Yudum Bebeğin Günlüğünden

'Güncel Bilgiler' forumunda By_TuaL tarafından 19 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu




  1. Bu yılın ötekilerinden pekte faklı olmayacağı belliydi. Daha ilkbahara gireli bir hafta bile olmadı, fakat ortalık şimdiden kavrulmaya başladı. Evde otururken bile sıcaktan terliyoruz, üstelik bizim ev köyün en yüksek yamacında olmasına karşılık. Bazen evimizin önüne çıktığımda rüzgâra rast geliyorum, belki serinletir beni diyorum, fakat rüzgarlar o kadar sıcak oluyorlar ki, evin içersi bana daha serin geliyor. Ben kış mevsiminde dünyaya gelmişim. 9. yaşımı kutlayalı iki hafta oluyor. 4. sınıfa gitmeme rağmen öğretmenlerim bana çok zeki olduğumu ve gelecekte iyi bir yere geleceğimi söylüyorlar. İyi bir yerden kasıtları güzel bir işim olacağı. Biz aslında beş sene önce köye yerleşmişiz. O zamanları hatırlıyorum, ben daha dört yaşımdaydım. İstanbul’un bir ilçesinde oturuyorduk. Fakat ben oraya dair pek bir şey hatırlamıyorum. Babam genelde havaları bahane eder beni pek dışarı çıkartmazdı, hasta olduğum zamanlar hariç. Benim için hayat köyümden ibaret. Köydeki en güzel evde bizimkisi. Biz İstanbul’da otururken babaannemler kalırlardı burada, sonra onlar öldüler ve bizde buraya taşındık. Düne kadar neden İstanbul’dan köye taşındığımıza akıl erdiremiyordum, fakat şimdi her şeyi daha iyi anlıyorum.

    Evimizde büyük bir televizyonumuz var. Bende biraz meraklı olduğumdan genelde hep belgesel ve haber kanallarına bakıyorum. Annemler bana bu yüzden şaşırıyorlar ama ben o tür kanalları izlemesini çok seviyorum. Zaten dünyamızın başına gelenleri de bu sayede öğrendim.

    Ben doğmadan önce dünya daha güzelmiş. Her yer yemyeşil ağaçlarla kaplıymış, insanlar piknik yapmaya giderlermiş oraya, yemekler yenir, oyunlar oynanırmış. Ben hiç piknik yapmaya gittiğimizi hatırlamıyorum. Bazen televizyonda görüyorum bunları. Anneme sorduğum zaman o da anlatıyor bana, eskiden dünyanın daha güzel olduğunu. O çocukken pikniğe giderlermiş. Şimdi ise pikniği sadece evimizin bahçesinde, toprağın üzerinde yapıyoruz.

    Köy denildiği zaman eskiden akla ne gelirdi acaba? Bana köy denildiği zaman, kocaman taş kayaların olduğu, her tarafı siyah toprak olan, kışları metrelerce kar yağmasına karşılık yağmurun neredeyse hiç yağmadığı, yazın gün batana dek dışarıya çıkılmayan, rüzgarın daima sıcak estiği yer geliyor aklıma. Sınıf öğretmenimize soruyorum da bazen eskiden nasılmış buralar diye anlatıyor:
    “ Eskiden her tarafta ağaçlar vardı. İnsanlar yaz mevsimlerinde denizlere giderler, piknikler yaparlardı. Yaz mevsiminde ortalık sıcak olurdu fakat şimdiki gibi insanlar dışarıya çıkmak için güneşin batışını beklemezlerdi. Yazın bile yağmur yağdığı olurdu. Kışın ise metrelerce kar yağmazdı. Çocuklar dışarıya çıkar, kardan adam yaparlardı. Kızaklarla kayılırdı.”
    “Peki bizim köyümüz nasıldı ?” diye sorduğumda ise, başını önüne eğip “ Annene ve ya babana sorarsan onlar söylerler” diyor. Fakat onlar bana hiçbir şey anlatmıyorlar. Bende televizyondan gördüklerimle mantık kurmaya çalışıyorum.

