Hicret tarihi ve sonuçları

'Dini Bilgiler' forumunda EyLüL tarafından 6 Şubat 2012 tarihinde açılan konu


  1. Hicret olayı

    Son Akabe biatıyla Medine müslümanlar için rahat edecekleri ve sığınacakları bir yer olmuştu. İkinci Akabe biatini duyan Mekkeli müşriklerin müslümanlara tutumları çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl almıştı. Müslümanlar için Mekke’de kalmak tahammül edilemeyecek derecede güçleşmişti. Peygamberimize (sallâllâhü aleyhi ve sellem) durumlarını arz ederek, Mekke’den hicret için müsâade istediler. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) “Sizin hicret edeceğiniz yurdun, iki kara taşlık arasında hurmalık bir şehir olduğu bana gösterildi” buyurdu. Aradan bir müddet geçmişti. Bir gün Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) sevinçli bir halde Eshâb-ı kirâmın yanına gelip “Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib (Medine)’dir. Oraya hicret ediniz” ve “Orada Müslüman kardeşlerinizle birleşin. Allahü teâlâ onları size kardeş yaptı. Yesribi (Medine’yi) size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt yaptı.” buyurdu. Resûlullah’ın (sallâllâhü aleyhi ve sellem) izin vermesi ve tavsiye etmesi üzerine Müslümanlar Medine’ye peyderpey hicret etmeye başladılar. Resûlullah, hicret edenlere son derece ihtiyatlı ve tedbirli davranmalarını sıkı sıkı tenbih ediyordu. Müslümanlar, müşriklerin dikkatini çekmemek için küçük gruplar halinde yola çıkıyor, mümkün olduğu kadar gizli hareket ediyorlardı. Medine’ye ilk hicrette bulunan; müşriklerden çok eziyet görmüş olan Ebû Seleme’dir. Neden sonra işin farkına varan müşrikler, hicret etmek üzere yola çıkan müslümanlardan görebildiklerini yoldan çevirmeye, kadınları kocalarından ayırmaya, gücü yettiklerini hapis etmeye ve çeşitli cefalar çektirmeye başladılar. Onları dinlerinden döndürmek için her türlü eziyeti yaptılar. Fakat bir iç harbin patlak vermesinden korktukları için öldürmeye cesaret edemediler. Ancak Müslümanlar da her fırsattan istifade ederek Medine’ye hicrete devam ettiler. Bu arada Hz. Ömer de bir gün kılıcını kuşandı, yanına oklarını Ve mızrağını alıp Kâ’beyi açıkça yedi defa tavaf etti. Orada bulunan müşriklere yüksek sesle şunları söyledi: “İşte ben de dinimi korumak için Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa önüme çıksın.” Böylece Hz. Ömer ve yanında yirmi kadar müslüman güpegündüz açıktan Medine’ye doğru yola çıktılar. O’nun korkusundan bu kafileye hiç kimse dokunamadı. Daha sonra Eshâb-ı kirâmdan diğerleri de hicrete devam ettiler. Bu arada Hz. Ebû Bekir de hicret için izin istedi. Resûlullah “Sabreyle. Ümidim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz.” buyurdu. Hz. Ebû Bekir: Anam babam sana fedâ olsun. Böyle ihtimal var mıdır? diye sordu. Resûlullah da; “Evet vardır” buyurunca sevindi. Sekizyüz dirhem vererek hemen iki deve satın aldı. Beklemeye başladı. Nihayet Mekke’de Hz. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, fakirler, hastalar, ihtiyarlar ve müşriklerin hapsettiği kimseler kaldı. Diğer taraftan Medineliler (Ensâr), hicret eden Mekkeliler’i (Muhacirler) çok iyi karşılayıp, misafir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi. Resûlullah’ın da hicret edip müslümanların başına geçeceği ihtimaliyle Mekkeli müşrikler telâşa kapıldılar. Mühim işleri görüşmek için bir araya geldikleri Dârü’n-Nedve’de toplandılar, ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Şeytan, Şeyhi Necdi kılığında, ihtiyar bir Necdili şeklinde müşriklerin yanına geldi. Konuşmalarını dinledi. Çeşitli teklifler öne sürüldü. Hiçbiri beğenilmedi. Sonra şeytan da söze karışıp, onlara “Sizin düşündüklerinizin hiçbiri O’na karşı çare değildir. Çünkü O’nun öyle güler yüzü tatlı dili vardır ki, her tedbiri bozar. Başka çare düşününüz” diyerek fikrini söyledi. Kureyşin reisi ve en azılı İslâm düşmanı olan Ebû Cehil: En doğru fikir şudur ki, her kabileden bir kuvvetli kimse seçelim. Herbiri ellerinde kılıçları ile Muhammedin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) üzerine saldırsın. Kılıç vurup kanını döksünler. Böylece kimin öldürdüğü belli olmaz. Zaruri olarak diyete râzı olurlar. Biz de O’nun diyetini verir, bu sıkıntıdan kurtuluruz dedi. Şeyhi Necdi kılığında aralarına katılan Şeytan da bu fikri beğendi ve hararetle tasdik etti. Onlar bunun hazırlığı içindeyken Allahü teâlâ, Resûlüne hicret emri verdi. Cebrâil (aleyhisselâm) gelerek müşriklerin kararını ve o gece yatağında yatmamasını bildirdi. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem), Hz. Ali’yi kendi yatağında yatmasını ve bıraktığı emanetleri sahiplerine vermesini söyledi. “Bu gece yatağımda yat uyu, şu hırkamı da üzerine ört! Korkma sana hiç bir zarar gelmez.” buyurdu. Geceleyin Yâsin sûresinin ilk sekiz âyetini okuyarak, kendisini öldürmek için evini sarmış kâfirlerin üzerine bir avuç toprak saçtı ve evinden çıktı. Müşriklerin hiçbiri onu göremedi. Peygamber efendimizin saçtığı topraktan o gün kime isabet ettiyse daha sonra Bedir Savaşında öldürüldü. Safer ayının yirmiyedinci Perşembe günü, Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekir yanlarına bir miktar yiyecek alarak, bir kılavuz ile birlikte yola çıktılar. Bir saatlik mesafedeki Sevr dağında bulunan mağaranın önüne geldiler. Mağara’ya Resûlullahtan (sallâllâhü aleyhi ve sellem) izin alarak önce Hz. Ebû Bekir girdi, içeriyi dikkatlice gözden geçirdi. Gördüğü çok sayıdaki delikleri, yılan ve akrep çıkmaması için, gömleğini parçalayarak kapattı. Açık kalan bir deliği de ayağı ile kapayıp Peygamber efendimizi içeri davet etti. Resûlullah’ın (sallâllâhü aleyhi ve sellem) içeri girmesinden sonra Allahü teâlâ’nın emriyle bir örümcek kapıya ağını ördü ve bir çift güvercin yuva yaparak yumurtladı. Sabaha kadar evin çevresinde bekleyen müşrikler sabahleyin içerde Hz. Ali’yi görünce şaşırdılar. Resûlullah’ı (sallâllâhü aleyhi ve sellem) yatağında bulamayan müşrikler, her tarafı aramaya başladılar. Hz. Ebû Bekir’in evine gittiler orada da bulamadılar, iz takip ederek Sevr dağındaki mağaranın önüne geldiklerinde, bir örümceğin mağaranın ağzını örmüş ve bir güvercinin de yuva yapmış olduğunu gördüler. İçeriye bakmadan geri döndüler. Allahü teâlâ, bu mucize ile Peygamberini ve O’nun arkadaşı Hz. Ebû Bekir’i müşriklerin kötülüklerinden korudu. Ayaklarının ucuna baksalardı her ikisini de göreceklerdi. Bu durum karşısında Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) için endişelenen Hz. Ebû Bekir’i Peygamberimiz teselli etdi ve Ona ”Sen üzülme, Allah bizimle beraberdir” buyurdu. Mağarada Peygamber efendimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) başını Hz. Ebû Bekir’in dizine koyarak bir miktar uyumuştu ki, bir yılan Hz. Ebû Bekir’in delik üzerine koyduğu ayağını ısırdı. Izdırapla gözlerinden yaş aktı. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) uykudan uyanıp, “Yâ Ebâ Bekir! Seni ağlatan şey nedir?” diye sorunca, Hz. Ebû Bekir de “Ayağımı birşey ısırdı, canım yandı. Fakat anam, babam sana fedâ olsun, Yâ Resûlallah!” dedi. Hemen Peygamberimiz yılanın soktuğu yere mübârek tükrüğünü sürdü ve Allahü teâlânın izniyle Hz. Ebû Bekir iyileşti. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekir üç gün üç gece bu mağarada kaldı. Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, Mekke’de duyduklarını, geceleyin mağaraya gelip, haber veriyor, Ebû Bekir’in azadlı kölesi ve sürülerinin çobanı Âmir bin Füheyre ise geceleri süt getiriyor ve izleri yok ediyordu. Rebiülevvelin birinci Pazartesi günü mağaradan ayrılarak Medine’ye doğru yola çıkan Resûlullah’ı (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekir’i her yerde aramalarına rağmen bulamayan müşrikler âdeta çılgına dönmüşlerdi. En azılıları olan Ebû Cehil, Mekke ve civarında tellâllar bağırtarak Peygamberimizi (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ve Ebû Bekir’i (radıyallahu anh) bulup getirenlere ve yerlerini bildireceklere 100 deve vaad ediyordu. Onun bu vaadini duyan ve mala tamah eden bazı kimseler silâhlarını alıp atlarına atlayıp yola düştüler. Bunlardan biri de Sürâka idi. Peygamber efendimize yaklaşınca Peygamber efendimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ona bir nazar etti. Sürâka’nın atının ayakları dizlerine kadar kuma gömüldü. Sürâka şaşkına dönüp af diledi ve kurtulması için duâ istedi. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) tebessüm ederek duâ etti. Sürâka kurtuldu ve Peygamber efendimizin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) emri ile geri döndü. Sürâka, Mekke’nin fethinden sonra müslüman olmuştur. Peygamber efendimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) yollarına devam ederek milâdın 622 ci senesi Eylülünün yirminci ve Rebiülevvel’in sekizinci Pazartesi günü Medine yakınlarındaki Kubâ köyüne vardılar. Bu gün müslümanların hicrî güneş yılının başlangıcı oldu. Bu senenin Mayıs ayının 16 cı Cum’a gününe tesadüf eden Muharrem ayının birinci günü de müslümanların hicrî kameri yılının başlangıcı olması, Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında söz birliği ile kabul edildi. Birkaç gün burada kalan Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem), ilk iş olarak Kubâ mescidini yaptı. Rebiülevvelin 12. Cum’a günü Medine şehrine doğru yola çıktı. Rânûna vadisinden geçerken, öğle vakti olmuştu. Burada ilk Cum’a namazını kıldı ve ilk hutbeyi okudu. Namazdana sonra her ikisi ve yanındakiler develerine bindi ve Medine’nin yolunu tuttular. Eshâb-ı kirâm, Peygamber efendimizin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) teşrifini büyük bir heyecan ile bekliyordu. Ona kavuşma şevkiyle yanıyorlardı. Yollara düşüp, ufuklara bakarak günlerce beklemişlerdi. Nihayet bir benzeri daha görülmemiş ve görülmeyecek mutluluğa kavuştular. Sevgili Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Medine’ye teşrif etti.
    Eshâb-ı kirâmın meşhûrlarından Enes bin Mâlik hazretleri Resûlullahın (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Medine-i münevvereye girdiği günden daha güzel ve neşeli bir gün görmedim buyurmuştur. O gün sevinç sedaları Medine semalarına yükseldi. Eshâb-ı kirâm sevinç gözyaşları döktü. Kadınlar ve çocuklar şiirler söylüyordu. Şu mısraları yüksek sesle terennüm ettiler.

