Uygurlar Döneminin Özellikleri Nelerdir - Uygurlar Dönemine Ait Eserler

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve VioLeT tarafından 10 Mart 2011 başlatılmıştır.

  1. VioLeT Üye

    Uygurlar Döneminin Özellikleri Nelerdir - Uygurlar Dönemine Ait Eserler,
    Uygurlar Döneminindeki eserler,
    Uygurların türk ve avrupa sanatına etkisi,
    Uygurlar da dil nasıldı-hangi dili konuşurlardı,

    Uygur Resim Sanatı

    Uygur resim sanatında Budacılığın , Maniheizim ve İslam dininin etkileri açıktır


    İslamiyet dönemi
    Moğol istilasından sonra Uygurlu sanatçılar Moğol sultanlarının yazdırdığı el yazmalı kitapların minyatürlerini yapmışlardırBu yüzden Uygur Budist ve Maniheist sanatının etkilerini Moğol İslamiyet döneminin minyatürlerinde de
    açıkça görebilirz
    Örnek: Cami-üt Tevarih (Reşidettin’in Moğol sultanı Olcayto Hudabende adına yazdığı kitap)
    Uygurlar dönemi :
    -İnsan heykellerinde gerçekçi bir anlatım görülür
    -Hayvan heykellerinde ise stilize bir ifade kullanılmıştır

    Uygurlar Dönemi
    Büyük Uygur İmparatorluğu döneminde, Uygurlar, müneccimlik, madencilik, dokumacılık, mimarlık, matematik, tarım, eğitim, tababet gibi ilimlerden haberdar olarak, yüksek uygarlık seviyesine ulaşmıştır Onlar, ipek, metal ve ağaç üzerinde yapılan süsleme sanatlarının ustasıydılar, altın, gümüş, bronz ve kilden heykeller yapıyorlardı
    Turfan yöresinde yapılan kazılar, Budizmin etkilerini taşıyan birçok eseri gün ışığına çıkarmıştır Bu kazılarda Koço, Yarkoto, Martuk ve Tuyuk Budist tapınaklarından kalıntılar da bulunmuştur Buralarda bulunan eserler eski Türk tarzı, daha yeni Türk tarzı ve en yeni dönem diye başlıca üç gruba ayrılmıştır Bezeklik ve Murtuk'ta bulunan Fresklerde Uygur Budist erkek ve kadın hayırsahiplerinin sembollerine rastlanılmıştır Bu freskler kültür tarihi bakımından olduğu kadar gerçekçilikleri dolayısıyla ırk antropolojisi bakımından da ilgi çekicidirler Resimlerde Turan ve Ön Asya tipi özellikleri açıkça görülmektedir Kazılardan yalnız Uygur Budizmi'nin sanat eserleri değil, Türk diliyle yazılmış bir yığın kutsal kitap da çıkmıştır Yunanca, Süryanice, Sanskritçe dillerinden Uygurca'ya çevrilmiş eserler arasında Budizmin bazı önemli eserlerinin çevirileri de vardır
    Uygurlar Avrupalılardan yüzyıllarca önce kâğıdı biliyorlardı Araplar kâğıdın ne olduğunu Uygurlar'dan öğrenmişler ve Araplar aracılığıyla kâğıt Avrupa ülkelerine geçmiştir Kitap basma konusu da aynı biçimde Uygurlar'da biliniyordu Basımevi en eski dönemlerde Çinliler'de ve Uygurlar'da biliniyordu Avrupalılar matbaacılığı gene Asya'dan öğrenerek geliştirmişlerdir Blok baskı tekniğinin Batı'ya kaymasında Uygurlar'ın önemli rolleri vardır Uygurlar kendi dillerini Moğollara da öğrettiler ve Cengiz İmparatorluğu'nun resmi dili Uygurca oldu Moğol İmparatorluğu zamanında devletin üst kademelerinde Uygurlar önemli görevler yaptılar Kendi dillerinin sağladığı prestij sayesinde elçiler hep Uygurlar arasından seçildi Uygurların kültürel yönden güçlü olmaları siyasal bağımlılıklarına karşı gene de bir ulus olarak varlıklarını sürdürmelerini sağlamıştır
    Uygurlar Moğolları vahşilikten kurtararak uygarlaştırmışlardır Moğol İmparatorluğu sınırları içinde hemen her köşeye resmi görevli olarak dağılan Uygurlar bu imparatorluğun ayakta kalmasını sağlamışlar ve bir anlamda Cengiz İmparatorluğu'nu Türk-Moğol İmparatorluğu'na dönüştürmüşlerdir Uygurca bir süre resmi dil olmuş ve diplomaside sürekli kullanılmıştır Kendi dillerinin sağladığı üstünlük ile Uygurlar diplomasinin önemli makamlarını ellerinde tutmuşlardır
    Uygurlar çağında Türkler göçebelikten yerleşikliğe kesin olarak geçiş yapmışlar ve yerleşik uygarlığın önemli örneklerini vermişlerdir Doğu Türkistan'da Karahoço, Karabalgasun, Beşbalık, Karaşar, Hotan, Yarkent, Turfan, Komul, Kulca, Urumçi, Aksu, Suço, Kanço, Çerçen gibi büyük Türk kentleri kurulmuş ve geliştirilmiştir Tarım, endüstri, ticaret ve sanat çok gelişmiştir Düzenli yollarla kentler birbirine bağlanmış, sulama sistemi geliştirilerek en çorak topraklarda bile tarım yapılabilmiştir Heykelcilik, resim, kumaşçılık, halıcılık, çinicilik fazlasıyla gelişmiştir Uygur alfabesi, Uygurların yüksek kültürleri nedeniyle tüm Asya ülkelerinde yayılmıştır Uygur alfabesi önceleri Cengiz İmparatorluğu'nda daha sonra da Timur İmparatorluğu'nda resmi alfabe olarak kullanılmıştır Kağıdı bilen Uygurlar yazılarını Göktürkler gibi ağaca değil kâğıt üzerine yazarlardı Kâğıdı, yazıyı bilen Uygurlar kendi kültürlerini yansıtan binlerce kitap basmışlar, güzel ve açık Türkçeleri ile yazı, felsefe, din ve bilim sahalarında değerli eserler bırakmışlardır Doğu Türkistan harabelerinde binlerce Uygur kitabı bulunmuştur Moğollardan sonra Mançular da Uygur alfabesini benimseyince Uygur alfabesi bütün Asya'ya yayılmıştır
    Göktürkler döneminden kalma mimarlık eserleri çok azdır ama, Uygurlar kendi kurdukları uygarlığı yansıtan önemli mimarlık eserleri bırakmışlardır Uygurlar tüm kentlerini yirmi metrelik surlar ile çeviriyorlardı Böylece dış saldırılara karşı kentlerini koruyabilmişler ve bu kentler günümüze kadar o dönemin simgesi olarak gelebilmiştir Uygur sanatında çeşitli ilişkiler nedeniyle Çin sanatının da geniş etkileri bulunmaktadır

