununla beraber pazar akşamları

    Sizin mahalleden geçerken

    Süslenmiş olarak

    Zannediyor musun ki ben de sana

    Şimdiki kadar kıymet vereceğim.



    PIRPIRLI ŞİİR


    Uyandım baktım ki bir sabah,

    Güneş vurmuş içime;

    Kuşlara, yapraklara dönmüşüm,

    Pır pır eder durur, bahar rüzgârında.

    Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;

    Cümle âzam isyanda;

    Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;

    Kuşlara,

    Yapraklara.


    PİRELİ ŞİİR



    Bu ne acaip bilmece!

    Ne gündüz biter, ne gece.

    Kime söyleriz derdimizi;

    Ne hekim anlar, ne hoca.



    Kimi işinde gücünde,

    Kiminin donu yok kıçında.

    Ağız var, burun var, kulak var;

    Ama hepsi başka biçimde.



    Kimi peygambere inanır;

    Kimi saat köstek donanır;

    Kimi kâtip olur, yazı yazar;

    Kimi sokaklarda dilenir.



    Bu düzen böyle mi gidecek?

    Pireler filleri yutacak;

    Yedi nüfuslu haneye

    Üç buçuk tayın yetecek?



    Karışık bir iş vesselâm.

    Deli dolu yazar kalem.

    Yazdığı da ne? Bir sürü

    İpe sapa gelmez kelâm



    QUANTATİF


    Güzel kadınları severim,

    İşçi kadınları da severim,

    Güzel işçi kadınları

    Daha çok severim.


    RAHAT


    Şu kavga bir bitse dersin,

    Acıkmasam dersin,

    Yorulmasam dersin,

    Cişim gelmese dersin,

    Uykum gelmese dersin;


    Ölsem desene!



    ROBENSON

    Hanimnemdir en sevgilisi

    Çocukluk arkadaşlarımın

    Zavallı Robenson'u ıssız adadan

    Kurtarmak için çareler düşündüğümüz

    Ve birlikte ağladığımız günden beri

    Biçare Gülliver'in

    Devler memleketinde

    Çektiklerini.


    RÖNESANS

    Yarın rıhtıma gitmeli,

    Rönesans çıkacak vapurdan.

    Bakalım nasıl şey Rönesans?

    Kılığı, kıyafeti nasıl?

    Şık mı, sünepe mi?

    Siyasi mi, bastonu var mı elinde?

    Yoksa kâküllü, bıyıklı

    Hokkabaza mı benziyor?



    Ambardan mı çıkacak, kamaradan mı?

    Yoksa ateşçi filân mı,

    Çalışarak mı geliyor gemide?

    Temmuz 1939



    RÜBAİ



    Ömrün o büyük sırrını gör bir bak da

    Bir tek kökü kalmış ağacın toprakta

    Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi

    Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta.


    RÜYA

    Annemi ölmüş gördüm rüyamda

    Ağlayarak uyanışım

    Hatırlattı bana. bir bayram sabahı

    Gökyüzüne kaçırdığım balonuma bakarak

    Ağlayışımı.


    SABAH

    Elimi çok dallı bir ağaç gibi

    Tutarım gölün yüzüne

    Ve seyrederim bulutları

    Bir deve gürültüler içinde koşar, koşar, koşarken

    Güneş doğmadan evvel varmak için

    Ufka.



    SABAHA KADAR


    Şu şairler sevgililerden beter;

    Nedir bu adamlardan çektiğim?

    Olur mu böyle, bütün bir geceyi

    Bir mısraın mahremiyetinde geçirmek?



    Dinle bakalım, işitebilir misin

    Türküsünü damların, bacaların

    Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını

    Yuvalarına?



    Beklemesem olmaz mı güneşin doğmasını

    Kullanılmış kafiyeleri yollamak için,

    Kapıma gelecek çöpçülerle,

    Deniz kenarına?



    Şeytan diyor ki: "Aç pencereyi;

    Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar."



    SAKA KUŞU

    Küçük kız sen, küçüklüğümde,

    Bahçemizdeki erik ağacının

    En yüksek dalına kurduğum

    Öksenin üstünde dolaşan

    Saka kuşu kadar

    Sevimli değilsin.


    SAKAL



    Hanginiz bilir, benim kadar,

    Karpuzdan fener yapmasını;

    Sedefli hançerle, üstüne,

    Gülcemal resmi çizmesini;

    Beyit düzmesini;

    Mektup yazmasını;

    Yatmasını,

    Kalkmasını;

    Bunca yılın Halimesi'ni

    Hanginiz bilir, benim kadar,

    Memnun etmesini?