    Eskiden yaz mevsimlerinde yangınlar çıkarmış. Yangın denilen şey ağaçların yanması olayı. İnsanlar piknik yaptıktan sonra yaktıkları ateşleri söndürmeden giderlermiş ve ateşte rüzgar estiği zaman ağaçlara sıçrar, ormandaki tüm ağaçları yakarmış. Hatta cam şişe kırıklarından bile yangınlar çıkarmış. Fakat her seferinde insanlar bildikleri halde, bunlara dikkat etmeyip yangınların çıkmasına neden olurlarmış. Bazen televizyonda eski zamanlara ait görüntüler yayınlıyorlar. Ortalık yemyeşil, upuzun ağaçlarla kaplı, bir sürü. O uzun ağaçlara kavak, yaprakları iğne gibi olana ise çam deniliyormuş. Şimdiki derslerde bunları pek göstermiyorlar, eskiden coğrafya dersinde bunları öğretirlermiş. Sanırım şimdi yetişkinler utandıkları için bunları göstermiyorlar. Nasıl söyleyebilirler ki ormanları yaktıklarını.

    Ben bazen o insanlara çok kızıyorum. Şimdi köyümüzde biz bir ağaç görebilmek için metrelerce yol yürüyoruz. Karşı köyde bir orman var bizim, orman dediğim yerde saysan beş altı ağaç ne var ne yok. Oraya bile giderken biz o kadar dikkatli oluyoruz ki, yeşil olan tek tük yerler var oralara bile basmıyoruz. Fakat eskiden insanlar o kadar acımasızlarmış ki onlara karşı.

    Geçen yaz evimize upuzun siyah bir yılan girdi. Annemin çığlıklarını tüm köy duymuştur neredeyse. Ben o kadar bağırmasına pek bir anlam getiremedim. Okula giderken, özellikle de ilkbaharda yollarda bir sürü yılan olur, hatta bizim çocuklar küçük olanlarını okula götürürler. Buna öğretmenler çok kızıyorlar orası ayrı. Yani yılan görmek köyde çok sıradan bir şeydir. Fakat anlatılanlara göre eskiden yılanlar yeraltında yaşarlarmış, pek yeryüzüne çıkmadıkları için insanlar onları pek görmezlermiş. Şimdi ise dünya ısındığı için onlarda yeryüzüne çıkmışlar. Ben yine de annemin o kadar bağırmasını anlamadım ama neyse...

     



  2. Babam geçenlerde elinde bir poşetle geldi. Ben içersinde yiyecek var sanıyordum. Öyleymiş de. Poşette suyun içersinde bir balık vardı. Babama göre eskiden insanlar balık yermiş, bu bana pek mantıklı gelmiyor ama. Balıkları televizyonda gördüm birkaç kez, bazı gölgelerde çıkan balıkların koruma altına alındıkları söyleniyordu haberlerde. Bu kadar az iken balıklar nasıl oluyordu da insanlar bunları yiyebiliyorlardı hayret doğrusu.

    Hava durumuna genelde dikkat ederim. Bu sene sıcaklıklar geçen seneye oranla fazla. Geçen sene sıcaklıklar nisanda başlamıştı, fakat bu sene marta girer girmez ortalık kavrulmaya başladı bile. Hem bu sene kış daha kötüydü. Babam Allah’tan yeni bir soba aldı da bizde donmaktan kurtulduk. Fakat şimdi babam elektrik faturasından dertli. Baya bi kabarık gelmiş fatura. Babam kendi kendine söylenirken duyduğuma göre eskiden kömür denen bir şey varmış, insanlar sobalarda kömür yakarlarmış. Fakat sonra kömür yanarken doğayı kirlettiği için yasak gelmiş. Şimdi ki sobalar elektrikli. Fakat onda da fatura çok geliyor. Kışın kar çok olduğundan eve kimse fatura getirmiyor, faturalar yazın toptan ödeniyor. Eskiden her ay gelirmiş.

