Yahya Kemal Beyatlı Tüm Şiirleri

'En Güzel Şiirler' forumunda EyLüL tarafından 10 Mayıs 2012 tarihinde açılan konu


  1. Yahya Kemal Beyatlı Şiirleri


    Yahya Kemal Beyatlıya Ait Tüm Şiirler

    RİNDLERİN AKŞAMI

    Dönülmez akşamın ufkundayız.Vakit çok geç;
    Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
    Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
    Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
    Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
    Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
    Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.
    Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
    Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
    Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.

    YAHYA KEMAL BEYATLI

    RİNDLERİN ÖLÜMÜ

    Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
    Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
    Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
    Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle.

    Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
    Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
    Ve serin serviler altında kalan kabrinde
    Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.

    YAHYA KEMAL BEYATLI

    SİSTE SÖYLENİŞ

    Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...
    Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

    Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
    Firuze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?

    Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;
    Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri.

    Bir devri lanetiyle boğan şairin Sis'i.
    Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.

    Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;
    -Örtün! Muebbeden uyu! Ey şehr! -O beddua...

    Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
    Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.

    Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
    Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.

    Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın,
    Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.

    YAHYA KEMAL BEYATLI

    SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

    Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
    Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
    Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
    Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
    Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
    Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
    Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
    Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
    Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
    Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
    Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
    Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
    En güzel mabedi olsun diye en son dinin
    Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
    Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;
    Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
    Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
    Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,
    Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
    Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
    Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
    Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
    Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
    Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
    Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
    Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
    Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
    Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
    Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
    Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i
    Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!
    Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
    Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
    Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
    Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
    Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?
    Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
    Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
    Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
    Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
    Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
    Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
    Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..
    Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
    Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
    Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
    Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
    Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
    Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
    Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
    Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

    YAHYA KEMAL BEYATLI

    TERCİH

    Dünyada ne ikbal ne servet dileriz
    Hattâ ne de ukbâda saadet dileriz
    Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde
    Yaranla tarab yâr ile vuslat dileriz.

    YAHYA KEMAL BEYATLI


    VUSLAT

    Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
    Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,
    Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
    Görmezler ufuklarda, şafak söktüğü anı...

    Gördükleri ru'ya ezeli bahçedir aşka;
    Her mevsimi bir yaz ve esen ruzgarı başka.
    Bülbülden o eğlencede feryad işitilmez;
    Gül solmayı; mehtab, azalıp gitmeyi bilmez...

    Gök kubbesi her lahza, bütün gözlere mavi...
    Zenginler o cennette fakirlerle müsavi;
    Sevdaları hülyalı havuzlarda serinler,
    Sonsuz gibi, bir fiskiye ahengini dinler.

    Bir ruh, o derin bahçede bir defa yaşarsa
    Boynunda O'nun kolları, koynunda O varsa,
    Dalmışsa O'nun saçlarının rayihasiyle,
    Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle.

    Yıldızları, boydan boya doğmuş gibi, varlık
    Bir mucize halinde o gözlerdendir artık.
    Kanmaz, en uzun buseye, öptükçe susuzdur
    Zira, susatan zevk, o dudaklardakı tuzdur.

    İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan...
    Bir sır gibidir azçok ilah olduğumuzdan.
    Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.
    Bir gün nereden hangi tesadüfle gelirler?

    Aşk, onları sevkettiği günlerde, kaderden
    Rüzgar gibi bir sevk alır, oldukları yerden.
    Geldikleri yol, ömrün ışıktan yoludur o!
    Alemde bir akşam ne semavi koşudur o!

    Dört atlı o gerdune, gelirken dolu dizgin,
    Sevmiş iki ruh ufku görürler daha engin,
    Simaları her lahza parıldar bu zeferle;
    Gök, her tarafından, donanır meş'alerle!

    Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
    Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar
    Dunyayı unutmuş bulunurken o sularda,
    -Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da-

    Bir an uyanırlarsa leziz uykulardan,
    Baştanbaşa, heryer kesilir kapkara, zindan...
    Bir faciadır böyle bir alemde uyanmak...
    Günden güne, hicranla bunalmış gibi, yanmak...

    Ey tali! Ölümden ne beterdir bu karanlık!
    Ey aşk! O gönüller sana maloldular artık!
    Ey vuslat! O aşıkları efsuna ramet!
    Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!

    YAHYA KEMAL BEYATLI

    OK

    Yavuz Sultan Selim Hân’ın önünde
    Ok atan ihtiyar Bektaş Subaşı,
    Bu yüksek tepeye dikti bu taşı
    O Gaazî Hünkâr’ın mutlu gününde..

    Vezir, molla, ağa, bey, takım takım,
    Güneşli bir nîsan günü ok attı.
    Kimi yayı öptü, kimi fırlattı;
    En er kemankeşe yetti üç atım.