    Değirmende ağartmadık biz bu sakalı!



    SERE SERPE

    Uzanıp yatıvermiş sere serpe;

    Entarisi sıyrılmış, hafiften;

    Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;

    Bir eliyle de göğsünü tutmuş.

    İçinde kötülüğü yok, biliyorum;

    Yok, benim de yok ama...

    Olmaz ki!

    Böyle de yatılmaz ki!


    SEVDAYA MI TUTULDUM?


    Benim de mi düşüncelerim olacaktı,

    Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,

    Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?

    Çok sevdiğim salatayı bile

    Aramaz mı olacaktım?

    Ben böyle mi olacaktım?



    SEVDAYA MI TUTULDUM?


    Benim de mi düşüncelerim olacaktı,

    Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,

    Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?

    Çok sevdiğim salatayı bile

    Aramaz mı olacaktım?

    Ben böyle mi olacaktım?


    SEYAHAT ÜSTÜNE ŞİİRLER


    I

    Seyahat edildiği zamanlarda

    Yıldızlar konuşur

    Söyledikleri şeyler

    Ekseriya hüzünlüdür.



    II

    Sarhoş olunduğu akşamlar

    Islıkla çalınan şarkı

    Neşelidir.

    Halbuki aynı şarkı

    Bir trenin penceresinde

    Neşeli değil



    SİZİN İÇİN


    Sizin için, insan kardeşlerim,

    Her şey sizin için,

    Gece de sizin için, gündüz de;

    Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;

    Ay ışığında yapraklar;

    Yapraklarda merak;

    Yapraklarda akıl;

    Gün ışığında binbir yeşil;

    Sarılar da sizin için, pembeler de;

    Tenin avuca değişi,

    Sıcaklığı,

    Yumuşaklığı;

    Yatıştaki rahatlık;

    Merhabalar sizin için;

    Sizin için limanda sallanan direkler;

    Günlerin isimleri,

    Ayların isimleri,

    Kayıkların boyaları sizin için;

    Sizin için postacının ayağı,

    Testicinin eli;

    Alınlardan akan ter,

    Cephelerde harcanan kurşun;

    Sizin için mezarlar, mezar taşları,

    Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;

    Sizin için;

    Her şey sizin için.



    SOKAKTA GİDERKEN

    Sokakta giderken, kendi kendime

    Gülümsediğimin farkına vardığım zaman

    Beni deli zannedeceklerini düşünüp

    Gülümsüyorum.

    SOL ELİM

    Sarhoş oldum da

    Seni hatırladım yine;

    Sol elim,

    Acemi elim,

    Zavallı elim.



    SON TÜRKÜ


    Kaybolmak üzere suya düşen bilezik,

    Bak,bütün kırışıklar silindi sudan,

    Son saatimde mi uyandım uykudan,

    Neden boş geçen yıllardan içim ezik?



    Durdu beni ölüme götüren kervan,

    Eski bir şarkı söyleniyor rüzgârda,

    Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda,

    Benim ilâhilerim hâlâ okunan



    Sevgilim... Ellerime dokunaraktan...

    Beni çağıran bir eda var sesinde,

    Bu muydu insanlara son nefesinde,

    Görüneceğinden bahsedilen şeytan?



    Sular çekilmeye başladı köklerde

    Isınmaz mı acaba ellerimde kan?

    Ah! Ne olur bütün güneşler batmadan

    Bir türkü daha söyliyeyim bu yerde.



    SÖZ



    Aynada başka güzelsin,

    Yatakta başka;

    Aldırma söz olur diye;

    Tak takıştır,

    Sür sürüştür;

    İnadına gel,

    Piyasa vakti,

    Muhallebiciye.



    Söz olurmuş,

    Olsun;

    Dostum değil misin?



    SUCUNUN TÜRKÜSÜ


    Su taşırım, eşeğim önümde;

    Deh, eşeğim, deh!

    Bin kişinin canına can katar günde;

    Deh, eşeğim, deh!



    İki teneke bir yanına,

    İki teneke öbür yanına;

    Salına salına;

    Can katar günde bin kişinin canına;

    Deh, eşeğim, deh!



    Şu dünyada varım yoğum;

    Karım, eşeğim, oğlum.

    Deh, eşeğim, deh!

    Hepinize uzun ömürler versin Tanrım.

    Siz ölürseniz, ben ne yaparım?

    Deh, eşeğim, deh!