    Eski insanları anlamak çok zor, ne sorsam eskiden bu vardı, şu vardı diyorlar. İnanabiliyor musunuz eskiden içme suyu bile evlere borularla getirilirmiş, insanlar musluklardan istedikleri kadar su içer, istedikleri kadar yıkanır hatta evlerinde çiçekleri olur onları bile sularlarmış. Yani eskiden su için bizimki gibi bir sürü para verip birkaç bidon su alınmazmış. Hayret doğrusu, bu kadar su nasıl olmuşta bitmiş anlam veremedim. Annem o zamanlarda insanlara neden kızmamış hayret, şimdi benim beş dakika bile yıkanmama kızıyor. Neymiş o su için babam yüzlerce lira saymışmış. Ben ne yapayım, siz eskiden bol suyla yıkanırken iyiydi ama değil mi.

    Nedense bizim köy diğer köylere oranla daha kalabalık. Okulumuzdaki sınıflarda 60 kişi ders işliyor. Sıralara üçer üçer oturmak zorunda kalıyoruz. Babama bir gün siz okula giderken sıralarda kaç kişi otururdunuz diye sordum. Cevabı beni çok şaşırttı. Eskiden bu köyde başka bir okul varmış, küçük bir okulmuş ama babamlar sıralara teker teker otururlarmış, sonrada zaten okulları kapandığı için şehre göç etmişler. Yani o zamanlar köy nüfusu azmış, genelde herkes büyük şehirlere göç ettikleri için okulda okuyacak öğrenci bile kalmamış. Şimdi ise kimse şehirde yaşamak istemiyor. Çünkü şehirde her yer beton, havası çok kirli, köyde de hava pek temiz değil ama en azından toprak var ve azda olsa yeşil yerler. Zaten babamlarda köye bu yüzden taşınmışlar, birde şehirde havalar daha da sıcakmış. Orada yaşayan insanları anlamıyorum doğrusu, o pis havada nefes alamadıkları için belki de şehirlerde ortalama ömür elli. Köyde ise en azından 55-60 yaşına kadar yaşanabildiğini söylüyor televizyon. Hem köyde dışarı çıkarken maske takmak zorunda da değilsin.

    Geçenlerde sadece birkaç dakika sürmesine karşın yağmurun yağmış olmasına çok sevindim. Biliyorsunuz yağmur yağması ülkemizde pek de rastlanan bir olay değil. Annemden dışarıya çıkmak için izin aldım, fakat o buna müsaade etmedi. Pek anlamadım ama bunun asit yağmuru olduğunu söyledi, sonuçta yağmur anlayacağınız neden izin vermedi ki. Bu asit kelimesini de çok duymaya başladım son zamanlarda. Sanayinin gelişmiş olması sonucunda, fabrikalar asit yağmurlarına neden oluyormuş. Bunun neresi kötü kavrayamadım, onlar olmasa yağmur zaten hiç yağmayacak. Belki de onlara bunun için teşekkür etmemiz gerekiyor.

    Öğretmenimiz bize “ Dünyamızı tanıyalım” konusunu anlatırken dikkatimi çeken bir şey oldu. Sınıfa elindeki top gibi bir şeyle geldi ve dedi ki biz bunun üzerinde yaşıyoruz. Elindeki topa baktığımda çoğu yer mavi renkte görünüyor, bazı bölümleri ise yeşil. Öğretmenimize sorduğumda ise bana, mavi renkte olanların deniz ve okyanuslar, yeşil olarak görülen yerlerin ise kıtalar, yani üzerinde yaşadığımız yer olduğunu söyledi. Bense bir an kendimi tutamayarak güldüm ve dedim ki “ Öğretmenim burada denizler mavi ile gösterilmiş fakat deniz mavi olmaz ki, deniz dediğin gri olur, yeşil dediğiniz yerler ise kahverengi, toprak yeşil olmaz ki”. Öğretmenimiz bir an gözlerimin içine baktı ve haklı olduğumu söyledi. Sonra öğrendik ki eskiden denizler maviymiş, topraklar ise yeşilmiş. İnsanoğlu denizleri kirlettikleri için grileşmiş. Yeşillikler ise yangınlar ve susuzluktan ötürü yok olmuş. Hayret ettim doğrusu, ben denizi hep gri, yeryüzünü ise kahverengi bilirdim.

