Yunus Emrenin hayatı uzun

'İslami Bilgiler' forumunda Demet tarafından 3 Temmuz 2015 tarihinde açılan konu

  1. Demet

    Demet Editör


    Yunus Emrenin Detaylı hayatı

    YUNUS EMRE KİMDİR HAYATI
    Tasavvuf ehli ve halk şairi. Hayatı ve kimliği hakkında kesin malumat yoktur. Şiirleri, asırlar boyunca zevkle ve hayranlıkla okunmuş, yalnız bizde değil, birçok ülkelerde de alaka uyandırmış bulunan müstesna bir şahsiyettir. 80 sene kadar yaşadığı, Eskişehir’in Mihalıçcık kazasına bağlı Yunus Emre köyünde, 1320 (H.720) senesinde vefat ettiği ve buraya defnedildiği Kaynakların tetkikinden anlaşılmaktadır. Vefatı için başka tarihler ve başka yerler de bildirilmektedir.
    Çocukluğu hakkında bilgi olmayan Yunus Emre, bir işaret üzerine genç yaşta Tapduk Emre’nin yanına gitti. Otuz seneden fazla onun hizmetinde bulundu ve ondan feyz aldİ. Hatta bazİ kaynaklar, Tapduk Emre’nin kızını Yunus Emre’ye verdiğini, hem talebesi, hem de damadı olduğunu kaydetmektedir.
    Yunus Emre, Tapduk Emre'nin hizmetinde bulunurken, manevi aleminde bir ilerleme olmadığını zannederek, üzüntüsünden dağlara, kırlara düştü. Yolculuğunda bir gün iki kimseye rastladı. Onlarla arkadaş oldu. Her öğün bunlardan biri dua eder, dualarının bereketi ile bir sofra yemek gelirdi. Dua sırası Yunus Emre’ye geldi. O da dua etti. Duada, “Ya Rabbi benim yüzümü kara çıkarma! Arkadaşlarım kimin hürmetine dua ettiyse, onun hürmetine duamı kabul et!” dedi. Dua bitince, iki sofra yemek geldi. Arkadaşları; “Kimin yüzü suyu hürmetine dua ettin?” diye sordular. Yunus Emre; “Önce siz söyleyin.” dedi. Arkadaşları da; “Biz, Tapduk Emre’nin kapısında hizmet eden Yunus’un hürmetine diye dua ettik.” dediler. Bunun üzerine Yunus Emre durumunu anlayıp, tekrar Tapduk Emre’nin yanına döndü ve kapısının önüne yattı. Tapduk Emre’nin gözleri görmüyordu. Kapının önüne varıp, ayağı bir şeye takılınca; “Bu bizim Yunus değil mi?” diye sordu ve onu kabul etti. O andan itibaren Yunus Emre, halkın dillerinden düşüremediği ilahileri söylemeye başladı.
    Senelerce hocasına dağdan odun taşıdı. Getirdiği odunlar ip gibi düzgün idi. Hocası; “Ey Yunus, bu ne iştir? Hiç eğri odun getirmiyormuşsun.” buyurunca; “Efendim, bu kapıya eğri odun yakışmaz.” cevabını verdi.
    Anadolu ve diğer Türk illerinde çok sevilen Yunus Emre’den başka bu sevgi, saygı ve hayranlık için başka bir örnek yok gibidir. Her bakımdan milletimizi birbirine bağlayan manevi bir toplayıcılığı vardır. Onda, toplumumuzun iç yapısındaki aynı hisler, duygular ve değer yargıları bulunmaktadır. Onu unutturmayan sebep budur. Anadolu’da Yunus Emre’nin Divan’ının bulunmadığı, ilahilerinin okunmadığı ev yok gibidir.
    Yunus Emre, şiirlerini aruzla ve daha çok hece vezniyle yazmıştır. Şiirleri açık, derin manalı, samimi ve heyecanlıdır. İlahi aşk, varlık, yokluk, hayat, ölüm meseleleri ve bunlara bağlı olarak, dünyanın faniliği gibi meseleleri en iyi şekilde şiirle anlatmıştır.
    Yunus Emre’yi aynı yolda takib eden birkaç şair daha görülmüştür. Bunlardan bilinenlerden ikisi; “aşık Yunus” ve “Derviş Yunus”tur. Yunus Emre’nin en önemli takipçisi olan aşık Yunus Bursa’lı olup, 1430 (H.843) yılında vefat etmiştir. Her iki şairin şiirlerini birbirlerinden ayırmak zordur. Yunus Emre, Celaleddin-i Rumi'nin sohbetlerinde bulunmuştur. Bu sohbetlerin, yetişmesinde büyük rolü olmuştur.
    Yunus Emre’de günü birlik konulara rastlanmaz; geçim endişesi, aile sıkıntısı, evlat acısı, yakınlarının şahsi ve ailevi meselelerine hemen hemen hiç yer vermez. O, insanlığın umumi kader çizgisi üzerinde durmuştur. Bunlar; kabir, ömrün geçişi, ölüm, Allahü tealaya iman ve yalvarma, dini esaslar, insanın yalnızlığı, aşk, nasihatler ve hayatın gayesi gibi insanlığa has meselelerdir.
    Her yerde, her seste, her renkte, her zaman Allahın varlığını idrak eden Yunus Emre, bu dilsiz varlıkların büyük tanıtışındaki gizli dilin hayranıdır.
    Yunus Emre, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ile bütün yakınlarının, dört halifenin, hazret-i Peygamberin soyundan gelenlerin, bütün İslam alimlerinin ezeli aşığıdır. Hiçbir batıl cereyana kapılmadığı gibi, onlar karşısında ahlaki nizamı, din sevgisini ve gerçek tasavvufu koruyan kültür ve sanat seddi olmuştur. İhlas ile, her şeyi Allah rızası için yapmayı her zaman söylemiştir. Yunus Emre için "Dervişlik", herkese faydalı olmak ülküsüdür. Şiirlerinde tembelliği, tufeyli ve faydasız olmayı kınamıştır.
    Şeriat, tarikat yoldur varana,
    Hakikat, marifet andan içerü.
    diye, hakiki tasavvufu da o tarif etmişitir.
    1408 yılında Osmanlı Türklerine esir düşen ve Anadolu’da 20 yıl kadar kalmış olan Mülbacher isimli bir yabancı, Yunus Emre’ye ait şiirleri, ilahileri duymuş, öğrenmiştir. Memleketine döndüğünde, Yunus Emre’nin şahsiyetinde İslamı anlatmış, kitaplar yayınlamış, yazılar yazmıştır. Büyük ün sahibi Avusturyalı tarihçi Hammer de, Yunus Emre’ye ait şiirler ve ilahilere yer vermiş, bundan sonra da Batı ülkelerinde Yunus ismi çok yaygınlaşmıştır.
    Eserleri: Yunus Emre’nin bilinen iki eseri vardır: 1) Risalet-ün-Nushiyye: Mesnevi şeklinde aruz (Failatün Failatün Failün) vezniyle yazılmış, tasavvufi, ahlaki, dini bir eserdir. Anadolu’da başlayan Türk Edebiyatında görülen ilk nasihatnamedir.
    2) Divan: Yunus Emre Divanı’nın birçok yazma nüshaları vardır. Fakat bu divandaki bütün şiirlerin Yunus Emre’nin olduğu söylenemez. Yunus tarzında, daha sonraki şairlerin yazdığı şiirler de karışmıştır. Taş basması nüshaları da vardır. Yunus Divanı yine Anadolu’da başlayan Türk edebiyatının ilk divanı durumundadır.