    “Tale’al-bedrü aleynâ, min seniyyât-ül-veda’

    Vecebe’ş-şükrü aleynâ, Mâ de’allahü dâ

    Eyyühel-meb’ûsü fina, ci’te bil-emr-il-mutâ”

    “Veda yokuşundan ay doğdu üzerimize,

    Allah’a her duâ ettikde, şükretmek lâzım bu nimete!

    Ey bize gönderilen yüce Peygamber! İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize!” Herkes Peygamberimize (sallâllâhü aleyhi ve sellem) “Bize buyurun, Yâ Resûlallah (sallâllâhü aleyhi ve sellem)” diyerek, evlerine davet ediyorlardı. Resûl-i Ekrem efendimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) devesini serbest bıraktı. Deve ilk defa iki yetime ait bir arsaya çöktü ve çok durmadan kalktı. Biraz yürüdükten sonra ikinci olarak başka bir yere çöktü. Burası Peygamber efendimizin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) dayıları olan Neccâroğullarından Ebû Eyyûb-i Ensârî (radıyallahu anh) hazretlerinin evine en yakındı. Peygamberimiz, bu zâta misafir oldu. Ensâr (Medineli Müslümanlar) dîni için vatanını terk eden Muhâcir kardeşlerini barındırdı, evlerinde misafir etti, iş buldu, mülklerinden yer verdi ve her yardımı yaptı. Bu çeşit fedâkârlık ancak İslâm kardeşliğinde vardır. Nitekim Allahü teâlâ “Ancak mü’minler kardeştirler.” buyurarak, gerçek sevgi ve samimiyetin maddî menfaatle değil, imân ve inançla var olabileceğini buyurmuştur. Bu da bu derecede açıkça Ensâr ve Muhâcirînin arasında görülmektedir. Medine’ye hicretin, İslâm tarihinde büyük önemi vardır. Hicretten sonra Müslümanlığın kolayca ve süratle yayılması sağlanmış, İslâm dininin merkezi Mekke’den Medine’ye nakledilmiş oldu. Ensâr ve Muhâcirîn bu yeni İslâm merkezinde el ele vererek İslâm dininin kuvvetlenmesi için her fedâkârlığa katlanıyorlar. Resûlullah’ın (sallâllâhü aleyhi ve sellem) etrafında toplanarak ve İslâm dininin esaslarına uyarak yeni bir nizam ve mes’ûd bir hayat kuruyorlardı. Eski sıkıntılı ve korkulu günler arkada kalmış, inançlarından dolayı insanlara işkence yapan müşriklerin eza ve cefâ veren ellerinin uzanamayacağı Medine’de hürriyet ve emniyet havası içinde sakin, tatlı bir hayat başlamıştı. Müslümanlar bir devlet olmuşlardı. Cihad emri, burada geldi. Medine’deki kabileler arasındaki kin ve düşmanlık kalktı.
     


Yükleniyor...