    Oldum olası gökyüzünü merak etmişimdir, özellikle de geceyi. Hava karardığı zaman gökyüzü neden siyah olur anlamam. Ha birde yıldızlar var tabi, gece olur olmaz çıkıveriyorlar meydana, annem diyor ki yıldızlar aslında gündüzleri de varmış fakat biz onları göremezmişiz. Fakat yakında onları her zaman görebileceğim, çünkü televizyonda duyduğum haberlere göre insanoğlu artık dünyadan başka bir gezegene göç edecekmiş. Çünkü dünya artık kirlenmiş, yaşamın gelecekte yok olacağını söylüyorlar. Bu nedenle tek çare başka bir dünya bulmakmış, bilim adamları bu konuda umutlu, anlaşılan artık yıldızlarda bile yaşayabileceğiz. Buna gerçekten sevindim. Artık dünyada yaşamak istemiyorum zaten, her taraf pis ve kirli, insanlar çok çabuk hastalanıyorlar. Umarım köyümüzde iyice kirlenmeden gideriz bu dünyadan.

    Dün ilk kez savaş kelimesini duydum. Bu kelimeyi belki daha önce de duymuştum fakat en azından şimdi savaşın ne demek olduğunu biliyorum ve savaşı hiç sevmedim. Televizyondan öğrendim savaşın ne olduğu. Ortadoğu denilen bir bölge varmış, adını daha önce hiç duymamıştım. Orada herkes birbirlerini öldürüyor, sokak aralarına gizlenmiş bir çocuk vardı, sanırım askerlerden korktuğu için oraya saklanmıştı. Sonra bir çatışma çıktı ve çocukta çatışmanın tam ortasında kaldı. Çok kötü bir görüntüydü, zavallı çocuk kanlar içersinde yerde yatıyordu, onu öldürmüşlerdi, sanırım çocuk çok yaramazdı ve askerlerde onu bu yüzden öldürmüştü, yoksa onu neden öldürmüş olabilirlerdi ki, askerler ondan ne isterdi ki. Umarım benim babamda ben yaramazlık yaptığımda beni öldürmez. Bana bazen kızar ama öldürebileceğini sanmıyorum. Çünkü beni o kadar çok sever ki, bende onu çok severim. Hem nasıl olurda insan çocuğunu öldürür anlamam. Babam bana o görüntüleri izlediğim için kızdı, bu görüntüler çocuklar için sakıncalıymış, çok saçma, orada ölen çocukken nasıl oluyor da izlemesi sakıncalı oluyor, onu öldürenlerin yaptıkları sakıncalı değilmiş gibi.

    Savaş kelimesini son günlerde çok sık duyar oldum. Ben sadece Ortadoğu’da savaş olur sanırdım, halbuki Afrika denen yerde de savaşlar oluyormuş. Orada kabileler çok varmış, birde o insanlar dünyanın en fakir insanlarıymış. Yani anlayacağınız onların bizimki gibi suya verecek yüzlerce liraları yokmuş. Zaten bu yüzden savaşıyorlarmış, su için. Devletleri suya zam yapınca iç savaş çıkmış, bunu da ilk kez duydum. Oradaki insanlar su satılan yerleri talan edip istedikleri kadar su bidonu alıyormuş. Su için birbirlerinin üstüne çıkıyorlardı, ve bazen de o kalabalığın içinde ezilenler oluyordu. Su savaşları başladı deniliyor televizyonlarda, sanki önceden biliniyormuş gibi. Yakında ülkeler su için birbirleriyle savaşacaklarmış, yani su için yine bir çok masum çocuk öldürecekler. Umarım bu savaşlar bizim ülkemize de sıçramaz, ben su için asla birini öldüremem, onları öldürmektense daha az su içmeye razıyım.