    yunus-emre-turbe.

    Yunus Emre’nin şiirlerinden;

    DOLAP
    Benim adım dertli dolap,
    Suyum akar yalap yalap,
    Böyle emreylemiş Çalap,
    Derdim vardır inilerim.
    Ben bir dağın ağacıyım,
    Ne tatlıyım ne acıyım,
    Ben Mevlaya duacıyım,
    Derdim vardır inilerim.
    Beni bir dağda buldular,
    Kolum kanadım kırdılar,
    Dolaba layık gördüler,
    Derdim vardır inilerim.
    Dağdan kestiler bezenim,
    Bozuldu türlü düzenim,
    Ben bir usanmaz ozanım,
    Derdim vardır inilerim.
    Şol dülgerler beni yondu,
    Her azam yerine kondu,
    Bu iniltim Hak'dan geldi,
    Derdim vardır inilerim.
    Suyum alçaktan çekerim,
    Dönüp yükseğe dökerim,
    Görün beni neler çekerim,
    Derdim vardır inilerim.
    Yunus bunda gelen gülmez,
    Kişi muradına ermez,
    Bu fanide kimse kalmaz,
    Derdim vardır inilerim.
    MEVLaM
    Dağlar ile taşlar ile,
    Çağırayım Mevlam seni.
    Seherlerde kuşlar ile,
    Çağırayım Mevlam seni.
    Sular dibinde mahiyle,
    Sahralarda ahu ile,
    Abdal olup ya Hu ile,
    Çağırayım mevlam seni.
    Gökyüzünde isa ile,
    Tur Dağında Musa ile,
    Elindeki asa ile,
    Çağırayım Mevlam seni.
    Yunus okur diller ile,
    Ol kumru bülbüller ile,
    Hakkı seven kullar ile,
    Çağırayım Mevlam seni.


    KERAMET ve MENKiBELERİ
    HİÇ ÇÜRÜMEMİŞTİ

    Ankara-Eskişehir demiryolunun kenarında bulunan türbesi, 1948’de yolun genişletilmesi için kaldırılmak istendi. Fakat bir türlü bu işte muvaffak olunamadı. Hatta bir defasında, döşenen rayların sökülüp, sekiz metre geriye atıldığı görüldü. Bunun üzerine Yunus Emre için bir türbe yapılıp, kabrinin oraya nakline karar verildi. Yunus Emre’nin yeni kabri, eskisinden 100 m kadar ileride bir tepecikte yapıldı. Yeni kabrine taşıyacak beş kişilik heyet, kimseye haber vermeden ve hiçbir merasim yapmadan çalışacaktı. Karar verildiği üzere hareket edildi. Yalnız ertesi gün, Yunus Emre’nin çevresine davetsiz, ilansız otuz binden fazla insan kalabalığı toplandı.
    Yunus Emre’nin kabri itina ile açıldı. Bedeni, 700 seneden beri hiç bozulmamış bir halde, bir eli yüzünde, bir eli kalbinin üstünde, rahat bir şekilde uzanmış yatıyor görüldü. Mübarek bedeni oradan alındı, tabuta kondu ve kalabalığın elleri üzerinde, 100 metrelik mesafe tam üç saatte katedildi. Yeni mezarına defnedildi. Yunus Emre’nin vasıyeti şu idi:
    “Beni hocamın türbesinde, giriş yolu üzerine gömsünler!” Bundan muradı, şeyhini ziyarete gelenlerin, kendisini çiğneyip de geçmeleriydi. Bu, hocasına ne ölçüde bağlı olduğunu göstermektedir.
    BEYİTLER
    İŞ HİZMETTE
    Yunus Emre, manevi, bir işaret alarak,
    Vardı Tapduk Emre'nin hizmetine koşarak.
    Otuz yıl hizmet edip, zannetti ki, kendinde,
    İlerleme olmadı, manevi aleminde.
    Üzüntüden kendini, atıverdi dağlara,
    Baş açık, yalın ayak, dolaşırken bir ara,
    Bir gün iki kişiye, rastladı birden bire,
    Onları çok severek, dost oldu onlar ile.
    Yemek vakti gelince, dua etti birisi,
    O anda indi gökten, yemek dolu bir tepsi.
    Üçü de yiyip içip, şükrettiler Allah'a,
    Akşam vakti öbürü, dua etti bir daha.
    Yine aynı şekilde, bir tepsi indi gökten,
    Öyle ki bu yemekler, nefisti ötekinden.
    Üçüncüde Yunus'a dönerek o müminler;
    "Sıra sende, şimdi de, sen dua et." dediler.
    O zaman Yunus Emre, kaldırdı ellerini,
    Dedi ki: "Ya İlahi, mahcup eyleme beni.
    Onlar kimin ismiyle, dua ettiler ise,
    O zatın hürmetine, bir sofra gönder bize."
    Duası biter bitmez, baktılar biraz sonra,
    İndi gökten bu sefer, daha büyük bir sofra.
    Dediler: "Ey arkadaş, nasıl oldu bu öyle,
    Sen kimin hürmetine, dua ettin ki böyle?"
    Dedi ki: "Siz söyleyin, siz nasıl ederdiniz?
    Siz kimin yüzü suyu, hürmetine derdiniz?"
    Dediler: "Taptuk Emre, yanında hizmet yapan,
    Yunus'un hürmetine, istiyorduk her zaman."
    Yunus bunu duyunca, dergaha döndü yine,
    Yattı Taptuk Emre'nin, kapısının önüne.
    O zaman hocasının, görmüyordu gözleri,
    Evde, el yordamıyla, yürüyordu ekseri.
    Çıkıyorken, ayağı, takılınca bir şeye,
    Dedi: "Bizim Yunus mu, gelip yatmış eşiğe."
    Ve elinden tutarak, kaldırdı onu yerden,
    Yunus, Yunusluğunu, kazanmıştı o günden.
    Dağdan odun taşırdı, yıllarca o dergaha,
    O manevi kapıdan, ayrılmadı bir daha.
    Yunus unutulmadı, yüzyıllar geçse bile,
    Zira hizmet etmişti, üstadına zevk ile.

    KAYNAKLAR
    1) Şakayik-ı Nu’maniyye Tercümesi (Mecdi Efendi); s.78
    2) Nefehat-ül-Üns; s.691
    3) Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.224
    4) Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye; (50. Baskı) s.1163
    5) Faruk K.Timurtaş, Yunus Divanı
    6) İslam alimleri Ansiklopedisi; c.13, s.157
     


  2. Demet

    Demet Editör


    Türk halk ozanlarının tartışmasız öncüsü olan, Türk dilini tüm yalınlığı ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. 82 yıl yaşayan Yunus, ömrü boyunca cahillikten nefret edip, aşkı, barışı, güzelliği savunmuştur. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, Türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve uygarlığının oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır.


    Hayatı ile ile ilgili günümüze kadar ulaşmış bir belge ve kayıt yoktur. Bu nedenle O'nun yaşadığı tarih gibi doğup büyüdüğü yerlerle ilgili pek çok rivayetin olduğu kabul görmüş bir gerçektir. Ancak bazı kabullerde bulunarak O'nun hayatı hakkında bazı düşüncelerin doğruluğunu kastımızı aşmadan ileri sürebiliriz. Aşağıdaki bilgiler Yunus Emre'nin Sandıklılı olduğunu bize bildirmektedir.


    Yunus Emre'nin seceresi incelendiğinde, şeyh-mürid ilişkilerine göre: Sarı Saltuk, Barak Baba'yı; Barak Baba, Tapduk Emre'yi; Tapduk Emre ise Hacı Bektaş-ı Veli'nin de himmetiyele Yunus Emre'yi irşad etmiştir.


    Yunus Emre'nin yaşadığı dönem Arapça ve Farsçanın etkin olduğu bir döneme rastlar. Yunus Emre'nin eserlerinden, O'nun iyi bir tahsil görerek İslami değerleri ve ilimleri öğrendiğini, aynı zamanda Arapça ve Farsçayı iyi bildiğini söyleyebiliriz. Çünkü O, ümmiliği hoş gören fakat cahillikten nefret eden bir kişiliğe sahiptir. Yunus'un derin ilminde öğrendiklerinde kuşkusuz ilim hocası Tapduk Emre'nin etkisi çoktur.


    Yunus gibi bir gönül insanı olan Tapduk Emre, Anadolu'yu karış karış gezerek birçok yerde konaklamış insanları ışığıyla aydınlatmıştır. Yunus Emre'nin 40 yıl hizmet ettiği hocası Tapduk Emre'nin kabrinin Sandıklı'da olması Yunus'un da kabrinin Sandıklı'da olduğunu gösteren bir işarettir. "Ko beni yatayım, Şeyh eşiğinde, dönmesin şeyhimden yana döneyim." diyen Yunus bunu açıkça dile getirmektedir.


