ulukislanın kurulusu

'Genel Türk Tarihi' forumunda polima tarafından 11 Haziran 2008 tarihinde açılan konu


  1. Köyün kuruluş tarihinin günümüzden üç yüz elli, dört yüz yıl geriye gittiği söylenmektedir. Ancak, “1530 tarihinde Niğde Livası”nı (29) gösteren bir haritada, Ulukışla’nın adı, “Ulu-kışla” olarak yazılmış ve karye veya mezra olarak işaretlenmiştir. Gerçekten de o yıllarda Ulukışla bir köy ya da mezra mıydı, yoksa ulu bir kışla mıydı? (Kışla–kışlak, bir asker birliğinin barınması için yapılmış bina, veya kışı geçirdiği yer anlamına gelir.)
    Bu haritada Akça-kend, Ulu-viran, Ulu-kışla, Yakacık, Keşlik, Asmaz, Lemye, Anduğu, Arlasun, Ballık, Bayat, Kayı, Çukur-kuyu, Okçu, Kızılca, gibi köy adları yazılıp, yerleri gösterilmiştir.
    Köye ilk yerleşenlerin beş haneden ibaret olduğu, bunların çoğunluğunun da şimdi kaza olan, eski adıyla Şücâ’üd-dîn, şimdiki adıyla Ulukışla yöresinden geldiği için köye de “Ulukışla” adını verdikleri söylenmektedir. Bu gelişin öyküsünü Ramazan Soytetir, büyüklerden dinlediği biçimiyle şöyle anlatıyor: Köye ilk gelen 5-7 hane daha önce Bahçeli’ye yerleşmek istemişler. Orada yaşayan yerli halkın hoşnutsuzluk göstermesi üzerine Ortaköy (Altunhisar) beyine başvurmuşlar. O, bu isteği kendisine vergi ödenmesi koşuluyla kabul etmiş. Gelenleri önce Eski Bayat denilen yere yerleştirmiş. (Eski Bayat, Altunhisar ile Yakacık arasında kalan mağaralara denir) Bu kez de Ortaköy halkı razı olmamış. Bunun üzerine Ulukışla’ya yollanmışlar. Onlar da Kuyubucak Mahallesinin kuzeyindeki ve Ören’deki mağaralara oturmuşlar. Uzak atalarımız “Mağara Devri”ni Orta Asya steplerinde geçirmiş olsa da, yakın atalarımız ikinci bir mağara devrini günümüze değin yeniden yaşamışlardır. (30)
    Bu yerleşimin, 1609 yılında, Sultan I. Ahmet tarafından yayınlanan “Adalet Fermanı” ile gerçekleşmiş olması akla yakındır. Ancak, yukarda sözünü ettiğim harita, kasabanın geçmişini daha eskilere götürmektedir.
    Prof. Dr. Mustafa Akdağ “Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası””(31) adlı incelemesinin 1. cildinde, Fetret Devri olarak nitelendirdiği 1596-1610 yılları ile, «büyük kaçgunluk» olarak isimlendirdiği 1603-1610 yıllarını anlatan kapsamlı eserinde şunları yazıyor:
    “... bütün Anadolu toprağı, çok yıkıcı, köy ve kasabaların halkına, yurt ve yuvalarını bıraktırıp, kaçırtan kanlı bir iç kavgaya meydan olmakta idi. Bir taraftan eşkıya baskınları altında sıkışan, yahut bir bahane ile alacak(lı)larından kurtulmak isteyen öte yandan, çiftlik sahiplerinin angarya ve tazyiklerinden bunalıp kaçan ehali, ya levend oluyor, veya şehirlere sığınıyorlardı. Ne olursa olsun, köylerin bu şekilde boşalmalarının olaylar üzerindeki etkisi, memleketi topyekün felakete götürmekteydi... reaya (vergi ödeyen halk) ve ehl-i örf (kadılar hariç, tüm memurlar) arasındaki kavganın ehâliyi tam bir perişanlığa atmış olduğudur...
    Kırşehir, Niğde, Aksaray taraflarında isyancılar çoktan halka saldırmaya başlamışlar, bir hayli soygun ve kan dökmelerde zulümlerini artırmışlardı...
    Niğde’nin Develi Kazasında Han Mehmet adında birisinin, iki yüz atlı ile salgunlar saldığı, yolları keserek birçok adam katlettiği görülmektedir...
    Bu gibi soyguncuları cezalandırmak ve isyanları bastırmak üzere Padişah tarafından Anadolu’ya gönderilen
    “Nuh Paşanın ordusu, terkibi itibariyle, dolaştığı yerlerde, celâlî grupları gibi aynı suretle halkı soymuş ve «Fetret»in bu sıralarında, Anadolu’yu sükunete kavuşturacak yerde, daha fazla «büyük kaçgunluğa» yardım etmiştir... Anadolu, tarihte mislini görmediği bir açlık ve ölüm tehlikesiyle altı sene pençeleşmeye kendisini mahkûm eden bir tarihî kadere boyun eğiyordu; yani celâlî mücadelesinin «Büyük Kaçgunluk» devri başlamakta idi...Halk, Hükûmet Merkezine yolladıkları mahzarlarda, (topluca imzalanan dilekçe) «terk-i diyar ve cilâ-yi vatan» edeceklerini bildirmekte idiler.” (32)
    Prof.Dr.Yaşar Yücel ve Prof. Dr. Ali Sevim’in birlikte yazdığı Türkiye Tarihi’nin16 3. cildinde:
    “13, 14 yıl gibi uzun süren bu şaki harekâtı sonucunda Anadolu, Suriye ve Irak’taki eyâletler sanki merkezi yönetim hakimiyetinden çıkmış, huzur ve asayiş yok olmuş,.... ülke ekonomisi âdetâ çökmüş gibiydi. Ayrıca güvensizlik nedeniyle köylüler, ev ve tarlalarını terk edip büyük şehir ve ilçelere sığınmışlar, bu nedenle üretimin durması sonucunda ülkede yiyecek sıkıntısı baş göstermişti... Hükümet bir önlem olarak «köylülerin yeniden yurtlarına dönüp üretime başlamaları» hususunda eyaletlere fermanlar göndermiştir. (1609) (33)
    Josef Matuz bu konuda şunları yazmıştır:
    Kısacası, köylülerin yükümlülükleri 1580 – 1600 yılları arasında aşağı yukarı altı kat artmıştı... Ülke dehşet içindeydi. Ölüm, açlık ve korku her tarafa yayılmıştı. Halkın çoğu kaçtı. Rumeli, Kırım, Arap yerleşim bölgeleri ve İran
    gibi yerlere gittiler. Bir kısmı da ıssız dağlara sığındılar. Sonuç olarak üretim durdu, kervanlar durdu, kervansaraylar kapandı, ticaret durdu ve kuş uçmaz kervan geçmez yerlere köyler kuruldu. ( 34 )
    Tüm bu karışıklıklara son vermek, “kaçgunluğu” önlemek üzere Kuyucu Murat Paşa 1607 yılında İstanbul’dan ayrılıyor. Devlet içinde devlet kurmuş olan Celâlileri çok kan dökerek temizleye temizleye Halep’e kadar geliyor. Orada kışladıktan sonra ertesi yıl da temizliğe devam ediyor. Celalileri sindiriyor, fakat yok edemiyor. Çünkü bunlar, Anadolu halkının bir kısmını temsil ediyorlardı.
    Köylülerin köylerini boşaltmalarının bir başka nedeni de ağır vergilerdi. Kentlerde oturanlar kazancının %10’unu vergi olarak öderken; köylülerde bu oran %20’ye kadar çıkıyordu.
    “Ayrıca çok da rüşvet alınıyordu. Mesela Aksaray Sancağı Beyi, hububat topladığı esnada, pek çok rüşvet aldığı şikayet olunmuştu.” (34)
    Yukarda sözü geçen 1609 tarihli “Adaletname”de ilgili olarak şöyle denilmektedir:
    “... her diyara beylerbeyi ve sancakbeyi nasb olunup (atanıp) her birine müstakil haslar tayin olunmaktan murâd, vilayet üzerine çıkıp (vilayeti dolaşıp) cem-i emval eyleyip (mal mülk toplayıp) memleket ve vilayeti viran etmek için değildir.” (35)
    Divan şairlerinden birinin :
    Türk değil mi masivanın eşeği
    Eşek değil, köpekten de aşağı (36)
    sözlerine karşılık olarak halk da
    Osmanlı hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu:
    Şalvarı şaltak Osmanlı
    Eğeri kaltak Osmanlı
    Ekende yok, biçende yok
    Yiyende ortak Osmanlı