    Bugün ilk kez annemin yaptığı yemeği beğenmedim, umarım bunu annem duymaz. Artık eskisi gibi güzel yemekler yapamıyor. Ama ona da hak vermiyor değilim, her şey çok pahalı. Salatayı ben çok veriyorum, fakat annem ayda bir iki kez salata yapıyor. Onda da marul olmuyor çoğu zaman. Bazen de domates olmuyor o ayrı. Anneme neden marul koymadın dediğimde manavda marul kalmamıştı diyor. Babamdan öğrendiğime göre marul toprakta yetişiyormuş, fakat ben şuana kadar toprakta marul görmedim. Marulu özel yerlerde üretiyorlarmış, birde büyüyebilmesi için ilaçla besliyorlarmış. İlaçlayınca sebzeler daha büyük olurmuş, ne güzel değil mi? Fakat babam buna karşı çıkıyor, ilaç kötüymüş, neden o zaman hastalanınca ilaç verirler bize anlamam. Domates için de aynısını diyor, anneme hormonlu domatesler alma diyor, annemse hormonsuz domates var mı ki diyor. Hormonlu ne demek onu hala çözemedim.

    Babamların zamanında köylerde inekler ve tavuklar olurmuş. Düşünebiliyor musunuz köyde inekler geziyormuş, tavuklar falan. Bizim köyde hiç inek görmedim ben. Zaten ineği sadece izlediğim belgesellerden biliyorum. Biliyor musunuz insanlar o zaman inekleri kesip yiyorlarmış. Ben sadece tavuklar yenir diye bilirdim. Fakat hiç tavuk yemedim, hem yiyemem de. Anneme neden bizim köyde inek olmadığını sordum. O da bana ineklerin yaşamaları için ot yediklerini söyledi. Yani onlar çimleri yiyorlarmış, eee şimdi çimler azaldığı için ineklerde azalmış. Fakat yine de özel ağırlarda inekler yaşıyormuş. Ağır dedikleri yer ineklerin evleri. Umarım onlara yemeleri için çim vermiyorlardır. Zaten yeşil alanlar yok gibi bir şey birde ineklere verirsek. Bu yüzden inekleri pek sevmem. Tavuğu inekten daha fazla severim. Çünkü tavuk yiyecek olarak buğday, mısır falan yiyormuş. Annem mısır ve buğdaydan ekmek yapıldığını söylüyor, biz pahalı olduğu için pek ekmek almayız, zaten bu yüzdendir ki hiç tavukta yeme şansım olmadı.

     



  3. Geçenlerde Merve teyzem bize geldi. O İstanbul’da oturuyor, uzun zamandır bize geldiğini hatırlamam. Annemlerle konuşurken duydum, ben pek onların konuşmalarını anlamıyorum. Teyzem İstanbul’dan taşınmayı ve bizim gibi köye yerleşmeyi düşünüyormuş. Moralinin bozuk olduğu belliydi. Çünkü eniştemden boşanıyorlarmış. Boşanmalarının sebebi ise çocuk. Daha doğrusu çocuklarının olmayışı. Doktorlara falan gitmişler İstanbul’da, fakat bir türlü olmamış. Şaşırdım doğrusu, ben evlilerin her zaman çocuğu olur bilirdim. Ben annemlerin tek çocuğuyum, benden sonra çocukları hiç olmamış. Türkiye’de ailelere iki çocuktan fazlası yasakmış, bunu da yeni öğrendim. Demek bu yüzden bizim köyde kimsenin üç çocuğu yok. Babam dün bu konuyla ilgili bir şey anlattı, aslında anlatması ben istedim. Dedemler zamanında köydeki insanların hemen hepsinin beşten aşağı çocuğu olmazmış. Babam, dayı, amca, hala, teyze diye birkaç kelime sıraladı. Ben bu kelimelerde sadece teyzenin ne demek olduğunu biliyorum. Okul arkadaşlarımda benim gibi, bazılarının amcaları, bazılarınınsa sadece dayıları oluyor. Fakat o insanlara neden dayı yada neden amca denildiğini babamdan yeni öğrendim. O an ilk kez bir amcamın olmadığına üzüldüm, çünkü okul arkadaşım Nergiz’in bir amcası var, onu hep gezmeye götürüyormuş. Keşke benimde amcam olsaydı. Bunu da bir gün babama sordum, neden benim bir amcam yok dedim. Bir şeyler söyledi ama pek anlamadım doğrusu. Şimdiki erkekler ve kadınlar eskisi gibi değilmişler, yediğimiz yiyeceklerin besin değerleri düşükmüş ve çoğu da ilaçlıymış. Buda erkek ve kadınların morfolojisini değiştirmiş. Bu yüzden evli insanların çocukları zor oluyormuş. Devlet ise çocuk yönünden şanslı insanlara iki çocuktan fazlasına yasak getirmiş, bunun nedeni ise sanayinin ve dünyanın artık fazla nüfusu kaldıramayacağı. Zaten işsizlikte çok, yardım kuruluşları sayesinde aç kalmaktan kurtulan insanların sayısı hızla artıyor, ya diğerleri. Bazı ülkelerde çocuğa yasak bile getirilmiş, devlet insanları kısırlaştırıyormuş, kısırlaştırmak kelimesini ben köpekler için duymuştum bir aralar, ne demek olduğunu bilmiyorum açıkçası.

