Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

Konusu 'Türkü Hikayeleri' forumundadır ve YAREN tarafından 3 Mayıs 2011 başlatılmıştır.

  1. YAREN Üye

    Türkülerimiz ve Hikayeleri,
    Yöresel Türküler ve Hikayeleri


    Çökertme Türküsü - Çökertme Türküsünün Hikayesi (Bodrum Yöresi)

    Memleketin keşmekeş içinde olduğu, işgal ordularının yurdu parsellediği yıllardıEge ‘de Yunan varEli silah tutan tüm gençlerin bellerinde pistov, ellerinde Rus filintası, sırtlarında yatakları, dağları, taşları, ovaları mesken tuttukları yıllarKüçük Menderes ‘ten, Köyceğiz’e, Denizli ‘den Bodrum’a her karış toprakta onların alın teri

    Bir yandan işgalcilerle boğuşuyorlar, bir yandan da devletin seçip gönderdiği yöneticilerleBir yandan düşmanı kovalarken diğer yandan da işbirlikçilerle boğuşuyorlarİşte o yıllarda Halil adlı yiğit bir delikanlı vardıMerttiİyi silah kullanır, üç kuruşluk mevkiye boyun eğmezdiÇam yarması gibi, kaşı gözü ,eli yüzü düzgün, cesurduYiğitliği de dillerdeydiBir de “Bodrum kaymakamı” vardıHalk düşmanı , astığı astık, kestiği kestikİstanbul ‘un da gözde adamıAdına da “Çerkez Kaymakam “ derlerdiHalk arasında “Kalleş Kaymakam” Bir eli yağda bir eli baldaSandal sefaları, gece alemleriEtrafında etek öpenler, fedailik yapanlarMilletin kıtlıktan kırıldığı günlerde yağlı ballı yemeklerle donatılmış sofralar

    Bir de güzelliği tüm yörenin dilinde Çakır Gülsüm vardıBitez yalısında otururduSahilde şipşirin bir köyKöyün yakınlığından adına “Bitez yalısı” demişlerHerkes güzel Gülsüm ‘ü yiğit Halil ‘e yakıştırıyorduGülsüm adı Halil ‘le beraber anılırdıBunca dillenen güzellik Bodrum Kaymakamının kulağına da ulaşmıştıEtrafındaki dalkavuk çömezler kaymakamın kulağını doldurmuşlar”Gülsüm güzel kızSaraylara layıkHalil gibi baş kaldırmış bir eşkıyanın eline düşerse yazık olurSen evet de on Gülsüm getirelim sanaZaten Halil dağda, çetelerle dolaşıyor” diyerek şişirmişlerAmaçları kaymakama yaranmak, hem de çıkarlarına taş koyan Halil ‘e zarar vermek

    Çerkez Kaymakamın ‘ın çok hoşuna gitmiş bu düşünce Hem güzel Gülsüm’e sahip olacak, hem de büyüklerinin kulağına gitmiş bir efenin nişanlısını kaçırıp daha da yaranacak onlaraKaymakam Bitez yalısına göndermiş kolcularınıBir feryat, bir figan sarıp sarmalıyıp götürdüler Gülsüm ‘üGülsüm ‘ün apar topar içine atıldığı sandal kıyıdan uzaklaşmak üzereyken çökertme tarafından hızlı hızlı gelen sandal göründüSandalın kürekleri kanat gibi açılıp kapanıyorduBir yanda kaymakam kolcularının sandalı bir diğer yanda da Bitez yalısına girdi girecek olan Halil’in sandalıYanında en güvendiği arkadaşı İbrahim Çavuşİbrahim Çavuş asılmış küreklere, Halil ise ayakta gözünü siperlemiş eliyle kolcuları gözlüyorMillet sahile dökülmüş yürekleri ağzında seyrediyor onları

    Halil’in sandalı uçuyor gibiİki sandal burun buruna geldi vuruşma başladıPatlayan silah sesleriVe ardından Gülsüm’ün figanıİbrahim Çavuş’un figanı İbrahim Çavuş kapanmış sandala haykırıyordu”GittiYiğit Halil gittiVurdular Halil’iKalleş Kaymakamın adamları vurdu Halil‘i

    Kolcuların sandalı Bodrum’a hızla Gülsüm ‘ü götürürken, Halil’in sandalı da ağır ağır sahile yaklaşıyorduSonra sandaldan çıkardılar Halil’iOluk oluk kan akıyordu İbrahim Çavuş’un kollarında verdi son nefesiniSonra kalabalığı bir uğultu sardıBir hıçkırık, bir gözyaşı seliBunların arasından da yanık içli bir ses yükseldiAğlayan,ağlatan


    Çökertme'den Çıktım Da Halil'im
    Aman Başım Selâmet,
    Bitez De Yalısına Varmadan Halil'im
    Aman Koptu Kıyamet

    Arkadaşım İbram Çavuş
    Allah’ıma Emanet,

    Burası Da Aspat Değil Halil'im
    Aman Bitez Yalısı,
    Ciğerime Ateş Sardı,
    Telli Kurşun Yarası

    Güverte De Gezer İken
    Aman Kunduram Kaydı,
    İpekli Mendilimi Halil'im
    Aman Mor Rüzgâr Aldı

    Çakır Da Gözlü Gülsüm'ümü
    Aman Kolcular Aldı,

    Gidelim Gidelim Halil'im
    Çökertme'ye Varalım,
    Kolcular Gelirse Halil'im
    Nerelere Kaçalım

    Teslim Olmayalım Halil'im
    Aman Kurşun Sıkalım
  2. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Cemalim Türküsü - Cemalim Türküsünün Hikayesi
    Cemalim


    Şen olasın Ürgüp dumanın tütmez
    Kıratım acemi konağı tutmaz
    Oğlum da pek küçük yerimi tutmaz

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar içinde kaldım Cemalim

    Ürgüp'ten de çıktığımı görmüşler
    Taşkadı'nın pınarına inmişler
    Beni öldürmeye karar vermişler

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar içinde kaldım Cemalim

    Cemal'in giydiği ketenden yelek
    Al kana boyanmış don ile gömlek
    Bize nasip değil ecelnen ölmek

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar içinde kaldım Cemalim

    Türkü, öldürülen Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir Cemal'in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledir:

    Ürgüp'ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür Herkesçe sevip sayılan Cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür

    Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın" diye sitem etmesi üzerine Cemal türküsünü plağa okur Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler Şerife'nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır
  3. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Çarşambayı Sel Aldı Türküsünün Hikayesi (Samsun - Çarşamba Yöresi)

