İslamiyet Öncesi Mekke

'Dini Bilgiler' forumunda Merve tarafından 6 Eylül 2012 tarihinde açılan konu


  1. İslamiyetten Önce Mekke

    Mekkenin Durumu İslamiyetten Önce

    Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allahın elçisi ve son peygamberi Hz. Muhammed (sav), eski dünya olarak bilinen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan Arabistan yarımadasının batısındaki Hicaz bölgesinde Mekke şehrinde dünyaya gelmiştir. Bu sebeple ana hatlarıyla Mekke tarihi ve bu arada Kâbe ve Kureyşten bahsetmek faydalı görülmektedir.

    Mekkenin bilinen tarihi Hz. İbrahim dönemine kadar inmekte, daha önceki tarihi hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Hz. İbrahim Allahın emriyle, henüz çok küçük yaşta olan oğlu Hz. İsmaili ve annesi Hâceri Mekkeye getirip bıraktıktan sonra Filistine dönmek üzere ayrıldı. Kurân-ı Kerimde “ekin bitmeyen bir vadi olarak nitelenen (İbrahim 14/37) Mekke vadisi çöl karakterli bir araziye sahip olup iklimi sıcak ve kuraktır. Bu sebeple anne-oğul bir süre sonra susuzluk problemi ile karşılaştılar. Dinî rivâyetlere göre su bulmak için Safa ve Merve tepeleri arasında koşturan Hacerin, çaresiz kalıp oğlunun hayatından ümit kestiği bir sırada Yüce Allahın emriyle çocuğun bulunduğu yerden bir su kaynağı fışkırdı. Zemzem adını alan ve suyu bol olan kaynak nedeniyle burası kervanların konak yeri oldu. Bir süre sonra Yemenden gelen Cürhümlüler Mekke çevresine yerleştiler. İsmail onlardan Arapça öğrendi ve bu kabileden bir kızla evlendi.

    Filistinde yaşayan Hz. İbrahim zaman zaman Hâcer ile İsmaili ziyarete gelmekteydi. Hz. İbrahim Mekkeyi üçüncü ziyaretinde Allahın emri doğrultusunda oğlu İsmail ile birlikte Kâbeyi inşâ etmeye başladı. Kurân-ı Kerîmdeki bazı âyetlerden (el-Bakara 2/127; Âl-i İmrân 3/96; el-Hacc 22/26) hareketle Kâbenin Hz. İbrahimden önce de var olduğu, ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu ve İbrahim tarafından bulunarak yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır.1 Kurânda Hz. İbrahimden önce kimin tarafından inşâ edildiği hususunda herhangi bir bilgi yer almamakla birlikte bazı kaynaklarda Hz. Âdem yahut oğlu Şît tarafından yapıldığı kaydedilmektedir. Hz. İbrahim Kâbenin inşâsını tamamlayınca Cebrail gelip kendisine hac ibadetinin nasıl yapılacağını öğretti. O da insanları hac ibadetine davet edip oğlu ile birlikte görevini tamamladıktan sonra İsmaili burada bırakarak Filistine döndü.

    Mekke ve Kâbenin idaresi Hz. İsmailden bir nesil sonra Cürhümlülerin eline geçti. Önceleri Hz. İsmailin tebliğ ettiği dini benimsemiş olan Cürhümlüler zamanla sapıklığa düştüler; çeşitli ahlâksızlıklar yanında Kâbeye takdim edilen hediyeleri çaldıkları gibi hac maksadıyla şehre gelenlere de kötü davranmaya başladılar. Bir süre sonra Güney Arabistandan göç ederek Mekke civarına gelen Huzâa kabilesi Cürhümlülerle yaptıkları savaşta onları mağlup ederek şehirden çıkardı. Cürhümlüler Hacerülesvedi yerinden söküp bir yere gömdükten ve Zemzem Kuyusunu kapatıp yerini belirsiz hale getirdikten sonra tekrar ilk yurtları olan Yemene gittiler. İsmailoğulları ise sayılarının azlığı sebebiyle savaşta taraf olmadı ve Benî Huzâa ile anlaşarak şehirde kalmaya devam etti. Huzaalılar zamanında kabilenin ileri gelenlerinden Amr b. Luhay, Mekke ve Kâbe idaresini eline alınca tevhid geleneğini bozup şehirde putperestliğin başlamasına sebep oldu.

    V. Yüzyılın ilk yarısında Hz. Peygamberin beşinci kuşaktan dedesi Kusay b. Kilâb liderliğindeki Kureyş kabilesi, Huzâalılara karşı mücadele ederek Mekke yönetimini ele geçirdi. Böylece büyük şeref ve saygınlık ifade eden Kâbe hizmetleri de Kureyşe geçmiş oldu. Kusay Mekke civarında dağınık halde yaşayan Kureyş kollarını birleştirerek Kâbe çevresinde yerleştirdi. Ayrıca gerekli düzenlemeler yaparak Mekke idaresi (Dârünnedve idaresi), başkumandanlık (kıyâde), sancaktarlık (livâ), Kâbenin bakımı, kapısının ve anahtarlarının muhafazası (hicâbe veya sidâne), hacılara su temini (sikâye) ve hacıları ağırlama (rifâde) hizmetlerini elinde topladı. Onun yaptırdığı Dârünnedve önemli meselelerin görüşülüp karara bağlandığı ve çeşitli törenlerin düzenlendiği bir toplantı yeri olarak İslâm dönemine kadar devam etti.