    Uygurlarda pasaport ve vize işlemleri de vardı Kira sözleşmeleri yapılıyordu Köylüler bile işlerini hukuk belgeleri ile düzenliyorlardı Türkçe Uygur vesikaları kesinlikle kâğıda yazılır ve saklanırdı Semerkand'ta kurulan kâğıt endüstrisi daha sonraları çevre ülkelerine de yayılmıştır

    Uygur Türkleri Altay dil grubunun "Hakaniye" lehçesini konuşurlardı Dil bilginleri Türkçe'nin tarihini dörde ayırmaktadırlar Buna göre, ana Türkçe çağı, eski Türkçe çağı, orta Türkçe çağı, yeni Türkçe çağı gibi dört ana dönem Türkçe'nin tarihini göstermektedir Uygur dili ve yazını IX-XV yüzyıl arası olan orta Türkçe çağına girmektedir Yusuf Has Hacip'in Kutadgubilik ve Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ı Lugat-it Türk adlı eserleri bu dönemde meydana gelmiştir

    Uygur Türklerinin yazısını da üç dönemde incelemek gerekir Uygurlar ilk zamanlarda Orhun yazısını kullanmışlardır Daha sonraları Çin etkisi ile Hue-Hu yazısını benimsemişlerdir Sonraki yıllarda Moğol ve Mançular da bu yazıyı benimsemişlerdir Arap yazısı gibi sağdan sola doğru yazılan bu yazıda harfler sözcüğün başında, sonunda ve ortasında ayrı ayrı biçimlere girmektedir Müslümanlığı benimsedikten sonra ise Uygur Türkleri Arap yazısı ile yazmaya başlamışlardır Kaşgarlı Mahmud, Ahmet Yükneki, Bilal Nazım gibi Türk Uygur dilci, bilgin ve ozanları eserlerini Arap yazısıyla yazmışlardır Uygur yazınında, benimsedikleri dinlerin de rolü olmuştur Önceleri Buda ve Maniheizm dinlerinin etkisiyle yazılan eserler daha sonraları Müslümanlığın etkisiyle yazılmıştır Diğer dinlerin etkisine karşın Uygurlar her zaman tek tanrıya inanmışlardır Günlük dillerinden Tanrı sözcüğünü düşürmeyen Uygurlar her şeyi Tanrıya bağlayan yazgıcı bir düşünceye sahiptiler 934 yılından sonra Satuk Buğra Han zamanında Uygurlar Müslümanlığı benimsemişlerdir Daha sonraları başa geçen Musa Buğra Han ve Harun Buğra Han zamanlarında da Müslümanlığın Uygurlar arasında yayılması sürmüştür

