Yalçın Toker Kimdir, Hayatı

'Biyografi' forumunda EyLüL tarafından 27 Haziran 2011 tarihinde açılan konu


  1. Yalçın Toker Kimdir, Hayatı
    Yalçın Toker Kimdir,



    YALÇıN TOKER

    ESERLERİ


    1.Ben Spor Yazarı İken
    Yalçın Toker
    Toker Yayınları

    “Bu kitap aslında en az iki yıl önce çıkmış olmalıydı.. Çünkü böyle bir kitap yazmaya bundan üç yıl önce karar vermiştim.. Hazırlamam altı-yedi ayımı alsa iki yıl önce basılmış olurdu. Gecikmenin sebebi araya ameliyatımın girmesi ve bir yıla yakın bir süre çalışamamamdı. Önce kitabı yazma kararını verdiğim günden söz edeyim. 1996 yılı Ekim ayının ilk haftası idi.. Yayınevimdeki masamda çalışırken bir fax mesajı aldım. Fax Türkiye Spor Yazarları Derneği'nden geliyordu.”

    Yalçın Toker'in kendi anlatımıyla hayatı

    Ben Yalçın Toker'im.. Toker Yayınları'nın kurucusu ve sahibi..
    Babıali mürekkebini ilk olarak 1954'te spor muhabiri olarak çalışmaya başladığım Yeni Sabah gazetesinde yalamıştım. Spor gazeteciliğim Yeni Sabah Tercüman Son Havadis gibi gazetelerde muhabirlik yazarlık servis müdürlüğü düzeylerinde devam etti. Gazeteciliğe devam ettiğim sırada 1963'te Toker Matbaasını kurdum. Matbaamda günlük Türkiye Ticaret Postası gazetesini çıkardım. Sonra kitap da yayınlamağa başladım. Böylece Toker Yayınları ortaya çıktı.. Yayınevinin kuruluş tarihi 1966'dır. Yani Toker Matbaası şu anda 45 Yayınevi ise 42 yıllık bir maziye sahip bulunmaktadır. Burada Yayınevini kurduğum günlerin anılarından hatırımda kalanları çala kalem yazacağım. Dilerim o günlere ait anlatacaklarımın arasından basın tarihimizle ilgili çalışma yapanlar da kendileri için yararlı olacak malzeme bulabilirler.
    İlk bastığımız kitap 3 ciltlik Ehli Kıble Savaşları isimli eserdi.. Kitabı basmamın hikayesini anlatayım.. Türkiye Ticaret Postası isimli gazetemde çalışanlardan biri de rahmetli Yakup Özdemir’di. Kendisini bana o zamanki Tercüman Gazetesinin sahibi Kemal Ilıcak tavsiye etmiş ve göndermişti. Gazetede Yakup Bey’in Ehli Kıble Savaşları isimli bir tefrikasını yayınlıyorduk. Bunu kitap halinde basmamı istedi. Ben de onun hatırını kıramadım eserini üç cilt halinde bastım. Böylelikle gazetecilik ve matbaacılıktan sonra kitapçılık piyasasına da adım atmış oluyordum. Sonra bu üç kitabın ardından aynı yazarın daha önce Tercüman’da tefrika edilen Kazıklı Voyvoda isimli tarihi romanını yayınladım.
    Hem gazeteciğe devam ediyor hem de kitap da yayınlıyordum. Bu yüzden Babıalideki gazeteci arkadaşlarımdan bir çoğu yazdıkları kitapları yayınlamam için bana baş vurmaya başladılar. Huyumdur.. Kolay kolay hiç kimseye "hayır" diyemem. Ehli Kıble Savaşları Kazıklı Voyvoda kitapları iyi satılmamış ziyan etmiştim. Buna rağmen o tarihte Hürriyet'te çalışan Necmi Onur isimli arkadaşımız Hac röportajlarından hazırladığı Hac Rehberi isimli kitabını getirdi. Birinci hamur kağıda büyük boy renkli tabloları ile bu kitabı da bastım. O kitap da pek satılmadı. Zaten Türkiye Ticaret Postası isimli gazetemde o tarihte Babıali'de hangi arkadaşımız işsiz kalmışsa sigortası basın kartı devam etsin diye bana geliyor kadroya alıyordum. Onun içindir ki gazetecilikten de para kazanamıyordum. O tarihte bizden başka üç ticaret gazetesi daha vardı ve hepsi de resmi ilandan güzel para kazanıyorlardı. Çünkü Basın İlan Kurumu çalışan fikir ve beden işçilerinin