    Yöre: Samsun / Çarşamba Çarşamba deyince bir yabancı hemen çarşambayı sel aldı türküsünü anımsar
    çarşamba her şeyden önce bu türküyle ünlenmiştir
    bu ün ardında nice acı ve gözyaşını taşıyor
    tarih boyunca yeşilırmak nice canlar almıştır
    1970 lerde suat uğurlu ve hasan uğurlu barajlarıyla doğal akışa son verilmiştirartık yeşilırmak tan insan hayvan cesetlerievlerbeşikler ve birçok hayat nesnesi geçmiyorkısacası artık çarşamba yı sel almıyor yıllardır söylenensöylenecek olan bu güzel türküyü ve bu türkünün hikayesini hemşehrimiz sayın faik okutgen derlemiştir çarşamba yı sel aldı ahmet abdal deresinin kıysında yerleşmiş yoksul köy ailelerinden birinin oğluydubaharla birlikte yıllarca süren karasevdası karşılık bulmuşmelek kalbini açmıştıkısa zamanda yüzük takıp nişanlandılar ahmet yapraklar sararmaya durduğunda orduya yollandımelekse gözyaşlarıyla başbaşa kaldıağaoğlu mehmet ali melek e gözkoyduahmet in arkadaşları ne kadar uyardılarsa kar etmedi melek reddetti mehmet ali yibunun üzerine ağaoğlu adamlarıyla melek i dağa kaldırdıkötü haberi kuşlar uçurdu ahmet ekısa günde uçageldi aşkın delikanlısıkuşandı atını silahınıarkadaşlarıyla düştü yollaradağ tepe demedi gece gündüz melek i aradı ´meleeeeekmeleeeeek´ diye çığıra çığıra sesi uçtu önce bir çakal yağmuru uç verdisonra şimşek şimşek içinden çıktıçatırdadı koca gökyüzüışınlar çarşamba ovasını renkten renge soktune yağmur ne silinen izler aşkın atlılarını durduramadı tufan ikinci kez yaşanıtordu sankiyağmur yeşilırmak ı boğuverdiçarşamba ovası kaynayarak akan bir göle dödüştücanik dağları ndan aşağılara doğru bir çığ gibi önüne kattığı her şeyi sürükledi selevlerinsanlarbebek beşiklerihayvanlarkağnılar ağaçlar büyük küçük kayıklar çaltı burnu na doğru sürükleniyordu sonunda duruverdi yağmurgüneşle parladı yeşil çarşambausul usul bir gökkuşağı belirdisular günbegün çekildiçekildikçe hayat yeniden kurulmaya başladıyaralar sarılıyorevler onarılıyorduabdal deresi nin-yeşil ırmak a katılmak üzere-döküldüğü yamanın başında ahali toplanmaya başladıderenin eğimle indiği yamanın dibinde büyük bir kaya parçası vardıonun üstünde ise iki insanmelek ve ahmet ti onlarelele tutuşmuş sırtüstü öylece yatıtorlardıahali sel acısını unutmuş onlara yanıyorduhüzün gözyaşına döndü o büyük kaya parçasıahalinin üstünde toplandığı o taşyedi yerinden ayrıldıve her birinden bir servi boyu su fışkırmaya başladı bu hazin aşka doğa gözyaşı döküyordu ahali şaşkınlığın ardından dualar okumaya başladıdualar içten mırıltılarayıllardır can alan insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü işte rivayet o rivayetderler ve hikaye ederler ki çarşamba yı sel aldı türküsü o acı mırıltılardan doğdu yedi yerinden su fışkıran kayanın olduğu yerde bir su değirmeni kuruldu ve o yöre o gün bu gündür değirmenbaşı olarak anıldı(çarşamba daki değirmenbaşı mah) çınar ağaşlarının gölgelediği ahşap değirmenin yedi taşı vardıyedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümeksağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldıher hıdrellezde bu yaşandı1970 lerde değirmenin yıkımına değin bu gelenek sürdü




    Çarşambayı Sel Aldı

    Samsun/Çarşamba-Yöre Ekibi-Nejat Buhara

    Çarşamba’yı Sel Aldı,
    Bir Yar Sevdim El Aldı (Aman Aman)
    Keşke Sevmez Olaydım,
    Elim Koynumda Kaldı (Aman Aman)

    Oy Ne İmiş Ne İmiş (Aman Aman)
    Kaderim Böyle İmiş
    Gizli Sevda Çekmesi (Aman Aman)
    Ateşten Gömlek İmiş

    Çarşamba Yazıları,
    Körpedir Kuzuları (Aman Aman)
    Allah Alnıma Yazmış,
    Bu Kara Yazıları (Aman Aman)

    A Dağlar Ulu Dağlar (Aman Aman)
    Yarim Gurbette Ağlar
    Yari Güzel Olanlar (Aman Aman)
    Hem Ah Çeker Hem Ağlar
  4. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Kiziroğlu Mustafa Bey Türküsü - Kiziroğlu Mustafa Bey Türküsünün Hikayesi


    Bu türküyü dinleyen herkesin kafasında bir soru belirir Kim bu Kiziroğlu Mustafa Bey ? Köroğlu ile ne ilgisi var? Bu türküyle ilgili birçok söylenti var ama en ilginci sanırım bu Kizir, Kars'ın Susuz kazasına bağlı bir köydür Bu köy Kısır dağlarının geniş eteklerine kurulmuştur Köyün dört bir yanından ise soğuk pınarlar akar Köy düz toprak damlı evlerden oluşmaktadır ve köyün hakim bir yerin de de bir kale kalıntısı vardır Köylüler Kiziroğlu'nun kalesi derler buraya Kiziroğlu bu köyde yaşamış ve bura da efsaneleşmiştir derler

    Küçükken at binip kılıç kuşanır
    Söylentiye göre şimdiki Kiziroğlu Köyü’nün yerinde bir birinden uzak yirmi yirmi beş kadar ev bulunmaktaymış Bölge dağlık ve ormanlık olduğu için insanları da bu nedenle olacak ki çok serttir O zamanlar burada yaşayan insanların başında bulunan kişiye "Kizir" derlermiş Kizir Muhtar demektir Gün gelmiş zamanın kizirinin ünü tüm Anadolu'ya yayılmış Tüm kötüler ondan korkar olmuş Gel zaman git zaman Kizirin bir oğlu olmuş Daha küçükken iyi at biner, kılıç kuşanır olmuş İşte Kiziroğlu Mustafa Bey bu çocuk Bütün çocukluğu Kısır Dağı’nda at binip avlanmakla geçmiş Mustafa'nın O da babası gibi büyüyünce namlı bir yiğit olmuş, haksızlık ve adaletsizliklerle savaşmaya başlamış Zaten onun bulunduğu çevrede kimse haksızlık etmeye cesaret edemezmiş ya