    Yunus Emre'nin hocası olan Tapduk Emre'nin kabri Sandıklı ilçemizde eski ismi Çayköy olan şimdiki Yunus Emre mahallesindedir. Burada Yunus Emre'ye ve hocası yani şeyhi Tapduk Emre'ye ait mezar, iki dere arasında yer almaktadır. Tapduk Emre'nin tapu kayıtlarını incelendiğinde, "Sandıklı Tapu Sicil Müdürlüğünde Tapduk Emre adına kayıtlı, Ada no:414, Parsel no:12, Kütük Sayfa no:1239, Pafta no:55, 95 metrekarelik alan" Vakıflar Genel Müdürlüğü adına kayıtlı belgeyle mevcuttur.


    Kaldı ki, Tapduk Emre'nin Şeyhi olan Barak'ın da kabri Sandıklı'da bulunup, Barak Evleri ve Barak Baba Türbesi diye bilinir. Yine Barak Baba'nın Şeyhi olan Sarı Saltuk'un da türbesi sandıklı'ya bağlı, ismiyle anılan Saltuk Köyündedir. Bunlarla birlikte bu zincirde halka olmuş daha nice evliya ve erenin ilçemiz merkezinde ve köylerinde kabirleri bulunmaktadır: Hacim Sultan, Yalıncak Sultan, Nasreddin Sultan gibi Horasan erenlerinden olan bu şahsiyetler Yunus Emre'nin müridlerinden olup, mezarları Sandıklı İlçemiz merkezinde veya yakın köylerindedir. Bunlarda bize gösteriyor ki, Yunus Emre'nin mezarı Sandıklı'dadır.



    Sandıklı ilçesini ilim ve irfan yurdu haline getiren Yakup Çelebi Yunus Emre'nin şiirlerinde bahsettiği Seydi Balum (Seydi Sultan veye Balum Sultan olarak ta bilinir) dur. Afyon ilinin tarihini kaleme alanlardan Süleymen Göncer eserinde Balum Sultan'ın mezarının Sandıklı'ya 15 km uzaklıkta yer alan Ulupınar köyünde (Şuhut İlçesindedir) olduğunu belirtmektedir. Sadece Balum Sultan'ın türbesinin yer aldığı bu köyün adı Seydi Sultan olmuştur. Müridlerinin Yunus Emre'yi sık sık ziyaretlerinden, kabrinin Sandıklı'da olduğuna başka bir işarettir. Zaten Seydi Balum ile sık sık görüşen Yunus Emre şu dizelerinde bunu dile getirmektedir:


    "Seydi Balum ilinden şeker tamar dilinden Dost bahçesi yolundan eve dervişler geldi. Yunus kulun umutsuz kimsesi yok yalunuz Fada olsun canımız eve dervişler geldi."


    Sandıklılı şairlerden Şeyh Hamza 1758 yılında kaleme aldığı bir manzumesinde (15. ve 19. mısralarda); "Çay köyüdür iki dere arası, Yunus Emre'dir O'nun aşinası, Gel sorarsan Tapduk Emre, O'dur hocalar hocası." diyerek 3 asır öncesinden Yunus Emere'nin ve Tapduk Emre'nin kabirlerinin Sandıklı Çay köyünde (şimdiki Yunus Emre Mahallesi) olduğunu belirtmiştir.


    Yine Lamii'de (Çelebi,1472-1532) Nafahat Al-Uns tercümesinde "İki çayın birleştiği yerin kurbunda yatur" diye Yunus Emre'nin kabrini bildirmiştir. Görüldüğü gibi Şeyh Hamza ve Lamii, iki dere arasında olarak belirttikleri Yunus Emre'nin mezarının, Sandıklı Yunus Emre mahallesindeki (Çayköy) Sel Çayı ile Çanlı Dere arasında olduğunu tarif etmişlerdir.


    Aslında Yunus Emre'yle ilgili buraya yazılanlar belki yeterli değil, ancak Yunus Emre'nin Sandıklılı olduğuna o kadar işaret var ki hepsini burada yazmak mümkün değil. Son olarak, 1880 tarihli Osmanlı Salnamesinde (salname:yıllık) de Yunus Emre'nin ziyaretgahının Sandıklı'da olduğunu yazdığını belirtmek gerekiyor.