    O su taşır, bana yağ bal,

    Karıma süt olur.

    Çamurlu su, içene âfiyet olur.

    Günde yüz hane, bin nüfus

    Deh, eşeğim, deh!

    Hayat, bulur,

    Sıhhat bulur,

    Bereket bulur.


    ŞANOLU ŞİİR

    Kadehlerin biri gelir, biri gider;

    Mezeler çeşit çeşit;

    Bir sevdiğim şanoda şarkı söyler;

    Biri yanıbaşımda;

    İçer içer, ötekini kıskanır.

    Kıskanma, güzelim, kıskanma;

    Senin yerin başka,

    Onun yeri başka.



    ŞEHİR HARİCİNDE


    Çatlamak üzre olan tomurcuklar

    Güzel günler vadetmededir.

    Ve bir kadın, şehir haricinde;

    Otların üstünde,

    Güneşin altında,

    Yüzükoyun uzanmış;

    Göğsünde ve karnında

    Baharı hissetmededir.

    ŞOFÖRÜN KARISI


    Şoförün karısı, kıyma bana;

    El etme öyle pencereden,

    Soyunup dökünüp;

    Senin, eniştende gözün var;

    Benimse gençliğim var;

    Mapuslarda çürüyemem;

    Başımı belâya sokma benim;

    Kıyma bana.


    TAHATTUR


    Alnımdaki bıçak yarası

    Senin yüzünden;

    Tabakam senin yadigârın;

    "İki elin kanda olsa gel" diyor,

    Telgrafın;

    Nasıl unuturum seni ben,

    Vesikalı yârim?


    TENEZZÜH



    Böyle gece yarısından sonra,

    Ne diye ışık yanar bu dağ evinde?

    Ne yaparlar acaba içerdekiler?

    Konuşurlar mı, tombala mı oynarlar?

    Belki o, belki bu...



    Konuşurlarsa ne konuşurlar?

    Muharebeden mi, vergilerden mi?

    Belki de hiçbir şey yapmazlar,

    Çocuklar uyumuştur,

    Efendi gazete okur;

    Ayali dikiş dikmektedir.

    Onu da yapmazlar belki de.

    Kimbilir,

    Belki de yazılmaz

    Ne yaptıkları.


    TEREYAĞI


    Hitler amca!

    Bir gün de bize buyur.

    Kâkülünle bıyıklarını

    Anneme göstereyim.

    Karşılık olarak ben de sana

    Mutfaktaki dolaptan aşırıp

    Tereyağı veririm,

    Askerlerine yedirirsin.

    Eylül 1939



    TREN SESİ


    Garibim;

    Ne bir güzel var avutacak gönlümü;

    Bu şehirde,

    Ne de bir tanıdık çehre;

    Bir tren sesi duymaya göreyim

    İki gözüm,

    İki çeşme.


    TÛBÂ

    Güneşli mavi ellere yelken açar

    Beyaz kanatlı, altın yüklü gemiler,

    Ve uçup giden hülyamızda ağaçlar,

    Çeşmelerinden âbıhayat akan yer.



    Beyaz kuşlarla ve günlerce yolculuk;

    Sihirli Hind’e doğru açılan dibâ.

    En sonunda bereket akıtan oluk;

    Olgun yemişleri yere değen Tûbâ.


    ÜSTÜNE


    Yağmur yağar bulutun üstüne,

    Kuşlar geçer bulutun üstünden.



    Kuşlar geçer trenin üstünden,

    Yağmur yağar trenin üstüne.



    Kuşlar geçer, gecenin üstünden,

    Yağmur yağar gecenin üstüne.



    Ve ay gelir, kuşlar nereye giderse,

    Güneş doğar yağmurun üstüne.



    UYKU

    Üzerinde beni uyutan minder

    Yavaş yavaş girer ılık bir suya.

    Hind'e doğru yelken açar gemiler,

    Bir uyku âleminden doğar dünya...



    Sırça tastan sihirli su içilir,

    Keskin Sırat koç üstünde geçilir,

    Açılmayan susam artık açılır

    Başlar yolu cennete giden rüya...


    UZUN BİR ISTIRABIN SONUNDA VE BİR SAADET ÂNINDA GELECEK ÖLÜMÜN TÜRKÜSÜ



    Bir sahile varacak günlerimiz..

    Günler ki nâmütenahi ıstırap.

    Kalmayacak bugünkü hasta, harap

    Yüzlerde bahtın karanlığından bir iz.