    Kısacası yerleşik halk huzursuzdu. Yöresel idarecilerin ve İsyancıların elinin ulaşamayacağı yerler aramaktaydı. Oysa padişah vergi ve asker toplamak zorundaydı. Bunun için de bir yerde ikamet etmiş, el altında bulunan insanlara gereksinimi vardı. Bu nedenle yeni köylerin kurulması için olanak sağlanmıştır. Ayrıca Niğde’de oturan «ehl-i örfün» (Hükümetin İstanbul dışındaki her türden işini yapan kişilere ehl-i örf denirdi.)ve beylerin tapulu tarlalarını işleyecek yarıcılar da gerekliydi. Belki de o zamana kadar sürülerinin başında oradan oraya göç eden ya da bulundukları yerde yönetici zulmünden bıkan, ve belki de bir isyancının çevresinde toplanmış olan atalarımız Ulukışla’nın mağaralarla bezeli dağ yamaçlarını kendilerine uygun bir yer olarak seçmişler ve gelip yerleşmişlerdir. Bu yerleşim doğrudan bir yerleşim değildir. Yerleşmeye karar veren beş ya da yedi ailelik bir kafile, Toros Dağlarından inip şimdiki Bahçeli kasabasına gelmişler. Ora yöneticileri tarafından istenmemeleri üzerine Altunhisar’a geçmişler. Köylülerin ya da yersiz yurtsuz insanların şehir ve kasabalara yerleşmeleri o zaman kanunlarınca yasak olduğu için, Bor’da yerleşmeleri söz konusu bile olmuyor. Altunhisar’ın kuzey batısındaki mağaralara oturmuşlar. Ekecek tarla, koyun besleyecek otlak istemeleri üzerine yöneticiler, Ulukışla yöresini yer olarak göstermişler. Fakat burası da sahipsiz değilmiş. Daha önceden Niğde Beyleri tarafından paylaşılmıştır. Onlar da Ulukışla yöresinin şenlenmesini isterlermiş. Fakat halkın gerek içmek için, gerekse sulama yapmak için suyu yoktur. Niğde Beyleri bu işi de çözümlemişler. Çömlekçi’den içme ve sulama suyu, Cırlavık’tan içme suyu alınmasında yardımcı olmuşlar. Yalnız, Cırlavık suyunun Ören’e kadar döşenmiş olan künklerle getiriliş tarihi çok daha eskilere gider. Ne kadar eskiye gittiğini bilemiyoruz. Zamanla köyün gerek hane sayısı gerekse nüfusu artar. Bu arada köye Müslüman olmayan insanlar da gelip yerleşir. Bunlar yakın zamana kadar köyde otururlarsa da sonradan köyü terk ederler. Niğde Beyleri ekilen topraklardan hem pay hem vergi almaya başlayınca köylülerin elinde avucunda bir şey kalmaz. Bu duruma daha fazla dayanamayan köylüler Niğde Beylerine pay vermemek için direnişe geçerler. Pay almaya gelenlerden birini öldürürler. Devletin hışmından korkan bir kısım köylü Aksaray tarafındaki köylere dağılırlar. Geride kalanlarsa direnişe devam ederler. Bunun üzerine yüzyıllar süren mahkemeler başlar, ama pay almak da o kadar kolay olmaz. Ulukışlalıların artık pay vermediklerini duyan Aksaray yöresine göçmüş olan Eseoğulları, Karaahmetoğulları geri döner.(36) Günümüzde Özdemir soyadını almış olan Halilefendioğullarının Kahramanmaraş’tan geldiği ifade edilmektedir.
    Ulukışla köyüne ilk yerleşenler Deli Hasan, Gulfa İbrahim, Kör İsmail, Selamoğlu, Aykıtoğlu, Ayvazoğlu, Tahtakülah adıyla anılan kişilerdir. Kör İsmail’in Karacadağ’dan, Selamoğlu’nun Hasır köyünden geldikleri söylenmektedir.
    Köye sonradan yerleşmek isteyen Halil adındaki bir kişinin öyküsü şöyle anlatılır: Nereden geldiyse Halil adında birisi köye gelip buraya yerleşmek için izin istediğini söyler. Köylüler, bu iznin kendi ellerinde olmadığını, kendilerinin de Ortaköy Ağasının ağzına baktıklarını, ancak o isterse burada oturabileceğini söylerler. Ancak Ağanın çok heybetli bir insan olduğunu, karşısında konuşmak için mangal gibi bir yürek olması gerektiğini de eklerler. Halil, “Ucunda ölüm bile olsa başka çarem yok, gidip konuşacağım.” der. Ağanın huzuruna kabul edilince de olan olur. Ağanın heybeti karşısında Halil’in alt dudağı yarılıverir. Bundan sonra da adı “Yirik Halil” olarak söylenmeye başlar. (36)
    / İZMİR
     



  2. ******
     



  3. Bilgi ve paylaşım için teşekkürler Polima