    Uygur Türklerinin yaptığı duvar resimleri birer şaheserdir Bunun yanı sıra kendilerinden önce gelen Türk boylarında olduğu gibi keten kumaşlar üzerine yapıştırılan lake resim sanatı, kâğıt ve ipek üzerine çizme sanatı, kenevir üzerine yapılan resim sanatı, kitap resimleri ve tahta baskı sanatıyla da uğraşmışlardır Uygur Türklerinin ortaya çıkışıyla Türk resim sanatında birden üslup ve teknik değişikliği de kendini göstermiştir Uygur Türklerinin bu yeni akımı 604'ten 1250'ye kadar sürer Yeni akımda Uygur Türklerinin doğu kültürü ile en çok yakınlık gösteren Türk boyu olduğu tartışmasız olarak benimsenmiştir Uygurlar aracılığıyla Türk resminde hem teknik, hem de düşünce bakımından Uzak doğunun etkisi kendisini göstermiştir Uygur Türkleri Çin sanatını yakından tanımışlar ama üslup ve teknik açılardan kendi resim sanatlarının özgün çizgilerini korumuşlardır Bu resimlerde konu olarak arkaya ok atan atlı ve cennet anlatımları yanında Çin sanatının zarif hatları, çekingen renkleri, süsleme motifleri de bulunmaktadır Bu nedenle, söz konusu sanatı, incelik ve zarafete yönelen Çin sanatı yerine, Türklerin güçlü bozkır geleneklerine bağlamak gerekmektedir Böylece resim sanatında başlangıç başka Türk boylarına bağlansa bile, Uygurlar'ın yüzlerce yıl pek çok eserde geliştirdiği üslup ve tekniğin Türk sanatını zenginleştirdiği yadsınamaz Uygurlar'ın duvar resimleri genellikle Mani ve Buda dininin metinleriyle ilgilidir Tapınaklardaki duvar resimlerinde başrahibin yolculukları ve maceraları dile getirilmektedir Figürlerin düzen içerisinde tek sıra halinde ve dik duruşları, Türk saray düzenini yansıtmaktadır Fresklerde kendi resimlerini çizdirmek isteyen adamlar ve Uygur şehzadelerinin resimleri çok gerçekçi olarak canlandırılmıştır Duvar resimlerinde fil resmi de çoktur Fil iyi niyet, sadakat ve iyilik simgesidir Resimlerde fil ile kağan arasındaki anlaşmazlıklar da çizilmiştir Uygur Türkleri renk olarak parlak renkler, özellikle koyu mavi ve kırmızı renkler kullanmışlardır
    Arşiv için kullanılan yazı malzemesi kâğıttır Düzenli tutulan Uygur arşivlerinin çoğu zamanımıza kadar kalmıştır

    Çömlekçilik Uygurlar'ın ileri oldukları bir başka sanat dalıydı Türkistan'ın tüm önemli kentlerinde çömlekler yapılır ve bunlar boyanarak süslenirdi Küp biçiminde yapılan bu çömleklerin en büyüğü daha sonraları tandır olarak kullanılmış ve ekmekler tandırlarda pişirilmiştir Milattan sonra birinci yüzyıldan sonra da Uygurlar bakır, demir, kömür, gümüş ve altını eriterek işlemişlerdir Taklamakan Çölü araştırmalarında demir tavlamak için yapılan maden ocakları bulunmuştur Kuçar'da ise bakır ve gümüş dökmek için yapılmış olan kazanlar ele geçirilmiştir Kuçar kenti yakınlarında Uygurlar'ın işlettiği bir de kömür madeni bulunmuştur Kömür işletmesini bilen Uygurlar bunun ateşi ile diğer madenleri eriterek silah, kazma, kürek, balta, çapa gibi malzemeler de yapıyorlardı Demircilik ve bakırcılığın yanı sıra kuyumculukta da ileriydiler
    Orta Asya heykel sanatında Uygur üslubu önemli bir yere sahiptir