maaş tutarları kadar ilan veriyordu. Onlar bordrolarında çalışıyor gösterdikleri kişiler adına ilan parası alıyorlar bense aldığım ilan paralarının hepsini kadromdaki arkadaşım olan gazetecilere dağıtıyordum. Bastığım kitaplardan da yüzüm gülmediği için matbaacılık faaliyetlerimden kazandığımı gazete ve kitap basma işlerinde harcıyordum. Beni sevenler bu arada ağabeylerim falan "senin nene gerek gazete çıkarmak kitap yayınlamak ya spor yazarlığına devam et paşa paşa al maaşını mesleğinde ilerle ya da hepsini bırak avukatlığını yap!" diye akıl veriyorlardı. Ama Babıali mürekkebini yaladıktan sonra ondan kurtulmak mümkün değildi ki..
    Neyse ben beni sevenlerin akıl vermelerinin devam ettiği kararsızlık günlerimde sırtımdaki kitapçılık ve gazetecilik yüklerinin ağır mali sorumluluğunu taşıya taşıya tam 5 yılı geride bırakmayı başardım. Yıl 1968 oldu.. O tarihte matbaam gazete ve yayınevim Nuruosmaniye Caddesindeki Hasırcıoğlu Hanının üç katında idi. Caddenin karşısında da Topbaşların çıkardıkları Sabah Gazetesi vardı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek de o sıra Sabah'ta yazıyordu. 1968 yılının Şubat ayında bir gün Necip Fazıl üstad gazeteye giderken bizim matbaaya uğramış. Kitapçılığa başladığım için beni tebrik etmek istiyormuş. Hemen aşağı indim kendisini merdivenlerde karşıladım. Bir sade kahve istedi birkaç yudum alıp bıraktı. Fincanı tamamlamak adeti değilmiş. Konuya direk girdi. İstersem kendi kitaplarını basabileceğim teklifinde bulundu. Üstad'a bu teklifi bir gün düşüneceğimi söyledim ve "yarın cevap vereceğim" dedim. Babıalinin eskilerinden danıştığım bazı kitapçı ve gazeteciler "devlet kuşu kondu başına kitapçılığa devam etmek istiyorsan bu fırsatı kaçırma!" derlerken bazılar ise "Aman ha! O işe sakın girme!" öğüdünde bulunuyorlardı.
    Ertesi sabah Üstad Necip Fazıl bizim matbaaya yine geldi. Ben henüz kesin kararımı vermiş değildim ama üstadın sıcak tavrı ve bana bakışları karşısında sanki büyülenmiş gibiydim. Hemen "Tamam üstadım" cevabını verdim. Dedim ya kolay kolay kimseye hayır diyemem.. Üstad hiç vakit kaybetmeden üzerinde "Büyük Doğu-Siyasi ve Edebi Dergi" yazılı bir antetli kağıt çıkardı çantasından ve kendi el yazısı ile şu satırları yazdı:
    "Temlik Senedi... Yeni İstanbul Gazetesinde tefrika edilen Peygamber Halkası isimli eserimi (tahminen 13 forma) 5000 baskı adedi üzerinden birinci baskı neşir hakkı olarak Toker Yayınevi sahibi Yalçın Toker'e sattım ve bedelini nakten ve tamamen alıp işbu temlik senedini imzaladım. Satış bedeli üç bin liradır. 20.3.1968. Necip Fazıl Kısakürek. İmza"
    Yani ne parayı ne basılacak adedi en önemlisi de hangi kitabı basacağımızı konuşmuş değildik. Hepsine üstad kendisi karar vermiş kararını bu temlik senedine dökmüş ve imzalayıp bana paran var mı yok mu diye bile sormadan "Hadi bakalım Toker öde üç bini.. Üçünün de mor binlik olmasını tercih ederim.." demişti.
    Ben de gelişi sırasındaki aynı büyülenmiş halimle gidip muhasebeye imzaladığı kağıdı bırakıp veznedarın hemen bitişikteki Türk Ticaret Bankasına gitmesini ve üç adet mor binlik alıp getirmesini söyledim. O sıralar bin liralık banknot kolay kolay bulunamazdı. Getirilen 3 adet mor bin liralığı ve üstada teslim ettim.