    Şekillenecek ruhu çeken kutup:

    Sevmek kadar tatlı, yaşamak kadar

    Kısa bir ânın ötesinde bahar.

    İşte o dem ki bir ömrü unutup



    Açacağız nurdan kapılarını

    Bugün vadedilen cennetimizin.

    En güzel, en son memleketimizin

    Bulacağız ışıktan pınarını.



    Gün vuracak baktığımız her yüze

    Ve kızlar, kucaklarında çiçekler,

    Ebedi baharı getirecekler

    Bu yeniden başlayan ömrümüze.



    VATAN İÇİN

    Neler yapmadık şu vatan için!

    Kimimiz öldük;

    Kimimiz nutuk söyledik.


    VEDA



    Yolum asfalt,

    Yolum toprak,

    Yolum gökyüzü,

    Yolum meydan,

    Ve ben neler düşünüyorum!..



    Aşkı, yağmuru,

    Tramvay sesini,

    Otelciyi...

    ve bir mısra mırıldanıyorum

    Sıcak bir yemek lezzetinde...



    Postacı, jandarma ve işsiz

    Hâlâ gidip geliyorlar.

    Yalnız Niyazi oturuyor,

    Rahmetli Süleyman Efendinin oğlu,

    Kahvede.

    Ajans dinliyor, düşünüyor:

    < Harp olur mu?

    Kıtlık olur mu? > diye.



    Yahut o da biliyor,

    Yakında muhabereye gideceğini.



    YALNIZLIK ŞİİRİ


    Bilmezler yalnız yaşamayanlar,

    Nasıl korku verir sessizlik insana;

    İnsan nasıl konuşur kendisiyle;

    Nasıl koşar aynalara,

    Bir cana hasret,

    Bilmezler.


    YAŞAMAK



    I

    Biliyorum, kolay değil yaşamak,

    Gönül verip türkü söylemek yâr üstüne;

    Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,

    Gündüzleri gün ışığında ısınmak;

    Şöyle bir fırsat bulup yarım gün,

    Yan gelebilmek Çamlıca tepesine...

    -Bin türlü mavi akar Boğaz'dan-

    Her şeyi unutabilmek maviler içinde.


    II

    Biliyorum, kolay değil yaşamak;

    Ama işte

    Bir ölünün hala yatağı sıcak,

    Birinin saati işliyor kolunda.

    Yaşamak kolay değil ya kardeşler,

    Ölmek de değil;



    Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.
     



  4. YAŞIYOR MUSUN?

    Takmaya çalışırken kuyruğunu

    Birlikte yaptığımız şeytan uçurtmasının

    Görürdüm çırpınırdı ufacık kalbin.

    Hatırımdan bile geçmezdi

    Sana duyduklarımı söylemek.

    Acaba hâlâ yaşıyor musun?

    YATAĞIM

    Ben ki her akşam yatağımda

    Onu düşünüyorum

    Onu sevdiğim müddetçe

    Yatağımı da seveceğim.


    YOKUŞ


    Öteki dünyada, akşam vakitleri,

    Fabrikamızın paydos saatinde

    Bizi evlerimize götürecek olan yol

    Böyle yokuş değilse eğer

    Ölüm hiç de fena bir şey değil.
     



  5. YOLCULUK

    Rıfkı Melûl Meriç'e

    Ne var ki yolculukta,

    Her sefer ağlatır beni,

    Ben ki yalnızım bu dünyada?

    Bir sabah kızıllığında

    Yola çıkarım Uzunköprü’den;

    Yaylının atları şıngır mıngır;

    Arabacım on dört yaşında,

    Dizi dizime değer bir tazenin,

    Çarşaflı, ama hafifmeşrep;

    Gönlüm şen olmalı değil mi?

    Nerdee!...

    Söyleyin, ne var bu yolculukta?


    YOLCULUK



    Yolculuk niyetinde değilim.

    Fakat böyle bir iş yapmaya kalksam

    Doğru İstanbul'a gelirim.

    Beni Bebek tramvayında görünce

    Ne yaparsın acap?



    Maamafih söylediğim gibi

    Yolculuk niyetinde değilim!..
     



  6. YOL TÜRKÜLERİ


    «Hereke'den çıktım yola,

    Selâm verdim sağa sola,

    Haydi, benim bu dünyaya garip gelmiş şairim,

    Yolun açık ola!»



    İzmit sokakları yaprak içindeydi;

    Başımda, unutamadığım şehrin havası;

    Dilimde hep oraların şarkıları,

    Ellerim ceplerimde,

    Bir aşağı bir yukarı.

    Sonbahar;

    İzmit sokakları yaprak içindeydi.



    «İzmit'in köprüsü betondur beton,

    Nasıl kadrin bilmez yanında yatan,

    Sensin gece gündüz gözümde tüten.

    Yüreğim yanıktır, ciğerim delik,

    Of of kemirir bağrımı of, ince hastalık.»



    Arifiye!

    Şoför durdu. Enistütü Mektebi, dedi.

    Süleyman Edip bey müdürün adı.

    Bir yol da burada duralım;

    Ellerinde nasır, yüzlerinde nur,

    Yarına ümitle yürüyenlere

    Bir selâm uçuralım.



    «Ada yolu kestane

    Aman dökülür tane tane.»

    Ada demek, Adapazarı demek;

    Kadehler şişe olur Çark'ın başında;

    Zaten efkârlısın, Ayağını denk al, şekerim.



    «Hükümat önünden geçtim,

    Oturdum bir kahve içtim,

    Hendek'te bir güzel gördüm,

    Yavuklumdan vazgeçtim;



    Hendeğin yolları taştan,

    Sen çıkardın beni baştan.»

    Sabahları erken kalkılıyor yolculukta;

    Doğan güneşe karşı,

    Dertler biraz daha unutulmuş,

    Gurbete biraz daha alışılmış,

    Yapılacak işler düşünülüyor.



    «Düzce yolu düz gider,

    Aman bir edalı kız gider.»



    Düzce'deyim Yeşil Yurt Oteli'nde.

    Otelin önü çarşı,

    Salepçiler salep satar otele karşı.

    Yine dertli geçirdim geceyi,

    Şarkılar, türkülerle:



    «Evlerinin yüzü aşı boyası,

    İnsaf bilmez yüreğine acı değesi,

    Duyduğumdan beterini duyası.»



    Alışamıyacak mıyım,

    Unutamıyacak mıyım?

    Güneşten sonra yattım,

    Güneşten önce kalktım;

    Pencereden dışarıya şöyle bir baktım:

    Ufuk, yeşil yeşil, ağarıyordu.

    Sevgilim, dedim,

    Dördüncü uykudadır şimdi;

    Galata Köprüsü açılmak üzeredir;

    Kül rengi sulara

    Kirli bir gün ışığı dökülecektir.

    Çatanalar, mavnalar, kayıklar,

    Limanda sıra bekleyen gemilerin arasında

    İnsanlar hayat mücadelesinde;

    Adamlar, kadınlar, çocuklar;

    Ellerinde yemek çıkınları,

    Rejiye giden işçi kızlar.



    «Benden selâm olsun Bolu Beyine,

    Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır;

    Ok gıcırtısından, kalkan sesinden,

    Dağlar seda verip seslenmelidir.»



    Hey, hey!

    Hey dağlar, hey dağlar, Bolu'nun dağları, hey!

    Savulun geliyorum, hey Bolu beyleri!

    Böyle olur yüksek yerin rüzgârı;

    Böylesine söyletir insanı,

    Yokuş çıkar, döne döne;

    Yokuştan bir Döne çıkar;

    İsa Balı'nın ardından

    Hanoğlu Kocabey çıkar;

    Ayvaz çıkar, Hoylu çıkar;

    Bir yardan Köroğlu çıkar:



    «Hemen Mevlâ ile sana dayandım,

    Arkam sensin, kalem sensin, dağlar hey!»



    Kır At'a nal mı dayanır?

    Dağlar uykudan uyanır,

    Yer gök kızıla boyanır.

    Bu dağlardan geçmedinse,

    Bu sulardan içmedinse,

    Yaşadım deme be, ahbap.

    El dayanmaz, diş dayanmaz pınar başlarında

    Kavaklar yatar, boylu boyunca.

    Ovaya kereste indiren arabalardan

    Ses gelir, inceden ince:



    «Arabalar yük indirir ovaya,

    Arabacı değnek vurur düveye,

    Başın döner, bakamazsın havaya.»

    Arabacı nasıl kıyar düvesine?

    Varı yoğu bir çift öküzü,

    Gelinlik bir kızı,

    Üç tane kuzu;

    Her şey ateş pahasına.

    Korozman yaptık yolda posta ile,

    Canım posta, gülüm posta,

    Selâm götür eşe dosta.



    Şehirliden vilâyete ilâm verilmiş,

    Belediye meydanına radyo kurulmuş;

    Verdiğimiz haberlerin özeti...