    Dün annemle fotoğraf albümüne baktık, fotoğraflardaki insanların neredeyse hiçbirini tanımıyorum. Çünkü bayağı bir eski fotoğraflar, dedemlerin zamanında çekilmiş hepside. O zamanın insanları çok tuhafmış doğrusu. Örneğin babaannemin kardeşinin bir fotoğrafı var, adı Münevvermiş. Başında tuhaf bir örtü var, annem bunun eşarp olduğunu söyledi. Neden onu başına koyduğunu sordum, annem dedi ki eşarbı saçını kapatmak için kullanıyormuş. Fotoğraflarda herkesin başında eşarp yoktu, bazı kadınların upuzun saçları vardı. Eskiden kadınlar gerçekten güzelmiş, keşke benimde upuzun saçlarım olsa. Fakat bu imkansız, annem saçlarımı uzatmama izin vermiyor, zaten ben hiçbir kadında uzun saçta görmedim. Öğretmenimizin saçı bile kısacık. Neymiş uzun saç hastalıklara neden oluyormuş. Eskiden kız çocukların saçlarında da renkli renkli tokalar olurmuş, uzun saçlarını bu şekilde toplarlarmış. Şimdi ise ben sadece oyuncak bebeklerimin saçlarına toka takabiliyorum. Gerçi o bebeklerin saçları da eski insanlarınki kadar uzun değil ama olsun.

    Son günlerde çok mutsuzum, iki gün önce gece beni hastaneye götürdüler. Doktorlar havale geçirdiğimi söylemiş annemlere. O gece bilincimi yitirmiştim, vücudumun her yanı alevler içindeydi, gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Bana bazı tetkikler yapmışlar, bir hastalığımın olduğunu düşünüyorlar sanırım. Belki de haklılar, çünkü son günlerde kendimi gerçekten çok bitkin ve yorgun hissediyorum. Babam okulumdan izin istedi benim için. Arkadaşlarımda bugün beni ziyarete geldiler, onlarda üzülmüşler hasta olmama. İnşallah yakında iyileşir ve okula geri dönerim.