    Peygamber Halkasını bastık.. İlk defa dört renkli ofset kapak içinde Amerikan tutkal plastik ciltli bir Necip Fazıl kitabı çıktı piyasaya.. O zamana kadar Necip Fazıl'ın Halkadan Pırıltıları O ki O Yüzden Varız'ı falan vardı piyasada.. Hepsi de renksiz karton kapaklar içinde formaları ağız ve üstten traş bile edilmemiş halde kitaplardı onlar. Biz dört renkli modern resimli bir kapakla kitabı hazırlamaya başlayınca bazı arkadaşlar endişelerini ifade etmişlerdi. “Necip Fazıl’ın muhafazakar okuyucu nasıl karşılar onlar böyle cicili bicili kapağı yadırgamaz mı?” falan diyorlardı. Ama biz bastık 75 lira da fiat koyduk.. Kitap su gibi de sattı.. Yüzüm gerçekten gülmüştü. İlk defa bir kitabımız ilgi görüyordu.
    Peygamber Halkasını 21. 5. 1968'de Vahdettin 18.6. 1968'de Türkiye'nin Manzarası 3.7.1968'de Çöle İnen Nur 14. 8. 1968'de Binbir Çerçeve(4 cilt) 3.10.1968'de Son Devrin Din Mazlumları 5.11.1968'de Tanrı Kulundan Dinlediklerim (2 cilt) kitapları için imzaladığımız sözleşmeler ve ödemeler izledi. Yani üstad sözleşmeleri hazırlıyor bana sadece imzalamak kalıyordu. Yedi ay gibi kısa bir zaman içinde yedi kitap için ödeme yapmış bunları yayınlama yükünün altına girmiştim. Yüzlerce formalık kitabın dizilmesi tashihlerinin yapılması kağıdı basımı cildi kolay iş değildi elbette.. Tashihleri Üstadın talebelerinden Hüseyin Arı ve bizim Yayınevinin müdürü Kemalettin Keçeci büyük titizlik içinde yapıyorlardı. Bu arada üstadı çok seven ona çok bağlı Üniversite talebeleri de matbaaya geliyor Hüseyin Arı’ya kitapların tahsislerinde yardımcı oluyorlardı. Şu anda belki yanlış hatırlamış olabilirim ama bu talebelerden biri de şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü.. Elbette “Siz miydiniz?” diye sorma kabalığında bulunacak değilim. Ama Hüseyin Arı’ya rastlarsam durumu ondan sorup öğrenmek isterim.
    Neyse devam edeyim.. O tarihte bizim matbaa gazete ve yayınevinin bulunduğu Hasırcıoğlu hanı satılığa çıkarılmıştı. Hanın sahibi Rıdvan Hasırcıoğlu beni çağırttı. Hanı satacağını alabilirsem bana çok ucuza vereceğini söyledi. Biraz param vardı gerisini borçlanarak banka kredisiyle falan tamamlayabilirdim. Birkaç deneyimli arkadaşa danışayım dedim.. Danışmaz olaydım.. Çoğu bana “Parayı hana mı gömeceksin.. O parayla bir iki makine daha al bir mücellithane kur.. O tesis sana bir değil birkaç han aldırır ilerde..” diyerek aklımı çeldiler. Ben o makinaları yıllar sonra işçilerin tazminatlarına karşılık bedava dağıttım. Hasırcıoğlu Hanı ise şimdi trilyonlar ediyor..
    Bunları da geçeyim.. Boş yere hayıflanacak değilim. Parada gözüm yok ki.. Buna benzer daha ne enayiliklerim oldu anlatamam.
    Türkiye'nin Manzarası'nın fiatını 5 lira koymuştum. Ebadı da o güne kadar alışılmışın dışında idi. Baskısı ofseti gibi yeniliklerinin yanı sıra bir de boyutu inkılap yapmıştı. Kitap peynir ekmek gibi satıyordu. Hiç unutmam Beyazıttaki Beyaz Sarayda dükkanı olan bir kitapçı arkadaş her gün gelir iple baş etek bağlanmış 50 adetlik bir paket Türkiye’nin Manzarası alır götürür satar ertesi günü bir paket daha almaya gelirdi.
    Böylece Necip Fazıl’ın kitapları birer birer piyasaya çıkarıyor kitap piyasasında biz de büyük sükse yapıyorduk. Gidişattan biz de memnunduk üstad da.. Bu arada Necip Fazıl çeşitli Anadolu şehirlerine Konferanslara gidiyor beni de mutlaka yanında götürüyordu. Konferasnslara ait üstadla ilgili pek çok anım var.. Belki ileride onları da anlatırım.