    Bir ev tapınağına çizilen figürlerde Uygurların tiyatro sanatında da ileri gittikleri anlaşılmaktadır Uygur tiyatrosu ile ilgili çeşitli belgeler ve figürler kazılarda ele geçmiştir Çin ve Hint etkileri tiyatro figürlerinde de vardır Mimarlıkta sütunlar çoğunlukla ağaçtan yapılır, boya ve yaldız ile süslenirdi Tavan süslemelerinde kenarları lotus motifleriyle çevrili, taç biçiminde, alçıdan yapılmış çeşitli figürlerin bulunduğu ve bunların müzelerde saklandığı bilinir Uygurların ilk dönemlerindeki ilkel tiyatroları Budizm'den sonra gelişmiştir Misyonerler Budizmi yaymak için ilk zamanlarda dinsel törenleri tiyatrolaştırarak halka takdim ediyorlardı Sonuçta Uygurların tiyatrosu ile Budistlerin dinsel tiyatrosu karışmış ve ortaya yepyeni bir tiyatro sanatı çıkmıştır Yeni çıkan tiyatroya Mitolojik Tiyatro adı verilmiştir Eski zamanlarda Türkistan'a giden gezginler de Uygurlar'ın gelişmiş bir tiyatro sanatına sahip olduklarını yazmışlardır Müslümanlıktan sonra da Uygur Türklerinin tiyatro sanatı sürmüştür Garip ile Senem, Ferhad ile Şirin, Tahir ile Zühre Uygur tiyatrosunun seçkin örnekleridir

    Uygurların eğitim ve kültür açısından ileri bir ülke olmaları nedeniyle civar ülkelerden birçok yabancı öğrenci tahsil için Kaşgar'a gelirlerdi Tarihi Kaşgar kenti yalnız Uygur Türklerinin değil Türklük ve İslam dünyasının önemli kültür ve eğitim merkezlerinden birisi olarak benimsenirdi Hanlık, Vanlık, Çarsu, Orda gibi medreselerde Farabi, İbni Sina, Abdurrahman Cami, Ali Şir Nevai gibi doğunun yetiştirdiği büyük bilim adamlarının kitaplarıyla öğrenciler yetiştirilirdi Ayrıca Kaşgar'daki Mesudi kitaplığı ile bütün önemli kitaplar Uygur öğrencilerinin yararlanmalarına sunulmuştu Doğu Türkistan daha sonraları Çin yönetimine girdikten sonra Uygur ülkesinde Çince eğitim yapan çeşitli okullar da açılmıştır Çin baskıları son zamanlarda artarak Uygur kültürünü ortadan kaldırmaya yönelmiştir Uygur ülkesinde artık Çin dili ve kültürü geçerli sayılmış, Uygur dili ile kültür belgeleri yasaklanmıştır

    Tiyatro ile beraber Uygurlar'da müzik de gelişmişti Uygurların kendilerine özgü on iki makamları bulunuyordu Bu on iki makamın özelliği, Uygur Türklerinin ulusal özelliklerini, örf ve adetlerini, toplum ve yaşama biçimlerini, başlarından geçen çeşitli tarih dönemlerini içinde toplayabilmiş olmasıdır

    Uygur Türkleri orta boylu, uzun ve sarı saçlı, düz burunlu, gök gözlü bir boy olarak tanımlanmışlardır Giysileri genellikle bozkır tipinin ortak özelliklerini taşımaktadır Çizme, börk, eşya asmak için kayıştan veya kumaştan yapılma Türk kuşakları vardır Kadına çok saygı gösteren Uygur Türkleri genellikle tek kadın ile evlenirler ve kadına toplum içinde önemli yerler verirlerdi İncik, boncuk takmayı seven Uygur hanımları çok süslü giyinirlerdi Kadınlar hem evlerinde iş yaparlar, hem de beyleri ile beraber tüm işleri yaparlardı Hükümdar eşlerinin ise devlet işlerinde önemli yerleri vardı Hükümdar adına bazı yetkileri kullanırlardı

    Uygurların ilk dönemlerdeki ekonomileri genellikle tarım ve hayvancılığa dayanıyordu En çok koyun, sığır ve inek beslerlerdi Hayvan ürünlerinden elde edilen yiyecek, giyecek ve barınma eşyaları Uygur Türklerinin ekonomisinin temelini oluştururdu Tanrı Dağları ve Tarım havzası hayvancılığın merkeziydi Demir, bakır ve kömür çıktığından Uygurlar bu madenlere dayalı küçük elişleri de geliştirmişlerdi, İpek Yolu üzerinde bulunmaları nedeniyle de Çin ve Batı arasındaki ticaretten paylarını alırlardı
    Gökkuşağı görüldüğü zaman Uygurlar genellikle şenlik yaparlardı Tanrıya dualarını ise güneşin battığı yere dönerek yaparlardı