    İçimde büyük bir korku var, bir haftadır hastalığım geçmedi. Televizyondan bir şey öğrendim bugün. Ülkedeki bazı çocuklar doktorların henüz teşhis koyamadığı bir hastalıktan ötürü hayatlarını kaybetmişler. Üstelik bu hastalık giderekte yaygınlaşıyormuş. Annemlere henüz bu hastalıktan bahsetmedim, çünkü onları da korkutmak istemiyorum. Dün yine beni hastaneye götürdüler. Bazı testler falan yaptılar, iki üç gün içersinde hastalığımın nedeni belli olacakmış. Şimdilik birkaç ilaç verdiler hepsi bu. Umarım bende de o hastalıktan çıkmaz. Ben daha 9 yaşında küçük bir kızım, annemi ve babamı gerçekten çok seviyorum. Ölümün ne demek olduğunu henüz bilmiyorum, bazen sormak istiyorum babama, fakat beni yanlış anlamasından korkuyorum. Ölüm hakkında bildiğim tek şey, annemin anlattıkları. İnsan ölünce başka bir dünyaya gidiyormuş, ölenler her zaman varmış yani, sadece mekan değiştiriyorlarmış. Hastalıklardan nefret ediyorum, çocukları anne ve babalarından ayırıyor çünkü. Nerden çıktı ki bu hastalıklar. Duyduğuma göre dünyamızın bugünkü hali yüzünden varmış bu hastalıklar. Eskiden insanlar daha az hastalanırlarmış. Şimdi yeterli beslenemememiz yüzünden bağışıklık sistemimiz çok zayıflamış. Bunu da belgesellerden duymuştum. Oysa ki insanlara eskiden o kadar çok uyarılarda bulunmuşlar ki gelecek için, fakat onlar hiç aldırış etmemişler bile. Ah anne, ah bana, neden böyle yaptınız ki, sizin yüzünüzden belki de öleceğim. Benden bu kadar mı nefret ettiniz, beni bu kadar mı hiç düşünmediniz. Sizler her türlü yemek yerken ben şimdi en çok sevdiğim salatayı bile yiyemiyorum. Paramız fazla olmadığı için kana kana bir su bile içemiyorum. Temiz bir hava soluyamıyorum, bir piknik bile yapamıyorum. Keşke sizin zamanınızda yaşasaydım, çünkü sizin zamanınızda her şey o kadar bolmuş ki. Şimdi ise... Bu gün ilk kez dünyaya geldiğim için pişman oldum. Eğer bir gün iyileşirsem, hiçbir zaman evlenmeyeceğim. Savaşların olduğu, insanların susuz yaşadığı, yemekleri lezzetsiz, türlü türlü hastalığın kol gezdiği, sularının pislikten grileştiği, yeşilin olmadığı bir dünyada çocuk ne yapsın ki.

    Yudum bebek, 2065 yılında İstanbul’un Ümraniye ilçesinde doğmuştu. Makbule ve Hasan çiftinin tek çocuğu da oydu. Yıllardan sonra bin bir türlü uğraşların ardından dünyaya gelmişti Yudum bebek. Çünkü Mutlu çiftinin de diğer bir çok insan gibi uzun bir süre çocukları olmamıştı. Birçok hastaneye gitmişlerdi, hatta yurtdışında bile tedavi görmüşlerdi. Bu uğurda çok paralar harcamışlardı. Fakat Yudum’un dünyaya gelmesi tüm yaşananları unutturmuştu. Kızlarını o kadar çok seviyorlardı ki. Her şeyi onu düşündükleri için yapmışlardı. Zaten bu yüzden köye yerleşmeyi düşünmüşlerdi. İstanbul’da her yer betonlaşmıştı, yeşil bir yer hiç yoktu. Havası son derece kötüydü, fakat köyleri şehre nazaran daha temizdi. Tek tük de olsa ağaçlar ve yeşillikler vardı. Ama şimdi tüm bunların hiçbir önemi yoktu.

    Yudum’da tetkikleri sonucunda, daha önce bazı çocukların da öldüğü, fakat teşhisinin bile bilinmediği o hastalıktan görünmüştü. Zavallı kız bir sabah yatağında ölü bulunmuştu. Mutlu çifti kızlarının bir günlük tuttuğunu da ilk kez o gün öğrenmişlerdi. Çünkü kızlarının odasına girdiklerinde yatağının üzerinde bir ajanda bulmuşlardı. Çansız elinin parmaklarının arasından yere düşmüş kalemi ise onun son kelimelerini yazmaya çalıştığını gösteriyordu. Küçük kızın ajandasına yazdığı son sözcükler ise şöyleydi:

    “ Sevgili anne ve babacığım, sizler benim günlük tuttuğumu bilmiyorsunuz, fakat ben izlediğim haber ve belgeselleri, sizlere sorduğum onca sorurunun cevabını günlüğüme yazıyorum. Bu gün yine karnım çok ağrıdı, fakat bunu üzülmemeniz için sizlere fark ettirmemeye çalıştım. Öleceğimi tahmin edebiliyorum. Lütfen ben ölünce arkamdan ağlamayın. Çünkü ben sizlerin üzülmenize dayanamam. Annem bana ölenlerin başka bir dünyaya gittiklerini söylerdi. Bende şimdi başka bir dünyaya gideceğim. Hem bu dünyada mutlu değilim ben, yeşilin bol olduğu, denizleri kirli olmayan, yağmurunda koşup oynayabileceğim bir dünya istiyorum. Belki de gideceğim dünyada bunlar vardır. Lütfen beni düşünmeyin, siz sadece soyadınızınki gibi hep Mutlu olun. Sevgili kızınız Yudum”