    En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü.
    Titrek elleriyle gererken yayı,
    Her yandan bir merak sardı alayı.
    Ok uçtu, hedefin kalbine düştü.

    Hünkâr dedi ‘Koca! Pek yaman saldın,
    Eğerçi bellisin benim katımda,
    Bir sır olsa gerek bu ilk atımda.
    Bu sihirli oku nereden aldın? ‘

    İhtiyar elini bağrına soktu,
    Dedi ki: ‘İstanbul muhâsarası,
    Başlarken aldığım gazâ yarası,
    İçinden çektiğim bu altın oktu!..’

    Yahya Kemal Beyatlı

    AŞK HİKAYESİ

    Ah o akşam o tirenden gülüşün!
    O gülüş kalbime aksettiği an
    Duymadım ilk ateşin düştüğünü;
    Şavka benzer bir ışık zannettim.
    Macera başlamak üzereymiş o gün.
    Sürecekmiş bu ateş yıllarca.

    Bir taraftan Yakacık, mor dağlar…
    Bir taraftan da deniz, şuh adalar…
    O gün ömrümde, kader
    Geçecek aşkı resimleştirmiş
    Bu güzel çerçevede.

    Yine dün geçtim o yoldan;
    Aynı raylarda tirenler geçiyor…
    Karşı dağlar, hep o dağlar…
    Kıyı hep aynı kıyı
    Ve deniz aynı deniz;
    O gülüşten bir eser yok yalnız;
    O güzel çerçeve bomboş!
    Belki kalbim daha boş!

    Yahya Kemal Beyatlı

    SES

    Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,
    'Yârab! Hele kalp ağrılarım durdu!' diyordum.
    His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı?
    Gönlüm bu sevincin helecâniyle kanatlı
    Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte,
    Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te;
    Akşam!.. Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam!..
    Tâ karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam;
    Sâkin koyu, şen cepheli kasriyle Küçüksu,
    Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;
    Bir neş'eli hengâmede çepçevre yamaçlar
    Hep aynı tehassüsle meyillenmiş ağaçlar;
    Dalgın duyuyor rüzgârın âhengini dal dal,
    Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal;

    Bir lâhzada bir pancur açılmış gibi yazdan
    Bir bestenin engin sesi yükseldi Boğaz'dan.
    Coşmuş yine bir aşkın uzak hâtırasıyle,
    Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyle,
    Dağ dağ o güzel ses bütün etrâfı gezindi:
    Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.
    Âni bir üzüntüyle bu rü'yâdan uyandım.
    Tekrâr o alev gömleği giymiş gibi yandım,
    Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde,
    Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde;
    Her yerden o, hem aynı güzellikte, göründü,
    Sandım bu biten gün beni râmettiği gündü.

    Yahya Kemal Beyatlı


    GECE

    Kandilli yüzerken uykularda
    Mehtâbı sürükledik sularda.

    Bir yoldu parıldayan gümüşten,
    Gittik... Bahs açmadık dönüşten.

    Hulyâ tepeler hayâl ağaçlar...
    Durgun suda dinlenen yamaçlar...

    Mevsim sonu öyle bir zaman ki
    Gâip bir mûsikîydi sanki.

    Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta...
    Rü’yâ sona ermeden şafakta.(1)

    Yahya Kemal BEYATLI

    SESSİZ GEMİ

    Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

    Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
    Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

    Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
    Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

    YAHYA KEMAL BEYATLI

    Bir Başka Tepeden

    Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
    Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
    Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

    Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
    Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
    Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
    Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan

    Yahya Kemal Beyatlı

    AKINCILAR

    Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
    Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

    Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi "ilerle"
    Bir yaz günü geçtik tunadan kafilelerle

    Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan
    Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

    Bir gün yine doludizgin atlarımızla
    Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla

    Cennette bu gün gülleri açmış görürüzde
    Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde

    Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
    Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

    YAHYA KEMAL BEYATLI

    ENDÜLÜS'TE RAKS

    Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
    Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...

    Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
    İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.

    Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
    İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

    Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
    İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

    Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,
    Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

    Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
    İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.

    Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
    Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

    Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
    Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..

    Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
    Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'

    ERENKÖY'DE BAHAR

    Cânan aramızda bir adındı,
    Şîrin gibi hüsn ü âna unvan,
    Bir sahile hem şerefti hem şan,
    Çok kerre hayâlimizde cânan
    Bir şi'ri hatırlatan kadındı.

    Doğmuştu içimde tâ derinden
    Yıldızları mâvi bir semânın;
    Hazzıyla harâb idim edânın,
    Hâlâ mütehayyilim sadânın
    Gönlümde kalan akislerinden.