    Köroğlu doğuya gelir
    O sırada doğuya gelen Köroğlu Kısır Dağları’nda Ferro deresine yerleşir, amacı doğudaki haksızlıkları yok etmek Bir gün Köroğlu bir at gezisinde Kizir Köyü’nü görür, "Burada ki adaletsizlikler de benden sorulur" der ve gider orada bir kale kurar İşlerinden dolayı bir müddet köyünden ayrı kalan Kiziroğlu köye döndüğünde Köroğlu’nun kalesini görür Sinirlenir Köroğlu’nun yanına gider, sertçe çıkışır "Sen kim olasın ki benim yurdumda saltanat süresin" Her ikisi de bir birlerini kötü insan olarak bilirlermiş Köylülerin söylemesi böyle

    Yiğitlerin kavgası
    O zamanın adaletine göre iki yiğit dövüşür, galip gelen diğerini öldürüp savaşı kazanırmış Köroğlu ve Kiziroğlu günlerce at üstünde kavga etmişlerse de yenişememişler Kılıç kavgasında ve güreşte de yenişememişler Mustafa Bey’in atı Ala Paça da Köroğlu'nun atı Kırat’la güreş-mekte Mustafa Bey şöyle bir geri bakmış ki ne görsün atı Ala Paça Köroğlu’nun atını alt etmiş duruyor "Ola benim atım Köroğlu'nun atını alt etmiş, ben Köroğlu'nu alt etmezsem halim nic' olur" deyip gayrete gelmiş Köroğlu'nu yere vurmuş Tam kamasını çekmiş vuracağı sırada Köroğlu "Dur yiğit, bana biraz mühlet ver yiğitlerimi göreyim karımla helalaşayım" demiş Mustafa Bey bırakmış Köroğlu eve gidip olanları karısına sazıyla sözüyle anlatmaya başlamış

    Bir atı var Ala Paça peh peh peh
    Mecal vermez Kırat kaça hey hey hey
    Az kaldı ortamdan biçe
    Ağam kim, Paşam kim, Nigar kim,
    Hanım kim
    Kiziroğlu Mustafa Bey
    Bir beyin oğlu
    Zor beyin oğlu

    diyeKöroğlu geciktiği için evine kadar gelen Kiziroğlu kapı aralığından türküyü duyunca duygulanır ve utanır Kapıyı çalıp içeri girer Mustafa Bey’i karşısın da gören Köroğlu her şeyin bittiğini düşünürken Mustafa Bey sarılıp onu öper "Sen benden daha yiğitsin Köroğlu" der Köroğlu da "Ben artık buradan gideyim burada senin gibi mert ve yiğit biri varken kalmak olmaz" der ve köyü terk edip batıya gider

    Anadolu insanının takdiri
    Köroğlu'nun Bolu Dağları’ndan çıkıp ta Kars'a gelmesi o zamanın koşullarında olanaksız gibi Ama halk düşüncesi iki yiğidi Doğu Anadolu da önce çarpıştırıyor sonra barıştırıyor Bu, Anadolu insanının kahramanlarına, haksızlıklara direnenlere verdiği değeri gösterir Kiziroğlu öyküsü tepeden inmemiştir, böyle bir yiğit yaşamış ün almıştır Halk da bu söylenceyle Kiziroğlu'nu saygı ve sevgiyle anmaktadır
  5. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Aman Felek Kömek Eyle

    Aman felek kömek еyle bu günde
    Nagah yеrde geldi aldı derd beni
    Gеce gündüz оda yandım alışdım
    Tutdu yоlum yоlum yоldu derd beni

    Gurbet еlde uca dağlar aşalı
    Ah еtdikçe kara bağrım dеşeli
    Ben Aslı imden ayrı düşdüm düşeli
    Delik delik еtdi deldi derd beni

    Felek benim ile inad еyledi
    Kem ile hicrandı töhfen söyledi
    Keskin kılıcıyla bağrım tеyledi
    Bölük bölük еtdi böldü derd beni

    Gеce gündüz kesmez gözümün yaşı
    Saldı kanlı felek başıma daşı
    Erzrum dağında kеçirdim kışı
    Ahır çölden çöle saldı derd beni

    Bilmem hayal mıydı yоhsa düş kimi
    Geldi geçti bоran kimi kış kimi
    Sefil Kerem yuvasında kuş kimi
    Tutdu yоlum yоlum yоldu derd beni

    Aşık Kerem


    Aman Felek Kömek Eyle

    Sоfu bunlardan da (orada bulunan insanlardan) Kеşiş'i sоruşturdu

    Dеdiler:

    Kеşiş buradan gеçip, Beyazıd şehrine gitti

    Kerem ile Sоfu o gеce оrada kaldılar, seher vakti tеzden yоla düşüp Beyazıd'a doğru gitmeye başladılar

    Kerem, dağ eteğini dolanan yol ile gidiyordu Gördü ki bu yеrde, yani, dağ eteğinde о kader çok turaç, keklik ve nice kuşlar var ki, yol üstünde, dağ eteğinde, о tarafa bu tarafa uçuşup duruyorlar

    Bu olanca kuşların sevincini gören Kerem yürekten efkarlandı

    Birden bire Kerem'in halı perişan оldu, gönlü gam ile doldu Sofu'dan sazı istedi

    -Sofu şu sazımı ver bu kuşlara bir türkü söyleyeyim

    Sofu sazı Kerem'e verdi, Kerem sazı sinesine basıp, halına münasip, gönlüne göre bir türkü söyledi
  6. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Hekimoğlu Türküsü ve Hikayesi

    Hekimoğlu derler benim de aslıma
    Aynalı martin yaptırdım narinim kendi nefsime
    Konaklar yaptırdım döşetemedim
    Ünye de Fatsa bir oldu narinim baş edemedim

    Konaklar yaptırdım mermer direkli
    Hekimoğlu sorarsan narinim demir yürekli
    Bahçe armut dibinde kaymak yedin mi
    Hekimoğlu'nu görünce narinim budur dedin mi

    Çiftlice Muhtarı pşttur pzevnk
    Hekimoğlu geliyor narinim uçkur çözerek
    Hekimoğlu derler bir ufak uşak
    Bir omzundan bir omzuna narinim yüz arma fişek

    Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir

    Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır

    İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar Ötekiler de çevresini sararlar Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır

    Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder

    Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur Bu yüzden Bey,
    kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler

    Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar Bütün çevre kuşatılmıştır Evin altında bir fırın vardır Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır

    Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor Gittiği ev muhtarın evidir Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla

    işbirliği içindedir Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır Hekimoğlu, Muhtarın yüzünden kıstırılmıştır Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında Adeta namlular kurşun kusmaktadır Özetle olur orada

    Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :
    1-Hekimoğlu, çatışma sırasında çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor

    2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
    kadar geliyor ve burada ölüyor

    Hekimoğlu, tipik bir örneğidir Haklı bir nedenle dağa çıkıyor Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır

    Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de dir Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen in özelliği şudur Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor
    Bu yüzden Hekimoğlu'nun, adı, Hekimoğlu'nun adı le özdeşleşmiştir
  7. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun? Türküsü ve Hikayesi (Kayseri)

    Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı

    Derin bir iç geçirdi

    Bir çocuğu olsaydı bâri Oğlan değil, kızı O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât Erkek olmalıydı çocuğu Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
    Gene derin bir iç geçirdi

    Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya Ağlıyası geldi birden Düşünmek istemiyordu bunu O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert "Günahı, vebali varsa ona Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda Hele böyle bir şey olsun"

    Yanında bir karaltı Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini

    Resullarin Emine anaydı gelen:

    - Ne o kınalı kekliğim benim? dedi Öksüzüm, yavrum Ne ağlıyon? Telâşlandı:
    - Yoook, ağlamıyorum nene

    Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
    - Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya O nerde? Hani?

    "Kınalı keklik" gene derinden bir çekti Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına Sormadılar hiçbir şey Biliyorlardı Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
    - Sus bacım, dedi Sus! Bir başkası:
    - Gözlerinden döktüğüne yazık!

    Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
    -Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence
    - En doğrusu bu ama
    - Dinlemiyor ki!
    - Bu gençlik, bu tâzelik
    - Yedi yıl, yedi yıl anam Dile kolay İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

    Sıkıldı, bunaldı Ağlamıyordu artık Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına Elini sallasa ellisi, başını sallasa

    Duramadı karıların arasında Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!

    Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı
    Yedi yıl, yedi koca yıl!
    Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri

    Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
    - Kınalı keklik kaldın gene Bak testin doldu, taşıyor!

    Kendine geldi İnsanoğlunun aklına şaştı Gözleri testisindeydi güya Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu

    Çekti lülenin altından Güldü acı acı

    Tuttu evinin yolunu Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı Her kafadan bir ses:
    - Deli anam deli bu!
    - Doğru bacım, deli
    - Beni yedi yıldır sılamda unutacak da
    - Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

    Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar Evden içeri girerken, Dursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

    Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

    Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına Gece iniyordu köye ağır ağır Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla ker*** evleri süslemeğe başladı

    Canı ne yemek istiyordu, ne de su

    Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

    Ali bakıyordu, sadece bakıyordu

    Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
    - Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

    Ali susuyor, boyuna susuyordu Taştan ses çıkıyor, Ali'den çıkınıyordu Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz Durmadın sözünde Ali'm Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

    Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış Fakat Ali

    Uyandı Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
    - Hayırdır inşallah, dedi

    Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti Ne olur ne olmazdı Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden

    Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu
    Uykusunda düş
    Düşünde İstanbul gurbeti Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin Ali'sini aramağa gitmişti düşünde Bulmuştu da Güzellerin arasındaydı Bir kıyıdan bakıyordu Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını

    O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına Açmıştı ağzını Ali'sine, yummuştu gözünü:

    - İstanbul'u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

    Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
    Gördün güzelleri ben unuttun aman
    Beni evinize köle mi tuttun aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

    Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
    Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
    Seninle gidenler silaci oldu aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
  8. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    "KIRMIZI GÜL DEMET DEMET" TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ

    Kırmızı gül demet demet,
    Sevda değil bir alamet,
    Balam nenni, yavrum nenni
    Gitti gelmez ol muhannet
    Şol revanda balam kaldı,
    Yavrum kaldı, balam nenni

    Nenni ya! Nenni ki nenni! Yavrum nenni! Bir demet kırmızı gülle
    gelen nenni! Nasıl oluyor derseniz, türkünün dilini açmak gerek
    Varıp sormak gerek türküye : ''Ey türkü nedir bu demet demet kırmızı gül ve de nenni! Yavrum nenni Balam, nenni'' Bu demet demet gül hem de kırmızısından, sevgiliye duygu mu taşıyor? Neden kırmızı gül de kır papatyaları değil? Şöyle sarılı beyazlı, düz sarılı, öküz gözü gibi, kırdan toplanmış papatyalar değil de, demet demet kırmızı gül? Onların sevgi dili yok mu? Onlar duygu simgesi gül kat Ama bir tek! Benim tek gülümsün, gönlümdeki yerin kır çiçekleri kadar engin, kır çiçekleri kadar zengin ve doğal, demiş olmazmısın? Ama senden iyisini bilecek değiliz ya! Kırmızı gülü
    seçmişsin sen Hem de demet demet

    Ha bir de 'balam' meselesi var! Yavrum diyorsun 'Nenni' diyorsun 'Gitti gelmez' diyorsun Yoksa bir ananın balasına, yavrusuna çağrısı mı bu? Şol Revan'da kalan balası üstüne mi söylenmiş? REVAN, bugünkü adıyla ERİVAN, yani günümüzde Ermenistan'ın başkenti Türkümüze konu olan olayın geçtiği zaman ise, büyük olasılıkla 17 yüzyıl sonrası Neden derseniz, REVAN Osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar Ama bir ara elden çıkmış, Safeviler işgal etmiş Yıl 1635 Dördüncü Murat ikiyüzellibin kişilik bir orduyla REVAN seferini düzenlemiş Sekiz ay, yirmi dokuz günlük kuşatma sonunda, REVAN yeniden Osmanlı topraklarına katılmış Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuş Mal götürüp, mal getirmişler Memet de gidip gelen kervancılardan birisi Anasının da tek 'balası' Tek oğlu! Erzurum yöresinde üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar Yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp, REVAN'da satıyor Memet Memet de Memet hani Karayağız bir delikanlı Taşı tutsa, suyunu çıkaracak kadar güçlü Bir de alışkanlığı var Memet'in Her akşam tarla dönüşü, bahçelerden derlediği demet demet gülleri getiriyor anasına Anayla oğul arasında bir simge gibi kırmızı gül demeti Sevgi saygı simgesi Gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor ana Onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor Hele Memet kervandaysa Gözü gönlü kırmızı gülün kurumuş, gazelleşmiş demetinde ananın Rüyaları hep Memet üstüne REVAN yollarını düşlüyor hep Kimi zaman kara saplanmış görüyor kervanı Kanter içinde uyanıyor hayra yormaya çalışıyor Kimi geceler de toza dumana katılmış kervanın, atının eşeğinin devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu düşlüyor Bir hortum, yutuyor kervanı Koca kervan döne döne göğe çekiliyor Geride ne bir at, ne de bir deve, ne de insan kalıyor Memet'i arıyor gözleri Kara yağız, kaytan bıyık Memet, ellerini uzatıyor anasına 'Tut ellerimi' diyor Ama ne gezer Anasının elleri boşlukta kalıyor Sözün kısası günü gelip de kervan REVAN'dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor Kervanın dönüşünü dört gözle bekliyor