    Kusaydan sonra Mekke idaresi ve Kâbe hizmetleri onun çocukları ve torunları tarafından sürdürüldü. Kusayın torunu ve Hz. Peygamberin üçüncü kuşaktan dedesi Hâşim b. Abdümenâf gerek Mekkeye gelen hacıların gerekse Kureyş kabilesinin yiyecek ve su ihtiyacını karşılamak için çalıştı. Cömertliği ile tanınan Hâşim ile kardeşleri Muttalib, Abdüşems ve Nevfel, Bizans, Yemen, Habeşistan ve İran devletleri nezdinde ticaret antlaşmaları yaptılar. Ayrıca ticaret güzergâhı üzerindeki kabilelerle saldırmazlık antlaşmaları imzaladılar. Böylece Mekke ticareti milletlerarası bir mahiyet kazandı. Kureyşliler gerek antlaşmalar gerekse Kâbe hizmetlerini yürütmenin vermiş olduğu itibar sayesinde emniyet içerisinde kışın Yemene ve Habeşistana, yazın Suriye ve Anadoluya kadar ticarî amaçlı yolculuklar yapmaya başladılar. Hâşim ticaret için Suriyeye giderken bir süre kaldığı Yesribde (Medine) Neccâroğullarından Amr b. Zeydin kızı Selmâ ile evlendi. Bu evlilikten Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib (Şeybe) dünyaya geldi. Hâşim seyahatı sırasında Filistindeki Gazzede öldü ve oraya defnedildi. Abdülmuttalib sekiz yaşına kadar Medinede kaldıktan sonra amcası Muttalib tarafından Mekkeye getirildi. Abdülmuttalibi amcası yetiştirdi ve ölümüne yakın bir zamanda kabile reisliği görevini ona devretti. Abdülmuttalib gördüğü bir rüya üzerine Cürhümlülerin Mekkeyi terkederken kapattıkları Zemzem kuyusunun yerini bularak yeniden açtı. Hacılara yiyecek ve su temini görevlerini üstlendi.

    İslâm öncesinde Mekke coğrafî konumu yanında dinî ve ticarî bir merkez olmasından dolayı Bizans, İran (Sâsânî) ve Habeşistan gibi dönemin devletlerinin dikkatini çekmiştir. Habeş Krallığının müstakil Yemen valisi Ebrehe Arapların Kâbeyi ziyaretlerini engellemek üzere Sanada bir kilise yaptırmış, ancak amacına ulaşamayınca Kâbeyi yıkmaya karar vermiş, şehri zaptederek dinî merkez olma özelliğini ortadan kaldırmayı ve Mekkelilerin ticarî faaliyetlerine son vermeyi planlamıştı. Ebrehe ordusuyla birlikte Mekke yakınlarına kadar gelip konakladı. Bu sırada Kureyşin Hâşimoğulları kolunun reisi olan Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib, Ebrehe ile görüştü ve Allahın evi (Beytullah) olarak bilinen Kâbeyi sahibinin mutlaka koruyacağını ona hatırlattı. Kâbeyi yıkmaya kararlı olan Ebrehe hücum emri verdi; ancak ordusunun önünde bulunan fil, Kâbeye doğru asla hareket etmediği gibi ordusu da Fîl sûresinde belirtildiğine göre (105/1-5) Allah tarafından gönderilen kuş sürülerinin attığı küçücük taşlarla helâk oldu. Bu olaya Fil Vakası, meydana geldiği yıla da Fil yılı adı verilmiştir. Ebrehenin girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması Arapların Kâbeye ve hac ibadetine daha önce görülmemiş derecede değer vermeye başlamalarına yol açtı; Mekke ve Kureyşin itibarı arttı.

    Mekke Hicaz bölgesinin üç önemli şehrinin başında geliyordu (diğer ikisi Yesrib [Medine] ve Tâif). Güneyde Yemene, kuzeyde Akdenize, doğuda Basra körfezine, batıda Kızıldeniz limanı Ciddeye ve Afrika istikametine giden yolların kesişme noktasında bulunan Mekke ekonomik açıdan çok elverişli bir mevkide yer almaktaydı. Öte yandan Kâbe dolayısıyla şehir, Arabistanın dinî merkezi idi. Yılın belirli aylarında Arabistanın her tarafından Kâbeyi ziyarete gelen insanlar şehrin ticarî faaliyetlerine canlılık kazandırır, panayırlar kurulur ve şiir yarışmaları yapılırdı. Coğrafî şartlar yüzünden tarıma elverişli olmayan Mekkede ekonomik hayatın temelini ticaret oluşturmaktaydı.

    Mekkede Arabistan yarımadasının genelinde olduğu gibi putperestlik hâkimdi. Kâbe ve çevresinde sayıları 360a ulaşan putların en büyüğü Hübel olup Kureyşin en önemli putu idi. Bunların dışında evlerin çoğunda da put vardı. Araplar gökleri ve yeri yaratan, idare eden en yüce tanrı olarak Allahın varlığını kabul etmekle birlikte kendilerini Allaha yaklaştıracağı ve Onun katında şefaatçı olacağı düşüncesiyle putlara tapıyorlardı. Böylece sadece Allaha kulluğu öngören tevhid inancından saparak Allaha ortak koşmak suretiyle şirke düşmüş oluyorlardı. Öte yandan Mekkede sayıları az olmakla birlikte Hz. İbrahimden gelen tevhid inancına sahip Hanîfler de bulunuyordu.
     


Yükleniyor...