    Kopuz, Uygurların ulusal çalgısıydı Şenlikler sırasında kopuz çalarlar, ata binerek yarışırlar ve ok atarlardı At sırtında gezerken veya giderken kesinlikle kopuz çalar, şarkı söylerlerdi Daha çok ilkbahar aylarında gezmeyi severlerdi Uygurlar ayrıca üçüncü ayın dokuzuncu günü de Hansıh şenliğini kutlarlardı Bu şenliğin anlamı soğuk yemek eğlencesidir Bu şenlik Hıristiyanların paskalyasına, Müslümanların ise Hızır gününe karşılıktır Bütün ateşler birgün süre ile söndürülür ve bir gün önceden hazırlanan soğuk yemekler yenirdi
    Uygurlar, şenliklerinde gümüş ve pirinçten yaptıkları kaplara su doldururlar, suyu birbirlerine atarak spor yaparlardı Suyun fışkırtılması ateşin söndürülmesi anlamına gelmekteydi Suyu birbirlerine atan Uygurlar, bedenin serinlemesini sağlayarak sıcaklığın çıkmasına yardımcı oluyorlardı Bu şenlikler eski bir Şamanizm kalıntısı olan yağmur yağdırmakla da ilgilidir Uygur Türklerinde Toy töreninin devlet yaşamında önemli bir yeri vardı Toy törenleri beg oğlunun ilk avı, tahta çıkması, bir felaketten kurtulma ve elçi kabul etme gibi durumlarda yapılıyordu Tören çan vuruşu ile başlar, herkes kağanın çevresinde eğilir ve daha sonra da armağanlar dağıtılırdı Bundan sonra müzik, içki, ziyafet ve gösteriler birbirini izlerdi