    Falan filân;

    Bir teneke benzin aldık karaborsadan,

    «Dayan!» dedik.



    Gerede'nin yolu,

    Reşadiye gölü.

    Bir göl ki...

    İnsanın şair olup şiir söyliyeceği geliyor



    «Akşam oldu yine bastı kareler.»

    Oturdum sırtın üstüne.

    Geçmiş günleri düşündüm.

    Askerdim, Adilhan köyündeydim;

    Böyle bir akşamdı yine;

    İçimde yine İstanbul hasreti,

    Dalmış düşünmüştüm;



    «Bu dağlar Koru dağları değil,

    Bu köy Adilhan köyü değil;

    Ne şu değirmen Ferhat ağanın,

    Ne de bu türkü hazin;

    Ne açım, ne susuz,

    Ne de gurbet elde yalnız.

    Hele güneş bir çekilsin,

    Gideceğim bir ahçı dükkânına

    Bu akşam da orada içeceğim;

    Hele şu Haliç vapuru

    İskeleye yanaşsın,

    Yolcular çıksın hele;

    En güzel saati şimdi Eyüp'ün.»



    Haydi yavrum, yolcu yolunda gerek.

    Nihayet göründü Ibrıcık köyü.

    - Selâmün aleyküm kahveci dayı!

    - Aleyküm selâm, evlât,

    Bir hastamız var, makine bekliyor.

    Bir hastaları varmış, makine bekliyor .

    Gübre kokuyor kahvenin peykeleri.

    Herkesin derdi başka;

    - Memleket, hemşeri?

    - Sinop.

    «Uy neyimiş neyimiş, aman aman,

    Kaderim böyle imiş,

    Yâr üstüne yâr sevmek, aman aman,

    Ateşten gömleğimiş.»



    «Gerede'ye vardık, günlerden Pazar

    Kaldırımlarında yosmalar gezer;

    Bilmem, bu gurbetlik ne kadar uzar.



    Yüreğim yanıktır, ciğerim delik,

    Of, of, kemirir bağrımı of, ince hastalık.»



    Zonguldak yolundayız.

    Dağların tepesinden,

    Birdenbire denizi göreceğiz.

    Denizi gökle bir göreceğiz,

    Şimal rüzgârları gelecek uzaktan.

    O yolcu, biz yolcu,

    Şimal rüzgârlarıyla öpüşeceğiz.

    Güneşli bir günde,

    Masmavi göreceğiz Karadeniz'i.

    Balkaya'dan Kapuz'a kadar,

    Karış karış biliriz biz bu şehri;

    Eki'nin çiçekli bahçeleri

    Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla;

    Paydos saatlerinde yollara dökülen

    Soluk benizli insanlarıyla.



    .................................................

    «Siyah akar Zonguldağın deresi;

    Yüzkarası değil, kömür karası;

    Böyle kazanılır ekmek parası.»



    Gemiler vardı limanda gemiler

    Herbiri yeni bir ufka gider.
     



  7. ZEVAL


    Örtüldü hâfızamın örtüsü

    Tasalarımın bittiği yerde.

    Yükseliyor şimdi perde perde.

    "Geri gelen saadet" türküsü.



    Devri tamam oldu pervanenin

    Gökten bir beklediğim kalmadı

    Tükendi artık içimde tadı

    Yıldızlı küreler düşünmenin.



    Ne çıkar karşıma çıksa ecel?

    Bu boşluk ondan daha mı iyi?

    Başka bir âlemden beklediği

    Olmıyan kula zeval ne güzel!



    Beklememek beter beklemden

    Geldi yolunu gözlediğim yâr.

    Al bu başı sen artık ey rüzgâr

    Ve sus artık sus artık ey beden!
     



  8. ZİLLİ ŞİİR


    Biz memurlar,

    Saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte,

    Biz bizeyizdir caddelerde,

    Böyle yazmış yazımızı Ulu tanrı;

    Ya paydos zilini bekleriz,

    Ya aybaşını.
     



  9. ????


    Neden liman deyince

    Hatırıma direkler gelir

    Ve açık deniz deyince yelken?



    Mart deyince kedi,

    Hak deyince işçi

    Ve neden ihtiyar değirmenci

    Allah'a inanır düşünmeden?



    Ve rüzgârlı havalarda

    Yağmur eğri yağar?
     


    YAREN bunu beğendi.

  10. çooooook mu çooook güzel şiirleri var ama proje ödevime uygun değil... yine de hazırlayanın ellerine sağlık...