    Bazen kışın yola saldığı oğlu yazın dönüyor Bazen de tersi oluyor Kervanın dönüşü, bayram gibi! Kimi kocasını, kimi yavuklusunu karşılıyor Kimi analar da oğlunu Sarılıp, ağlayanlar, sevinç gözyaşı dökenler Yemen seferinden döner gibi Gerçi savaş dönüşü değil ama; hastalığı sağlığı var Karı var, ayazı var! Bir de salgın hastalık söylentisi yayılmış Veba hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı İlkin bir ateş sarıyor bünyeyi Kusma, iltihap, baş dönmesi En sonunda da sayıklama Artık kurtuluşu yok Sayıklaya sayıklaya götürüyor insanı En erken üç gün En geç yedi gün içinde başlıyor sayıklama Kurduğu tüm dünya yok oluyor bir anda insanın Sevgiliye özlem, alınan armağanlar Söylenecek güzel sözler ''Sensiz olamam Sen benim her şeyimsin Güne seninle başlıyorum Seninle bitiyor gecem Zaman yitirmemek gerek demiştin Oysa günler su gibi geçti Ne bir ses; ne bir nefes Düşlerdeki yerin hariç Oysa seninle her şeye yeniden başlayacaktık Öyle demiştik ''Yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için'' Bunları sen söylemiştin Sıcaklığın avuçlarımdaydı Kuytu bir sokak arası mıydı? Yoksa aşıklar yoluna girişte miydi? Bir tek gözlerin kalmış belleğimde Bir de kuşların bitmeyen şakımaları Ne de güzel batmıştı güneş Alaca ışığın, alaca karanlığa dönüştüğü an Akşam güneşinin, yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel olan? Yoksa alaca ışığın, alaca mutluluğa dönüştüğü an mıydı en güzeli Bahar mı kokuyordu saçların Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? İşte böyle sevgili Ben şimdi senden uzak Seni sayıklıyorum Ellerini tutabilsem yeniden Yüzüme dokunsa saç tellerin Ama ne gezer! Kuytulardan kaybolmayı severim demiştin Aniden yok oluyorsun düşlerimden Ellerim boşta kalıyor Hem anamın hıçkırığı niye Uzattığım ellerimi tutsa ya! Ateşler içindeyim Bildiğim türküleri mırıldanıyorum; yokluğunuzda


    Gurbet elde baş yastığa gelende,
    Gayet yaman olur işi garibin,
    Gelen olmaz giden olmaz yanına,
    Bir çalıdır mezar taşı garibin

    Bir çalının dibine gömüyorlar Memet'i Söylenecek sözleri, sevgiliye, anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü Kara toprak alıyor bağrına Gençmiş Sevenleri varmış Anası yavuklusu yol gözlüyormuş Ecel bu! Kimini sele, kimini yele verir Memet'i de Revan'da vebayla yakalıyor Sayıklaya sayıklaya gidiyor Memet Kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor Sevgiliye özlemi de dilinde! Artık bir çalıdır mezar taşı Memet'in! Bir tek Memet değil vebaya teslim olan Kervanın çoğu kırılıyor Sahipsiz mezar oluyor Revan ' da Kalanlar perişan Utangaç Yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki Sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi Ağır ağır Erzurum'a giriyor kervan Analar, bacılar, sevgililer, oğullar, eşler Meraklı gözlerle karşılıyor kervanı Aradığını bulan sarmaş dolaş Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor Aradığını bulamayanlar, ilk rastladığına soruyor ''Oğlum Memet'im nerede Birlikte çıktınız kervana Nerede kaldı'' Sen sen ol da gel yanıtla "İlkin kusma başladı Sonra da bir ateş En son sayıklama başladı Tüm sevdiklerini bir bir sıraladı Titreye titreye sayıkladı Yedi gün dayandı Memet Sonra Sonra bir çalının dibine gömdük onu'' Gel de söyle bunu Söyleyebil! Hem de anasına O ana deli olup dağlara düşmez mi? Avuçlarını göğe açıp ol tabipten medet dilemez mi? Kırmızı gülden merhemlik istemez mi? Karayağızın güzeli oğlunu, canından parçayı alıp götüren ölüme, ilenmez mi? Ölümün hepsi kötü Ana, baba, anneanne, dede Hepsi kötü Dün var olan Soluyan, nefes alan; nefes veren Bir anda yok artık Yerinde yeller esiyor Şekli şemali, son sözleri, yavaş yavaş yok oluyor Belleklerden siliniyor Yaşlı ölümü neyse ne! ''Öldü de kurtuldu" diyor insan Ya gencecik ölümler Muradı gözünde gidenler Anadır, alıyor veriyor veriyor alıyor Oluru yok Diline kırmızı gülleri doluyor Ol tabipten medet diliyor Olmuyor Ver elini dağ yolları Dilinde türküsü Gönlünde oğlunun hayali Deli olup dağlara düşüyor O'nu son görenler elinde bir demet kırmızı gül, dilinde ''Kırmızı gül demet demet Sevda değil bir alamet Şol Revan'da balam kaldı Yavrum kaldı'' diye diye haykırdığını söylediler

    Kırmızı gül demet demet
    Sevda değil, bir alamet
    Balam nenni, yavrum nenni,
    Gitti gelmez ol muhannet,
    Şol Revan'da balam kaldı,
    Yavrum kaldı,
    Balam nenni,

    Kırmızı gül her dem olmaz,
    Yaralara merhem olmaz
    Balam nenni,
    Yavrum nenni,

    Ol tabipten derman gelmez
    Şol Revan ' da balam kaldı,
    Yavrum kaldı,
    Balam nenni

    Kırmızı gülün hazanı,
    Ağaçlar döker gazalı,
    Karayağızın güzeli
    Şol Revan ' da balam kaldı,
    Yavrum kaldı
  9. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    KESİK ÇAYIR BİÇİLİR Mİ?" TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ

    Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı

    Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı, iyi tanırdı

    Yâver, fesini sola doğru devirdi Güz demiydi Serindi ama o yanıyordu Korkmuyordu Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra Korkmuyordu

    "Sırtıma sepken yağıyor"
    "Yanuben yorgun gelirim"

    demiş elin oğlu zamanında Yâver işte bu hâl idi Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi Aslı Konaya'lı değildi

    Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi Allah etmesin, gençti Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne Allah etmesin Ama yine de kotkmuyordu işte

    Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu Bir şeyler olmuştu çünkü Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının

    Bu gece onunla buluşacaktı İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının

    Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu Eli-ayağı yanıyor gibiydi Ker*** duvarı aşmıya çalıştı Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı

    Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi
    Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi Oturdu

    Konya pul pul dirildi gözbebeklerine Yalnız Konya değil dünyalar onundu ******* hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemediOturdu

    Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı Kız konuşuyordu Çelebi kızı Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi

    Konuştular Kızın elleri yâverin ellerinde serindi Uzun uzun konuştular Aşktı bu dost Sevgiydi Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı

    Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez Sonra sa yanına devrildi Kıpırdayamadı bile Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler

    Sabah yakındı Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi Öylece kaldı
    Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular
    Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü

    "İnce çayır biçilir mi
    Sular ayaz içilir mi
    Bana yardan vaz geç derler
    Yâr tat'lolur geçilir mi"

    Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile

    "Aman ben yandım, paşam ben yandım,
    Ellerin köyünde vuruldum kaldım"


    Kaynak:
    Kamil UĞURLU
    Bir Konya Türküsünün Doğuş Hikayesi
    Türk Folklor Araştırmaları-Kasım 1963
  10. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    AH BİR ATAŞ VER" TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ

    Çanakkale Boğazı, Nağra Burnu açıkları 4 Nisan 1953, Saat 02:15

    Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland Şilebi ile Çarpıştı Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, herşey yine aynı sözcüklerle anlatıldı; konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirler Şamandıradaki telefon hattının Öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan hüzünlü ama başı dik türküsünü dinledi


    Ah Bir Ataş Ver

    Ah, Bir Ataş Ver, Cıgaramı Yakayım
    Sen Sallan Gel, Ben Boyuna Bakayım

    Uzun Olur Gemilerin Direği
    Çatal Olur Efelerin Yüreği

    Ah, Ataşı Gavur, Sinem Ko Yansın
    Arkadaşlar Uykulardan Uyansın
  11. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    ONBEŞLİ TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ

    Hey onbeşli onbeşli
    Tokat yolları taşlı
    Onbeşliler gidiyor
    Kızların gözü yaşlı

    Aslan yarim kız senin adın Hediye
    Ben dolandım sen de dolan gel beriye
    Fistan aldım endazesi onyediye

    Gidiyom gidemiyom
    Az doldur içemiyom
    Sevdiğim pek gönüllü
    Koyup da gidemiyom

    (TRT Dörtlüğü)
    Gidiyom gidemiyom
    Sevdim terkedemiyom
    Sevdiğim pek gönüllü
    Gönlünü edemiyom

    Aslan yarim kız senin adın Hediye
    Ben dolandım sen de dolan gel beriye
    Fistan aldım endazesi onyediye

    Giderim ilinizden (elinizden)
    Kurtulam dilinizden
    Yeşil baş ördek olsam
    Su içmem gölünüzden

    Aslan yarim kız senin adın Hediye
    Ben dolandım sen de dolan gel beriye
    Fistan aldım endazesi onyediye



    Taş döşeli dar yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde,

    Tokat bir dağ içindeyken
    Gülü bardağ içindeyken
    Yüzü kaleye bakan ahşap evlerden
    birinin şenliğiydi Hediye

    Adı gibi Haktan Hediye, üç eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı, yazmasının ucu pembe oyalı Endamı fidandan narince, boyu gül ağacı misali küçücek, alımlı, edalı bir kızcağız Tokat eşrafından kendi halinde bir ailenin evdeki tek çocuğu

    Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı, içi sırlı küplere asma yaprağı basıldığı aylarda Tahtoba köyünün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu Tenhada buluştular, iki gencin yüreciği birbirine ısındı Çok geçmedi aradan, Tahtoba'dan dünürcüler geldi Hediye kızın evine Köy ağası babanın biricik oğlu Hüseyin'e istediler onu "Yaşı küçücek," dedi anası "Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek" Bekleyeceklerini söyledi oğlan tarafı "Bizim oğlumuz da yeni yetme Söz edelim, aht verelim, bekleyelim Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz olur"

    Tez büyür kuzu misali kız kısmı da, yuvadan kuş misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür Hele talibi Tahtoba'nın efendilerindense, bol haneye gelin gidecekse, anasının babasının adını saydıracaksa fırsat kaçırılmaz "Oldu," dedi büyükleri Hediye'nin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı Madem insan evladıydı isteyen, hayır işte acele etmek en güzeliydi Verdiler Hediye'yi bıyıkları yeni terlemiş Hüseyin'e Şerbetini içtiler, sözünü kestiler Tahtoba'nın ağası koçlar kurban etti, Hüseyin, endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden fistanlık kumaş aldı Hediye'ye İpek bürüğe bürüdüler genç kızı Boynuna gümüş hamaylılar, alnına Hamidiye paralar taktılar Nişan gecesi Tokat'ın kadınları toplandı kız evinde, bakır tepsilerin arkasını tıkırdatarak oynadılar

    Kış gelmeden yaprak küpleri basıldı, erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kuruları, setikler, yarmalar hazırlandı Bahar başında toplanıp yazıda kurutulmuş madımaklar çıkınlandı Kasım yağmurları Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap evlerin dış kapıları kapandı Baba evinde artık misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telaşına düştü Kış boyu kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi "Belki Hüseyin'dir" ümidiyle süzerek küçük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al yazmaları renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi

    Kiraz ağaçları tomurcuğa dururken ürkütücü, korkutucu bir haber yayıldı ortalığa Ateş düşmedik ocak bırakmayan seferberlik, memleketin her köşesinden yine delikanlıları istiyordu Bu kez sıra yaşı on sekize yeni basmış delikanlılarda Şehirden şehire, köyden köye haber uçuruldu Sırtını kayalara dayamış Tokat da titredi bu havadisle Bin üç yüz on beş doğumlular kışlada toplanacaklar Karayağız Türkmen delikanlıları kalktı geldi, kara zıpkalı Karadeniz uşakları, ince yapılı dil bilmez Çerkes gençleri beşer onar gruplar halinde akın etti çevre köylerden Kimini Çanakkale'ye yazdılar, kimini Filistin'e, Yemen'e İllerini, köylerini bırakıp bilinmedik diyarlara doğru sürdüler atlarını Kara tren vagonlarına doluştular Gözü yaşlı duacı analarla sabırlı yavuklular kaldı geride Ardından bir maşrapa su döktükleri delikanlıları için yanaklarından süzülen gözyaşlarını yazmalarının ucundaki gül oyalarına sildiler Geride kalan kalbi kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı, on sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler

    Hey on beşli, on beşli
    Tokat yolları taşlı
    On beşliler gidiyor
    Kızların gözü yaşlı

    Tahtoba köyünden bölüğe çağrılan gençlerin arasında Bey oğlu Hüseyin de vardı Al atını topuklayıp ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte Tokat'ta, Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğin kapısını çaldı önce Sözlüsünün ana babasının elini öptü Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran Hediye'ye "Vatan borcunu ödeme zamanı, sağlıcakla kalın Dua edin çocuklarınız için Döner gelirsem, ahdimdeyim, çift davullar çaldırıp toy yaparım" dedi onlara Sonra helallik dileyip ayrıldı Hediye'nin evinden Başını çevirip tekrar tekrar ardına bakarak sürdü atını

    Gidiyom gidemiyom
    Seni terk edemiyom
    Sevdiğim pek küçücek
    Koyup da gidemiyom

    Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan biriydi artık Hediye Her gece dua ederek baş koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslattı Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına, dantel perdelere, kilim tezgahlarında dokunan cecimlere Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çağıl çağıl eridi, kuru ağaçlar canlandı, tomurcuklandı, yapraklandı Asmalar gözyaşı gibi salkım salkım üzümlendi Kah Batmantaş Köyü'ne bir ateş koru gibi kara haber düştü, kah Yatmış'a, kah Hanpınarı'na Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla ıslattılar

    Memlekette yangın düşmedik ocak kalmadı

    Eli yüreğinde uyandı her sabah Hediye Komşu kadınlara rüyalarını tabir ettirdi Mahzun mahzun yollara bakıp bir haber bekledi kara yağız Hüseyin'inden Uçup giden turnalardan haber umdu Sabah esen serin rüzgara selam asıp yolladı

    Çok mu uzaktı bu Yemen dedikleri yer?

    Şu çıplak dağların ardına gitse bulur muydu yarini?

    Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı pembe çevirmeli ipek mendiliyle?

    Gece gündüz binbir kuruntuyla içi içini yedi Bir o değil, koca Anadolu'nun anaları, yavukluları vakti belirsiz bir dönüşün ümidiyle dua edip bekliyordu Bekleyiş derde dönüştü Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi biraz daha kırıldı Analar, askere gitmiş babalarını soran bebelerine "Az kaldı dönecek" derken ciğerleri sızım sızım sızılar oldu

    Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi bırakarak Yiğitsiz kalmış evleri bekleyen köpekler yabancıya ürümez olmuştu artık Dağlarda eşkıyalar peydahlandı Asker kaçakları, arsızlar, hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi, bir gün filanca köyden Ansızın uğratmışlar evleri Para eder her şeyi toplamışlar, cepheye gitmiş yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa kaldırmışlar, ıssıza çökertmişler Hükümet baş edemiyormuş artık onlarla Şehirlerde kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş Güven diye bir şey kalmamış

    Hediye'nin anasıyla babası yanlarına çağırdı kızlarını Utana sıkıla açtılar endişelerini ona

    "-Kara yazgılı kızım, bilirim beklediğin var ama işte seneler geçti Dört kış, dört yaz bitti bir haber yok Tahtobalı Hüseyin'den Böyle susup beklemekle olmaz Haberini alıyoruz, nice yiğitler de şehit oldukları halde evlerine haber uçurulmazmış Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denilen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmiş Askerden hayır haber beklemenin manası yok Biz artık kocadık, sana sahip çıkamayız, namusundan endişeliyiz Yazma ustası Emin Efendi sana talip oluyor Erkeğin yaşlısı olmaz Emin Efendi zengin bir tüccardır Oğlu uşağı yok, koca evde bir fidai başın olacak Biz gitmenden yanayız Git evini ocağını kur Yuvanı bil sen de Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir yavukluyu beklemekle olmaz"

    Bahtsız Hediye yaşın yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü Ana babasının isteğine olmaz diyecek kız yoktu ya o zamanlar, kötü yazgısını kabullenip oturdu Hediye Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta Hanı'nda yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendiyle nikahladılar onu Son güne kadar Hüseyin'in döndü haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız Türküler mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı, ağladı

    Gidiyom işte ben de
    Bir arzum kaldı sende
    Ayva oldum sarardım
    Din iman yok mu sende

    Çifte davullu toy hayallerine yandı Hediye Gelin kınası görmemiş küçücük elleriyle sildi gözyaşlarını Yüzünü birkaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını tutmasına fırsat olmadan, sırma işlemeli al bindallı giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi

    Rengarenk Tokat bezlerine tahta kalıplarla desen vuran yazma ustalarındandı Emin Efendi Uzun beyaz sakallı, yün papaklı, vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı Yamrı yumru elleriyle yazmaları desenledikten sonra Meydan Camisinde namazını eda etmeden evine gelmeyen bir yalnız adam Önceki evliliğinden olan çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti çeşitli cephelerden Değil Hediye kızın tazeliğini, dünyayı armağan etseler içinde ölen yaşama sevinci dirilesi değildi

    Hediye kız bu kocamış erin evinde vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz ağacı gibi mahzun ve kederli Hediye kadın olup çıkıverdi

    "Hayalde gör, düşte gör hele bir de düş de gör" demiş ya eskiler İnsanın işi bir kez ters gitmeye görsün, nasıl da yağar başına belalar yağmur misali Yüzünü güzel yaratmıştı Mevla ama talihi kötüydü Hediye kızın Yaşlı da olsa kadrini kıymetini bilen, başına kapak olan, namusuna sahip çıkan erini Azrail alıp götürdü çok geçmeden Daha evleneli bir yıl olmadan dul kaldı Hediyecik
    Aniden uçuverdi Emin Efendi

    Bir öğle üzeri kapıyı çalan kalıpçı çırağı "Yenge, Emin Emmi öldü!" diye haber getirdiği zaman felaketi bir çığlıkla karşıladı Tokat'ın örfüydü ya, cenazeyi hemen hazırlayıp bekletmeden defnettiler

    Vakitsiz açılan güllere döndü Hediye Tazecik yüzünü zamansız soldurdu kötü kaderi Şad olup gülmeden yas bağladı, gelinlik giymeden dul kaldı Çiçek açmadan hazan olmuş dallar misali, yeşillerden allardan soyunup karalara büründü Tokat'ın orta yerinde Yeşilırmak çağıl çağıl akarken, Hediye kadın gözyaşı akıtıp oturdu köşesinde

