Yaşanmış Asker Hikayeleri

'Masallar ve Hikayeler' forumunda Yasemin tarafından 22 Şubat 2013 tarihinde açılan konu


  1. Yaşanmış Kısa Asker Hikayeleri



    Asker hikayeleri kısa ve yaşanmış Gerçek Asker hikayeleri içinden seçdiğimiz en güzel Asker hikayelerini sizlerle paylaşıyoruz.Allah vatan bekçilerimize sabır ve güç versin...

    KINALI ALİ

    Çanakkale Savaşı Hikayeleri

    Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da . onlarla sohbet ediyor, Nerelisin? gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı. Yanına çağırdı ve merakla sordu: Adın ne senin evladım?

    Ali, komutanım.Nerelisin?Tokatlıyım, komutanım, Tokat’ın Zile kazasındanım…Peki evladım, bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?” “Cepheye gelmeden önce, anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum.

    Peki dedi üsteğmen. Gidebilirisin Kınalı Ali.O günden sonra Ali‘nin adı, Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, . arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?

    Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. Sen söyle biz yazalım dediler. Kınalı Ali . söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu.

    Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin.” Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, “Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir” cümlesi ile bitiriyordu.

    Tam zarf kapatılırken, Ali, iki üç satır daha ekleteceğini” söyleyerek, mektubun sonuna şunları yazdırdı: Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, burada komutanlarım da, arkadaşlarım da benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet’e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. . Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım.”

    Gelibolu‘da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler, kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, onar, onar şehit oluyorlardı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali‘nin komutanı, bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah‘a dua ediyordu.

    Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul . etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye, bile bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali‘nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu.
     



  2. Cevap: Yaşanmış Asker Hikayeleri

    Anzaklı ömerin hikayesi

    Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen okuyun.
    Bu hakiki hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbulda oturmaktadır.

    Anzaklı Ömerin Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi den mezun olup ihtisas yapmak üzere ABDye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

    Amerika ya gittiğim ilk yıllar.. New Yorkda Medical Center Hospitalda görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor .Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.

    Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? dedim.
    Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

    -Siz Türk müsünüz
    -Kaşlarını yukarıya kaldırarak hayır manasına bir işaret yaptı.
    -Ama ben hala merak ediyorum. Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
    -Aldırma öylesine bir şey işte, . dedi.
    Ben yine ısrarla:
    -Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...
    Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
    -Siz Türk müsünüz?
    -Evet Türküm....

    İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:

    Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiyede..Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp . dediler ki:

    -Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.

    Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkaleye sevk . ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısıra getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkaleye getirdiler.

    Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de .
    Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer . bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

    Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..

    Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..

    Dedim ki kendi kendime

    -Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler.. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla Yazıklar olsun bana dedim. Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki...

    Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı . dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.

    Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi.

    Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk...

    Ne garip değil mi? Avustralyadan Amerikaya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim.

    Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
    -Bana adınızı söyler misiniz? dedi.
    Ömer" cevabını verdim. .
    Merakla tekrar sordu:
    -Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?
    -Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
    -Senin adın Müslüman adı mı?
    Ben
    -Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı,doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
    -Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
    -"Olsun" dedim.
    -"Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"
    Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
    -"Tabii" dedim.. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:
    -Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allahımı ansam olur mu?
    Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
    -Beni yalnız bırakma olur mu?"
    -Ne gibi Ömer amca?
    -Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor." O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum

    Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!
    Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti...
    Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladim..