Abdülhamid Hareket Ordusune karşı neden sessiz kalmıştır

'Tarih Bölümü' forumunda Ezlem tarafından 9 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu


  1. Abdülhamid Hareket Ordusune karşı neden sessiz kalmıştır


    31 Mart Vak’ası’nın en önemli sonucu hiç şüphesiz, 33 sene müddetle devletin siyasetine yön veren II. Abdülhamid’in, 31 Mart Olayı ile ilgisi olduğu gerekçesiyle 27 Mart 1909 Salı günü hal’ edilerek tahttan indirilmesidir. II. Abdülhamid, hal’ tebliği için gelen, ekseriyetle gayrı Müslimlerden müteşekkil hal’ heyetini metanetle karşılamış ve hal’i tebliğ görevini üstlenmiş olan Esat Toptani Paşa’ya yaklaşarak söyle demiştir: “Bu işi ben yapmadım. Sebep olanları millet arasın bulsun. Ben milletimin iyiliği için çok çalıştım. Hepsi mahvoldu. Hepsinin üstüne sünger çekildi. Kaderim böyle imiş. Müsebbiplerini varsın millet bulsun. Yalnız bir ricam var. O da hayatımın Çırağan sarayında muhafaza edilmesidir. Ben orada hasta biraderimi yıllarca muhafaza ettim. Yarın bahçeden çoluk çocuğumla beraber oraya giderim. Zaten yorulmuş idim. Hiçbir şey istemem ve hiçbir şeye karışmam, Milletten bunu rica ederim”. Mahmut Şevket Paşa ise, Meclis-i Milli’ye göndermiş olduğu bir telgrafta II. Abdülhamid’in İstanbul’da kalmasının sakıncalı olduğunu ifade etmiştir. Nitekim, II. Abdülhamid’in 31 Mart Ayaklanması’nın teşvikçisi ve tertipçisi olmadığı, hem tarih vesikalarıyla, hem de hadiselerin akışındaki mantık örgüsüyle kesinlik kazanmıştır. II. Abdülhamid’in bu olayda hiç bir etkisinin ve zerre kadar alakasının olmadığı kesin delillerle sabittir.

    İsyanın başlaması ve Hareket Ordusu’nun gelip olaylara müdahale etmesi karşısında Abdülhamid’in sessiz kalışı da bir nebzeye kadar cevap bekleyen sorulardan biridir. Bilindiği üzere, Padişah hem yürütmenin başı, hem de Kanun-ı Esasi’nin 13. Maddesinde belirtildiği üzere, Orduların başkumandanıydı. Başkumandanlığı bu şekilde sabit iken, kendisinden emir almadan bir ordu İstanbul’a nasıl yürüyebiliyordu? Yüz ifadelerinden bile neler düşündüğü sezilebilen Abdülhamid, neden mahremi başkâtibi ve Sadrazamı’na hiçbir şey söylememişti? Mevcudiyeti 30. 000’i bulan Hassa Ordusu Padişah’ın emri doğrultusunda yaşananlara karşı koyabilecekken, neden Hassa Ordusu’na müdahale emri verilmedi? Abdülhamid’in olaylara sessiz kalışını ve bu soruların cevaplarını, olayların örgüsünde aramak en doğrusu olsa gerektir.

    Evvela, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a birkaç taburdan fazla kuvvet getireceğine, İttihat ve Terakki örgütünün kısa zamanda kuvveden fiile çıkacağına, Abdülhamid’te dâhil kimse ihtimal vermemişti. Bunun yanı sıra, Hareket Ordusu’nu durdurmak için Kâğıthane/Alibeyköy sırtlarında karşılamak gerekiyorken, bu yapılmadığı gibi, Hareket Ordusu’na karşına mukavemet emri bekleyen Nazım Paşa, Abdülhamid tarafından güvenilir bulunmamıştı. Çünkü Nazım Paşa, daha önce sürgün edilmiş ve İstanbul’a dönmüş bir paşaydı. Zira Rıza Nur, Nazım Paşa’nın öne atılma cesaretinden yoksun olduğunu şu sözlerle dile getirmektedir: “… Derhal Harbiye Nezaretine gidip Nazım Paşa’yı buldum. İttihatçıları hiç sevmezdi. Askeri pek çok seviyor ve ne söylerse dinliyordu. Ben onu pek metin zannederdim. Bu sefer dermansız buldum. Fikrimi izah ettim… İş işten geçiyor. Sen şu askeri topla. 40.000 talimli askerin var. Şunları bir hamlede bitir, sonra Abdülhamid’i de hallet. İşler düzelsin, dedim. Dudakları morardı, titremeye başladı, ben bunu yapamam dedi…”

    Bunlara ilaveten, Abdülhamid belki Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın tahtı için verdiği yanıltıcı teminata güvenmiş de olabilirdi. Cevat Bey’de Fezlekesi’nde bu nokta üzerinde önemle durmuştur. Öte yandan, Mahmud Şevket Paşa, zeki bir strateji izleyerek, Nazım Paşa’yı Yeşilköy’e davet etmiş, ama bırakmayıp göz hapsine alarak, Hassa Ordusu askerlerinin başına geçmesini engellemiştir.