    DİPNOT:
    Acaba ebeveynler mi çocuklarını daha çok düşünür, yoksa çocuklar mı onları? Ölürken bile anne ve babasının üzülmemesini ve ağlamamasını isteyen bir çocuk düşünün, onların her zaman mutlu olmasını isteyen bir çocuk. Bazen merak etmiyor değil insan, acaba dünyayı çocuklar yönetse tüm bunlar olur muydu diye. Neden gelecekte biz yetişkinlerin sorumsuzluğunu onlar ödemek zorunda kalsın ki. Ne demişti Yudum bebek, “ savaşların olduğu, insanların susuz yaşadığı, yemekleri lezzetsiz, türlü türlü hastalığın kol gezdiği, sularının pislikten grileştiği, yeşilin olmadığı bir dünyada çocuk ne yapsın ki”. O kadar haklı ki, bizler dünyamıza bile sahip çıkamıyorken, yeşili koruyamayıp ormanları yakarken, içtiğimiz suyun hep varolacağını düşünüp suyumuzu heba ederken, denizlerimizi kirletip çöplerimizi denize atarken, savaşlar çıkartıp masum çocuklarımızı öldürürken, nasıl bir gelecek bırakabiliriz ki onlara. Kendinizi bir gün olsun Yudum’un yerine koyun ve öyle hayal edin geleceğinizi, belki o zaman düşüncelerimiz azda olsa değişirde dünyamıza sahip çıkarız. Kendimiz için değil, geleceğimiz olan çocuklarımız için yapalım bunu.
    [/b]
     



  4. Tual bu ne :f106: insan okuycak bunu :f106: :f106:

    valla şimdi okuyamam okursamda anlayamam ben gece kafam sakinken okuyum bari :f30:
     



  5. savaşların olduğu, insanların susuz yaşadığı, yemekleri lezzetsiz, türlü türlü hastalığın kol gezdiği, sularının pislikten grileştiği, yeşilin olmadığı bir dünyada çocuk ne yapsın ki:f40:
    bizler dünyamıza bile sahip çıkamıyorken, yeşili koruyamayıp ormanları yakarken, içtiğimiz suyun hep varolacağını düşünüp suyumuzu heba ederken, denizlerimizi kirletip çöplerimizi denize atarken, savaşlar
    çıkartıp masum çocuklarımızı öldürürken, nasıl bir gelecek bırakabiliriz ki onlara:f40:
    Kendinizi bir gün olsun Yudum’un yerine koyun ve öyle hayal edin geleceğinizi, belki o zaman düşüncelerimiz azda olsa değişirde dünyamıza sahip çıkarız. Kendimiz için değil, geleceğimiz olan çocuklarımız için yapalım bunu. :f40:
    çok anlamlı bir yazı bizlerle paylaştığın için tşk ler emeğine yüreğine sağlık BY_TUAL:f118:
     



  6. Hikaye güzel ama.. çok uzun devamını başka zaman okurum bitmiyor...Hazan haklı.. eline sağlık BY TUAL
     



  7. Haklısınız hikaye malesef uzun vurguyu özetleyeyim bari
    Binbir zahmetle dünyaya getirilen yudum bebek 9 yaşında günce tutuyor yasadıklarını ve hiissettiklerini anlatıyor
    ve malese 2065 te ölüyor; Buradaki vurgu çevre yi korumak ki malesef ellerimizle geleceğimizi yok ediyoruz
     



  8. Teşekkürler By_Tual :f40:
     



  9. uzun evet ama çok anlamlı bir paylaşım emeğinize sağlık by_tual teşekkürler