    Uygur devletinin siyasal yaşamı pek uzun olmamışsa da daha sonra ortaya çıkan iki yeni Uygur devleti, Uygurları önemli bir yere kavuşturmuştur Uygur devletleri kısa ömürlü olmuştur ama, Uygur halkı günümüzde bile topluca yaşamaktadır Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuzeyinde, Doğu Türkistan bölgesinde, günümüzde bir Uygur özerk bölgesi vardır
    UYGURLULARIN TÜRK AVRUPA SANATINA ETKİSİ
    Minyatür terimi, genel anlamıyla çok ince işlenmiş küçük boyutlu resimler ve bu türdeki resim sanatları için kullanılmaktadır Minyatür kelimesinin, Latince "kırmızı ile boyamak" anlamına gelen “miniare” kelimesinden türetilmiş olduğu ve daha sonra İtalyanca’ya “miniatura”, Fransızca’ ya “miniature” biçiminde geçip zamanla Türkçe’ye de bu dillerden “minyatür” şeklinde aktarılarak değişime uğradığı düşünülmektedir Kelime, Ortaçağ Avrupası’ nda hazırlanan el yazmalarının bölüm başlarında, metnin ilk harfinin etrafına kızıl-turuncu “minium”, yani sülyen (kırmızı kurşun tozu) ile yapılan “miniature” adlı tezhipten gelmekte ve “sülüğenle boyanmış” anlamında kullanılmaktadır Osmanlı dönemi kaynaklarına baktığımızda bu terimin yerine “tasvir” veya “nakış” sözcüklerinin tercih edildiği görülmektedir
    Minyatür sanatının en önemli özelliklerinden birisi, anlatılmak istenen konunun eksiksiz olarak aktarılmakta olmasıdır Bu nedenle minyatür sanatında perspektif kullanılmaz Uzaklık ve boy, renk veya gölgelerle belirtilmez; minyatürler ışık, gölge, duygu ve Avrupai perspektifi olmayan resimlerdir Kitabın sayfa oranına uygun, geometrideki “altın dikdörtgen” içinde kendine özgü “dikine” veya “yığma perspektif” denen bir teknikle resimlenirken; boy, kişinin önemine göre artar veya azalır Bu, kâğıt üzerinde ön planda olanların alt tarafa, geridekilerin ise üst tarafa yerleştirilmesiyle gerçekleşir Figürler birbirlerini tümü ile kapatmayacak şekilde düzenlenir Konu mesafe farkı gözetmeksizin en ince ayrıntılara kadar işlenir
    Minyatür sanatı, gerek doğu gerekse batı dünyasında çok eskiden beri bilinen bir resim tarzıdır Ancak minyatürün genel itibariyle bir doğu sanatı olduğu ve batıya doğudan geldiği düşünülmektedir Bu konuda kesin bir bilgi olmamasının yanında her iki tarafta da birbirinden bağımsız bir şekilde oluşmuş olduğu ihtimali de söz konusudur Doğu ve batı minyatürlerinin, resim sanatı yönünden birbirine çok benzediği görülmekteyse de renk, biçim ve muhtevaları bakımından ayrılıklar gösterdiği bilinmektedir Minyatür sanatı, genel itibariyle kitapları resimlemek amacıyla yapıldığından boyutlarının küçük tutulması ortak bir özelliktir
    Türk minyatürlerinin kendine özgü bir özelliği, renklerin çoğu kez soyutlama aracı olarak düz, parlak ve gölgelerden arındırılmış olarak kullanılmasıdır Diğer bir özelliği ise, sayfa kenarlarında İran minyatürlerindeki gibi ağır bir tezhibe yer verilmemesidir Minyatür sanatında genel olarak tarihi, edebi ve ilmi konular işlenirken; Türkler, çoğunlukla tarihi yansıtmayı tercih etmişlerdir Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşlarını, seferlerini ve şenliklerini anlatan resimli yazmalar, diğer İslam ülkelerindeki örneklerinden ayrı olarak gerçekçi bir üslupla ele alınmışlardır Türk minyatürlerinin bu özelliği, bizlere yapıldığı dönemin örf ve adetlerini; gelenek ve göreneklerini, giyim kuşamını olduğu kadar Osmanlı Türk tarihini de takip edebilme imkânı sunarken; bu eserlerin her birine de tarihi birer belge niteliği kazandırmıştır Görsel sanat zenginliği açısından da İslam kitap sanatında ayrıcalıklı bir yere sahip olan Osmanlı minyatürleri, tarih, sosyoloji, kültür tarihi ve diğer alanlarda yapılan birçok araştırmada yararlanılan görsel belgeleri oluşturmalarının yanı sıra Cumhuriyet sonrası Türk resmine de esin kaynağı olmakla ayrıca değer kazanmaktadır
    Tarihçe:
    Minyatür sanatının bugün bilinen en eski örnekleri, Mısır’da rastlanan ve İÖ II yüzyılda papirüs üzerine yapılan minyatürlerdir Daha sonraki dönemlerde Yunan, Roma, Bizans ve Süryani elyazmalarının da minyatürlerle süslendiği görülmektedir Avrupa’da minyatürün gelişmesi VIII yüzyılın sonlarına rastlarken; Türklerde minyatür geleneğinin, Orta Asya’da Uygurlar döneminde (745- 840; 840- 1300) ortaya çıktığı düşünülmektedir VIII asrın ortalarından kalan Hoço merkez olmak üzere Turfan bölgesinde Uygur Türklerinin meydana getirdikleri minyatürler daha sonra Türk minyatür sanatının kaynakları olmuştur Günümüze ulaşan bazı minyatürlü yaprak parçaları, bu dönem minyatürlerinde Maniheizm’in etkili olduğunu gösterir Bugün, Berlin Devlet Müzeleri koleksiyonunda korunmakta olan, VIII ve IX asırlara ait bu minyatürlü Maniheist yazma yaprakları, konu ve kompozisyon bakımından da ilgi çekici özelliklere sahiptir Bu minyatür parçalarında bir Uygur hakanının Mani dinini kabul edişi, kutlamaya katılan Uygur rahipleri tarafından betimlenmiştir Uygurların ilim merkezi olan Turfan, Buhara ve Semerkant resim sanatının en önemli merkezleriydi
    Bilindiği gibi Türkler’in, İslamiyetten önce benimsemiş olduğu dinlerden bazıları Şamanizm, Manihenizm ve Budizm’dir Resmin söz kadar etkili olduğuna inanılan Mani dini, resim ve sanatı dini terbiyenin esası ve vasıtası olarak kabul etmiştir Dinsel törenlerde öykülerin, resmin önünde görsel malzeme desteği ile anlatılması ve kalıcılığı sağlamıştır Budizm’in son evresi olan Şakyamuni’nin Nilüfer Suresi’ni bilen Uygurlar, Buda sözcüğünü Türkçeleştirip Burhan yapmışlardır Burhan felsefesini kendilerine göre yorumlayarak hocalarının ve dervişlerinin en üst düzeyde bilgi ile donatılmalarını sağlamışlardır Gezici derviş, bahşi veya kâtip adı verilen bu hocalar, güzel söz söyleme sanatı (hitabet), musiki, resim, matematik ve fen bilgilerini en iyi bilen ve öğreten kişilerdir Halkla iç içe olan bu kişiler, bilgilerini topluma aktarmayı amaç edinmişlerdir Her devirde geniş coğrafyalara yayılmış olan Türkler, Orta Asya’daki kendi kültürlerini bu ulu kişilerin aracılığı ile gittikleri yerlere taşımışlar, kalıcı izler bırakmışlar ve yazılı resimli tasvirlerle birlikte illütrasyonun da öncülüğünü yapmışlardır Doğu’da İran, Hindistan, Çin’e kadar uzanırken, diğer bir kol Anadolu’ya geçerek, güneyden Mezopotamya’da Irak, Suriye üzerinden Kuzey Afrika’ya geçmiştir MS 756’da İspanya’da Endülüs Emevi Devleti’nin kuruluşundan sonra Avrupa’ya yayılmıştır Halen İspanya’da Endülüs kentinde El-Hamra Sarayı ve Kurtuba Camii bu güzel kültürün en önemli uzantıları olarak zamanımıza ulaşmış, minyatür sanatının Avrupa’da yayılmasında bu cami ve sarayda tatbik edilen uygulamaların önemli etkileri olmuştur
    Uygur devletinin dağılmasından sonra bu hareket devam etmiş ve Selçuklu Türkleri tarafından geliştirilerek ilk İslam minyatürleri oluşturulmuştur Türklerin Bağdat, Mısır, Suriye gibi diğer ülkelere gelmesiyle ilk Arap minyatürleri görülmeye başlanır XI asırdan itibaren Bağdat’tan Anadolu’nun içlerine kadar uzanan çeşitli sanat merkezlerinde yapılmış olan birçok eserde yer yer mahalli sanat görüşünün yanında Antik Bizans ve Orta Asya resim sanatının etkileri izlenmektedir
    İslam kültüründe ise anıtsal resim sanatı yalnızca Emeviler döneminde, VII ve VIII asırlarda varolabilmiştir Bu dönemde fethedilen yeni topraklardaki kadim kültürlerin yüzyıllar boyunca kökleşmiş resim gelenekleriyle temasa geçilmiş, bunun sonucunda da bazı dini ve sivil yapıların duvarlarına Geç Helenistik ve Sasani sanat geleneklerinin etkisini yansıtan naturalist tarzda resimler ve mozaikler yapılmıştır
    Buna karşın IX asırda birtakım değişmeler yaşanır; Kuran-ı Kerim’de resmi yasaklayan herhangi bir ayet olmamasına rağmen dönemin kimi din âlimlerince yapılan hadis yorumları dolayısıyla canlı varlıkların resminin yapılmasının günah olduğu yargısına varılmış ve dolayısıyla bu türdeki tasvirlerin yapılması yasaklanmıştır Söz konusu dönemden itibaren yapı süslemesi niteliğindeki duvar resimleri ve mozaikler yerlerini kitap süslemelerine bırakmıştır Abbasiler döneminde ise bu konudaki görüş değişiklikleri dolayısıyla tekrar kitap resimlenmeye başlanmıştır Bu dönemde antik kaynaklı bilimsel eserlerin çevirileri yapılıyor, bu yoğun çeviri faaliyetleri sırasında bir yandan da kitaplarda yer alan resimler soyutlaştırılarak kopya ediliyordu Öte yandan, dönemin sevilen edebiyat kitapları tasvirlerle süsleniyor ve bu tasvirlerde gölge oyununu andıran şematik kalıplar kullanılıyordu Abbasi dönemindeki bu gelişmelerden günümüze ulaşan en eski örnekler XI asra aittir
    XII asırda ise minyatürün, süslenecek metinle doğrudan doğruya ilgili olması gözetilmeye ve yalnızca dinsel konulu minyatürler değil dindışı minyatürler de yapılmaya başlandı Baskı makinesinin bulunuşuna kadar Avrupa’da çok güzel ve görkemli minyatürler yapıldı Bundan sonra minyatür daha çok madalyonların üzerine portre yapmak için kullanıldı XVII yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaştı Daha sonra minyatür sanatına karşı ilgi azalmakla birlikte dar bir sanatçı çevresinde geleneksel bir sanat olarak minyatür sürdürüldü Selçuklular döneminde de minyatüre önem verildi Selçuklular’ın İran ile ilişkilerine bağlı olarak minyatür sanatı İran etkisinde kaldı Mevlana’nın resmini yapan Abdüddevle ve başka ünlü minyatür sanatçıları yetişti Osmanlı Devleti döneminde ise XVIII yüzyıla kadar İran ve Selçuklu etkisi sürdü Fatih döneminde (1451- 1481), padişahın resmini de yapmış olan Sinan Bey adlı bir nakkaş, II Bayezid döneminde (1481- 1512)de Baba Nakkaş diye tanınan bir sanatçı yetişti XVI yüzyılda Reis Haydar diye tanınan Nigarî, Nakşî ve Şah Kulu ün yaptılar Gene aynı dönemde, Bihzad’ın öğrencisi olan Horasanlı Aka Mirek de İstanbul’a çağrılarak saraya başnakkaş (başressam) yapılmıştı Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî XVIII yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır Bunlardan Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıkmış ve kendine özgü bir biçim geliştirmiştir
    XVIII asrın başlarından itibaren Batılılaşma akımı sonucunda Avrupa resmi kurallarının değerlendirilmesiyle geleneksel teknikle gölgeli boyanan hacimli nesneler ve derinlik kazandırılmış unsurlarla, üç boyutlu tasarımlar ortaya çıkarılmıştır Aynı asrın sonlarına doğru tutkallı toprak boyanın, guvaş ve suluboya ile yer değiştirmesiyle birlikte yazmalar geleneksel minyatür sanatını sonlandıran tekniklerle resmedilmiştir Bu dönemde tasvir, kitap sayfalarından duvar ve tuval yüzeylerine taşmıştır XIX asrın başında ise Osmanlı minyatürü artık önemini yitirmektedir Bu dönem sanatçıları geleneklerden kopmaksızın ortaya koydukları eserlerde, Batı etkilerini yeniden yorumlama çabalarıyla, Tanzimat sonrası açılan okullarda başlatılan Batı resmi eğitimiyle yaygınlaşacak olan yeni resim geleneğinin öncüleri olmuşlardır
    Minyatür sanatı, günümüz Türkiyesi’nde de geleneksel bir sanat olarak varlığını hâla sürdürmektedir
    Osmanlı Nakkaşhanesi ve Nakkaşlar:
    Osmanlı döneminde kitap sanatının icra edildiği atölyelere “nakkaşhane” denilmiştir Nakkaşlar Osmanlı sarayı için çalışan sanatçılar ve zanaatkarlar teşkilatı olan ehl-i hiref içinde en önemli bölüğü oluşturmaktaydılar
    Nakkaşlar yazma eserlerin bezenmesi (müzehhiplik), resimlenmesi (musavvirlik), metinleri sınırlayan cetvellerin çekilmesi (cetvelkeşlik) ve boyaların hazırlanması (renkzenlik) gibi kitap sanatlarıyla ilgili işlerin dışında, kalem işi ya da çini desenleri gibi mimari süslemelerin tasarlanması; ahşap ve mukavvadan yapılan küçük sandıkların bezenmesi; çadır, otağ, halı ve kumaş gibi dokumalarda kullanılan desenlerin hazırlanmasından da sorumluydular
    Saray hizmetindeki nakkaşların, saray teşkilatının kurulmasıyla birlikte hem birinci avludaki Anabar-ı Amire içinde yeralması gereken özel atölyelerde hem de Atmeydanı’ ndaki Hassa Nakışhanesi’ nde çalıştıkları söylenmektedir
    Minyatür Sanatında Kullanılan Malzemeler ve Minyatürün Yapılışı
    Minyatür sanatı yapılırken renkler üst üste sürülür ve bunların birbirine karışmaması için suyla inceltilmiş toprak boyalar kullanılırdı XIV ve XVIII asırlar arasında bu boyaları sabitleyebilmek için içlerine taze yumurta sarısı katılırdı Bununla birlikte yumurta sarısıyla hazırlanan boyalar kuruduktan sonra ikinci kez kullanılmamakta ve her kullanım için yeni boya hazırlanmaktaydı Bu sebeple de zaman içinde boyalara yumurta sarısı yerine suda eritilmiş tutkal karıştırılmaya başlanmıştı Bu teknikte suda eritilmiş tutkalın içine bir damla pekmez ya da iki damla üzüm suyu katılır, böylece boyalar kurusa bile istenildiğinde suyla eritilerek yeniden kullanılırdı