    İsyancılar safındaki Selimiye Kumandanı Süleyman Şefik Bey: “eğer Abdülhamid “öne atılıp İttihat ve Terakki’yi kapattığını, yeni ve adil bir seçim yaptıracağını açıklayarak askerin başına geçseydi Hareket Ordusu durdurulabilirdi” demektedir. Ancak yanıldıkları nokta, Abdülhamid’in şu aşamada böyle bir harekette bulunabileceğiydi. Çünkü bu hareket, kardeş kavgasını göze almak ve daha fazla kan dökülmesine sebep olmak demekti. Zira, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişinden birgün önce, Hüseyin Hüsnü Paşa, İstanbul ahalisine hitaben yayınladığı bildiride, kendilerine karşı konulmaması yolunda ikaz ve ihtarda bulunmuştu. Bu isteğin, II. Abdülhamid tarafından kabul edilmesi ve İstanbul’daki askerlere bu yolda nasihatlerde bulunması dikkatleri celbeden bir durumdur. Saray içinde direnmeye kalkışan askerlere karşı Abdülhamid’in bizzat engel olması, “asker zinhar kurşun atmasın, eğer kurşun atacaklarsa ilk önce beni vursunlar” meyanındaki ikazı da aynı cümledendir.

    Bazı yazarlar, Abdülhamid’in olaylar içerisine girip müdahale etmemesini, “meşrutiyet yemininden dönmüş olacağı” gibi basit bir neden ile izah etmektedirler. Oysaki daha fazla kardeş kanının dökülmemesi için tahtını feda eden Abdülhamid için, bu basit neden çok hafif kalmaktadır. Bununla beraber Abdülhamid, gözü kara çetelerle mücadele etmek, sokakları kan gölüne çevirmek, hatta yabancı devletlerin müdahalesine sebebiyet verecek böyle bir tutumdan ısrarla kaçınmıştı. Böyle bir tutumu Abdülhamid’in cesaret olgusundan yoksun oluşu ile izah edenler ise, 31 Mart Vak'ası’nın ardından ülkeye hâkim olan siyasî düzenin, zihniyet şeklinin ve etkilerinin ağırlıklı olarak günümüze kadar devam eden bu olayın, İttihatçıların politik tutumuyla ilgisini kurmaktan çoğunlukla uzak duran, konu hakkında sağlıklı fikirler beyan etmekten çekinen yazar/akademisyen tayfasından ibarettir. Elbette işin içinde cesaret olgusu da vardır. Lakin bu süreci sadece cesaret olgusu ile izah etmek katiyen mümkün değildir.

    26 Nisan 1909 gecesi Ortaköy kapısından Beşiktaş Nizamiyesi’ne kadar Yıldız Sarayı tamamen işgal edilmiş, Abdülhamid akıbetini beklemeye koyulmuştu. Saraydaki görevlilerin çoğu yakalanmış, saray boşaltılmış, su ve gaz boruları kesilmiş, elektrik motorları durdurulmuş, saraya erzak girişi yasaklanmış ve Yıldız Sarayı karanlıklara mahkûm edilmişti. Mutfaklardaki yemek kokusu, yerini işgal ve yağma kokusuna bırakmış, saraya hapsolunanlar bir ekmeğe dahi muhtaç olmuşlardı. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu, biraz katık istiyor, askerler tarafından, “bu akşam da katıksız yiyin” cevabını alıyordu. Abdurrahman Şeref Bey’in, her gün, “askeri muayyenat dışında iki bin tabla yemek” çıkıyor sözlerini düşünürsek, Yıldız’ın nasıl aciz bir durumla karşı karşıya olduğunu görebiliriz.

    Netice olarak, Abdülhamid’in hâlâ 31 Mart trajedisinin bütün sonuçlarından mes’ul tutulması, Türkiye’de resmi tarihçiliğin zamanla ne ölçekte zihni bir problem yarattığını gösteriyor. Hadiselerin akış biçimi, bu iddianın aksine isyanın Abdülhamid’i devirmek isteyen Cemiyet tarafından tertip edildiği yolunda tezler ortaya atılmasına sebep olmuştur. Selanik’teki Alatini köşküne gönderilmek üzere İstanbul’dan sürgün edildikten sonra boşaltılan Yıldız Sarayı’nda vesikaların ve bütün değerli taşınmazların sandıklara konarak Harbiye Nezareti’ne götürülmesi, bunlar içindeki sandıklar dolusu jurnalin imha edilmesi, sonradan Yıldız’a ait bir kısım çok kıymetli eşyanın değerinin çok altında fiyatlarla piyasaya düşmesi gibi veriler, bu tezleri beslemektedir. Hâlâ Yıldız Sarayı’nın yağma edilmediğini iddia edenlere ise, en güzel cevabı, Abdülhamid’e karşı sert muhalefetiyle bilinen ve “devlet malını deniz” addeden Tevfik Fikret, Han-ı Yağma(Yağma Sofrası) adlı şiiriyle vermiştir:

    “…

    Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malini

    Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini

    Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.

    Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...



    Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!