    Mevsim iyi, kâinât iyiydi;
    Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,
    Hulyâ gibi hoş geçen zamanda
    Sandım ki güzelliğin cihanda
    Bir saltanatın güzelliğiydi.

    İstanbul'un öyledir bahârı;
    Bir aşk oluverdi âşinâlık...
    Aylarca hayâl içinde kaldık;
    Zannımca Erenköyü'nde artık
    Görmez felek öyle bir bahârı.

    EYLÜL SONU

    Günler kısaldı. Kanlıca'nın ihtiyarları
    Bir bir hatırlamakta geçen sonbalarları.

    Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
    Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...

    İçtik bu nadir içki'yi yıllarca kanmadık...
    Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

    Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
    Lakin vatandan ayrılışın ıztırabı zor.

    Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile,
    Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

    GEÇMİŞ YAZ

    Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle
    Her anını, her rengini, her şiirini hazdan.
    Hala doludur bahçeler en tatlı sesinle!
    Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan

    Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
    Geçmiş gecelerden biri durmakta derinden;
    Mehtap... iri güller... ve senin en güzel aksin...
    Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde!

    YAHYA KEMAL BEYATLI

    HATIRLATAN

    Hicran, gün ortasında öten bir horoz gibi,
    Seslendi pek vakitsiz... İçim yandı ansızın.

    Mazi yosunla örtülü bir göl ki yok gibi,
    Mevsim serin ve bahçede yaprak yığın yığın.

    Hicran gün ortasında neden böyle seslenir,
    Birden hatırlatır unutan kalbe sevgiyi?

    Keskin bir özleyişle hayal ettiren nedir.
    Bir devre varsa insanın ömründe en iyi?

    Ey sevgi anladım bu uzakta seda ile,
    Ömrün yegâne lezzetidir hatıran bile.

    HAZAN BAHÇELERİ

    Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden
    Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
    Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden
    Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

    Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş
    Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş
    Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş
    Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

    MEHLİKA SULTAN

    Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
    Gece şehrin kapısından çıktı:
    Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
    Kara sevdalı birer aşıktı.

    Bir hayalet gibi dünya güzeli
    Girdiğinden beri rü'yalarına;
    Hepsi meşhur, o muamma güzeli
    Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

    Hepsi, sırtında aba, günlerce
    Gittiler içleri hicranla dolu;
    Her günün ufkunu sardıkça gece
    Dediler: ''Belki bu son akşamdır''

    Bu emel gurbetinin yoktur ucu;
    Daima yollar uzar, kalp üzülür:
    Ömrü oldukça yürür her yolcu,
    Varmadan menzile bir yerde ölür.

    Mehlika'nın kara sevdalıları
    Vardılar cikrigi yok bir kuyuya,
    Mehlika'nın kara sevdalıları
    Baktılar korkulu gözlerle suya.

    Gördüler: ''Aynada bir gizli cihan..
    Ufku çepçevre ölüm servileri.....''
    Sandılar doğdu içinden bir an
    O, uzun gözlu, uzun saçlı peri.

    Bu hazin yolcuların en küçüğü
    Bir zaman baktı o viran kuyuya.
    Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü
    Parmağından sıyırıp attı suya.

    Su çekilmiş gibi rü'ya oldu!..
    Erdiler yolculuğun son demine;
    Bir hayal alemi peyda oldu
    Göçtüler hep o hayal alemine.

    Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
    Seneler geçti, henüz gelmediler;
    Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
    Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

    MOHAÇ TÜRKÜSÜ

    Bizdik o hücumun bütün aşkıyle kanatlı;
    Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.

    Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle,
    Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!

    Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü;
    Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.

    Gül yüzlü bir afetti ki her pusesi lale;
    Girdik zaferin koynuna, kandık o visale!

    Dünyaya veda ettik, atıldık dolu dizgin;
    En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin!

    Bir bir açılırken göğe, son def'a yarıştık;
    Allaha giden yolda meleklerle karıştık.

    Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından;
    Gördük ebedi cedleri bir anda yakından!

    Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber;
    Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.

    Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden
    Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden!

    ÖZLEYEN

    Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,
    Sen nerdesin, ey sevgili, yaz günleri nerde!
    Dağlar ağarırken konuşmuştuk tepelerde,
    Sen nerde o fecrin ağaran dağları nerde!

    Akşam, güneş artık deniz ufkunda silindi,
    Hulya gibi yalnız gezinenler köye indi
    Ben kaldım, uzaklarda günün sesleri dindi,
    Gönlümle, hayalet gibi, ben kaldım o yerde.

    YAHYA KEMAL BEYATLI