Uşşâkın bidâyeti zühhâdın nihâyetidir

'Masallar ve Hikayeler' forumunda Pardus tarafından 18 Ekim 2009 tarihinde açılan konu


  1. Muhiddin Arabi Tuhfetü's-Sefere'sinde diyor ki: "Muhabbetin nihayeti aşktır. Muhabbet sıfat-ı âmmeden, aşk sıfat-ı hâssadandır. Aşkın mahalli süveydâ-yı kalbdir.

    Muhabbet bazı kere kesbî olur. Aşk ise ancak mevâhib-i İlahiyye'dendir. Aşk tezayüd ettiği vakitte sabrını mucib ve müstelzim olur."

    Bu satırlardan anladığımıza göre "Aşk, sevginin çoğalıp son haddini bulması halidir. Sevgi sıradan bir duygu olduğu halde aşk daha seçkin ve asildir. Veya sevgi herkesin arasında var olabilir, lakin aşk özge kullar kârıdır. Bu yüzden aşk kalbin tam merkezinde bulunan süveydada tecelli eder. Sevgi kazanılan bir şeydir ama aşk İlahi lütuf eseri olarak insana verilir. Bunun içindir ki aşk artınca Allah ona göre sabır gücünü de âşıka lutf eder, böylece kulunu koruyup kollar. Ta ki âşık, aşkın belalarına sabredebilsin ve sabrederek arınabilsin."

    Bugün, İbn Arabi'nin yukarıda söylediği sevgi ve aşk merhalelerine bazı ön basamaklar eklemek zorunluluğu vardır. Muhabbetin öncesine "arzu (şevk, istek)" diyecek olursak, onun daha da öncesine, yani istek duygusu uyandıran içgüdüsel mihraka, maddi veya manevi boyutta "lezzet" adını verebiliriz. Çünkü "lezzet" fikri insanı süfli alanlara sürükleyebildiği gibi (mesela şehvet), yüce makamlara da eriştirebilir (cemal). İnsanda lezzete yönelme içgüdüsü aşk yolunun da başlangıcını teşkil eder. İkinci basamak olan arzu (şevk) ise ya sevgiliyi görüp sonra kaybederek onu yeniden görme çabasından, veya sevgilinin yüzünü gördükten sonra onun diğer güzelliklerini de görme gayretinden ibarettir. Sufilere göre böyle bir aşk yolu, ulvi hedeflere varan en kestirme ve kısa yoldur. Mesela zühd ve takva ile on senede elde edilen "kemâl", aşk yolundan gidildiğinde iki senede veya daha az zamanda husule geliverir. Sevgilinin mahallesine giden yollar içinde aşk yolu en kısa olanıdır, lakin belaları çoktur. Ayrılık, firkat, hasret, hicran, kınanma, dile düşme, kendini bilememe ve bulamama, aklı terk etme, bilinci yitirme vs. hep bu belalardandır. Ancak aşk yolunun belasız yürünmesi de mümkündür. Yine sufiler aşk yolunu belasız yürümek isteyenlerin duraklarını şu şekilde sıralamışlardır: İbadet, muhabbet, şeref, itibar, aşk, kemal. Bu sayılanların her birinde ısrar, insanı bir sonrakine yükseltir. Yani ibadet ede ede muhabbete, muhabbette devam ile şerefe, şerefi koruyarak itibara, sevilen katında itibardan aşka, aşk ile dolunca da kemale erişilebilir. Çünkü aşk, kendi mahalli sayılan süveydayı, süveyda içinde bulunduğu kalbi, kalb de hükmettiği bedeni etkiler. Kalb aşk ile dolu ise elbette beden azaları da aşk ile doluyor demektir. Nitekim kalb sevgilinin adını andığında bedenin her azası da onun adını anar, kalb ile birlikte titrer. Kalb zikrullah ile meşgul ise elbette beden azaları da zikrullah ile iştigal ediyor demektir.

    Muhiddin Arabi'nin söylediklerine devam edelim: "Kays'ı Mecnun eden şey, onun cemalinden ziyade hayali idi. Kays Leyla'yı hayal ede ede Allah arzusu (istek, şevk, iştiyak, özlem) arttı. Hatta bu arzu "Leyla!.. Leyla!" sayıklamalarıyla şiddetlenerek lezzete dönüştü, onu deli divane etti. Daha sonra Leyla yanına gelip de "Aradığın işte yanında, gel kavuşalım!" dediği vakit hiç onunla alakadar olmadı. Çünkü ete kemiğe bürünüp karşısına geçen Leyla'yı, hayalindeki Leyla ile örtüştüremedi. Gerçi onun hayalinde alem Leyla ile dolup taşmıştı, her zerrenin adı Leyla olmuştu ama dokunabilecek kadar yakınında, tam karşısında duran Leyla onun muhayyel Leyla'sı değildi."

    Bu satırlardan anlaşılan o ki İbn Arabi'ye göre aşk işinde maşukun varlık aleminde görünürlüğü gerekmez. Zihnimizde büyütüp şekiller verdiğimiz, tavırlar biçtiğimiz, edalar giydirdiğimiz, kısacası zihnimizde şekillendirip kendimize göre yeniden yarattığımız muhayyel sevgili bir gün sokakta karşımıza çıkıverdiğinde ikisinden birinin mânâ elbisesi diğerine dar gelebilir; biri diğerini kovmaya kalkabilir. Bu çatışma sırasında madde (süfli) olan mânâyı (ulvi) kovarsa beşeri ve tensel aşk, ulvi olan süfliyi kovarsa İlahi aşk tezahür eder. Eğer çatışma madde lehine gerçekleşmiş de gerçek, hayali alt etmişse, âşık vuslat arzusuna düşer ve hükmünü icra ettiğinde de aşk sona erer. Buna eskiler hubb-i avami derlermiş. Yok eğer, çatışma ulvi olan lehine gerçekleşmiş de hayal, gerçeği yenmişse o vakit aşk devam eder gider; ta ki sevgilinin gerçek cemalini göresiye kadar. Buna da hubb-i ruhanî denilmiştir. Hakikat ile mecazın çatışması gibi görünen bu aşk tasnifinde hubb-ı avamî insanı lezzete, hubb-i ruhani ise cemale eriştirir.

    Bütün bunlardan sonra, hakiki Cânan olan Allah'ın arzusu kalplerde filizlenmeye başlayınca lezzetin artmasıyla sevgi, sevginin artmasıyla da aşk husule gelir. Aşkın kemali odur ki, âşık, sevgilisinden başkasını görmeye. İşte müminin en kestirme kurtuluş yolu budur. Nitekim buyrulmuştur: Uşşâkın bidâyeti zühhâd u ubbâdın nihâyetidir (Hakiki âşıkın aşk yurduna adım attığı ilk yer, zahitlerin ve âbitlerin gelebildikleri son yerdir).
    i.pala@zaman.com.tr
    zaman

    13 Ekim 2009, Salı