    Ölüm acısı geçip yasını unutmadan yalnızlıkla başbaşa kaldı bahtsız kız Emin Efendi'nin malının mülkünün idare edilmesi gerekliydi Yaşlı adamın bıraktığı çarkı tek başına çevirmeliydi Yuvasını bırakıp babaevine dönse evini ocağını ne yapacak? İyi kötü benimsemişti yeni hayatını Hem babaevine sığmadığı için evlendirmemişler miydi onu Kocasından kalan malın mülkün icarıyla geçinip giderdi İbadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düşen

    Ne Haktan, ne hükümetten korkusu kalmamış azgın çeteler koymadı Hediye'yi yasıyla başbaşa Şehrin kıyısında kocaman bir konakta tek başına yaşayan bu taze dulda çokça para olmalıydı Hem kimi kimsesi yok Koruyanı, sahip çıkanı bulunmayan bu kadıncağızın malına mülküne el koymak kolaydı

    Ay karanlık bir gecede koca evin çift kanatlı kapısının önüne vardılar Bakır kapı tokmağını tıklattılar yavaşça Masum kadın kapıyı açmaya korkunca omuzladılar hep beraber İçeri daldılar azgın kurt misali Sepet sandık dağıttılar, feryadına kulak vermeyip sırtladılar Hediye'yi Hoyrat eller dağdan dağa dolaştırdı onu Zorla sahip oldular, kirli elleriyle birbirlerine sundular, kalaylı siniler üzerine çıkartıp el çırparak oynattılar Nice zaman sonra gönülleri geçti kızdan Bastıkları başka köylerden başka talihsiz tazeleri görünce bir sabah atın arkasına atıp Tokat'a getirdiler onu Tan yeri kırmızı bir utanç içindeyken Takyeciler Camii'nde sabah namazından çıkan yaşlılar kaldırıma düşmüş bir kız buldular Üstü başı yırtılmış ağlayan biçarenin başına toplanıp konuştular da biri el uzatıp "kalk" demedi

    Tokat yolu kaldırım
    Düştüm beni kaldırın
    Sevdiğimin uğruna
    Vurun beni öldürün

    Yazmacı Emin Efendi'nin hanımı Hediye'nin adı kötü kadına çıktı gayri

    Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciğer delici kurşunlara uğrayıp ihaneti, zulümeti, açlığı, hastalığı yaşayıp da geri dönen olur mu?

    Hak Teala kulun alnına ölümü yazmayınca olur işte

    Gözü yaşlı Anadolu'nun "Giden gelmiyor" diye türküler yaktığı cephelerde kah vuruşarak, kah esir düşerek seneler geçiren Hüseyin dağın taşın çiçeğe büründüğü bir bahar başında çıkıp geliverdi memleketine Tahtoba'dan savaşa yollanmış bin üç yüz on beş doğumlu yirmi delikanlıdan bir o sağ kalmıştı Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanık seller akan köyün girişinde madımak toplamaya koyulmuş tazeler tanıyamadı gelen bu hırpani kılıklı adamı Köpekler seğirtti üzerine Köyün yamacında durup dağa taşa ünledi sesinin yettiğince "Benim ben Memleket aşırı diyarlarda vuruşmaya gönderdiğiniz Hüseyin'im ben Hak alnıma yaşa yazmış, kaderde size kavuşmak varmış, döndüm Emmi dayı kızları, yad el değil bu gelen Bey oğlu Hüseyin'im ben" Köyün genci yaşlısı kuşattı çevresini, boynuna boğazına sarılıp ağlaştılar Ardına düşüp eve götürdüler onu Yolun otu çiçeği sarıldı yorgun ayaklarına Ağsıvayla sıvanmış bahçe duvarının önünde yabancı bir erkeği görünce yaşmaklanacak oldu Hüseyin'in anası Sonra sekiz yıldır ağlaya ağlaya ferini tükettiği gözlerinden çok yüreğiyle tanıdı oğlunu Kollarını açıp "oğlum" diye öyle bir inledi ki dağ taş yankıya durdu Tahtoba köyü şenliğe başladı o gün Savaşa yolladıkları yirmi civanın yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu, düğün kuruldu, kurbanlar kesildi Anası başındaki kahır kasnağını çıkardı, bacıları al güllü elbiseler giydi, duyup öğrenen herkes görmeye geldi

    Seferberliğe giden de geri gelirmiş demek

    Bekledi Hüseyin Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini Ne anası, ne bacısı adını anmadı gelinlerinin "Yoksa ahdini bozup kocaya mı verdiler sözlümü?" diye bir kuruntu zihnini yakıp geçti Olamazdı ama, söz vardı ortada Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çiğnemezdi yar hatırını Dayanamadı, töreyi bozup sordu sonunda

    -Ana, Hediye'm nasıl?

    Gözlerini oğlundan kaçırıp başını iki yana salladı anası Birilerine ilenerek döğündü

    -Hediye'yi sorma oğul Kız kısmı bunca sene durur mu? Uçurdular yuvadan, alıcı kuşlar kaptı onu

    Anlayamadı Hüseyin Nişan yapıp, şerbet içip söz vermişti Hediye'nin ana babası, nasıl uçururlardı yuvadan Anasının ağzından daha fazla laf alamayacağını anladı Üzerine fazlaca gidemedi ama binbir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi İçi içini yedi sabaha kadar Memleketini bıraktığı gibi bulmuştu da insanlar ne denli değişmiş, ne denli kocamış ve eksilmişlerdi

    Sabah Tokat'a giden bir at arabasına binip Örtmeliönü'ndeki ahşap eve geldi Kalbi pıtır pıtır atarak sekiz yıldır kavuşmayı düşlediği yavuklusunun evini seyretti uzaktan İşte bir çok şey bıraktığı gibi duruyor Gözeler şarıldıyor yol ortasındaki arktan Hediye'nin bahçesindeki kirazlar da çiçek açmış Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu seyrediyordur belki de Siyah perçemleri lal yanağını gölgeliyordur Öyleyse ne demek istemişti anası? Bakır kapı halkasını vurdu elleri titreyerek, içerde ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap veren olmadı Geri çekilip pencerelere baktı, kimsecikler görünmüyordu

    Karşı evin önünde kendisini seyreden bir adama sordu

    -Evdekiler nerede?

    -O evdekiler buradan ayrılalı çok oluyor

    -Nereye gittiler ki?

    -Geyras'ta bir çiftliğe

    -Ya Hediye?

    -Hediye'ye ne olduğunu bilmeyen mi var Tokat'ta Kötü yola düştüydü yosma El elinde eğlence olduydu Laf söz ettiler çevreden Gözümle görmedim ama birileri alıp götürüyormuş bazan Ana babası utancından terk etti buraları zaten Hediye de alıp başını gitti Dedikoduya dayanamadı dediler Hatta giderken söylediği mani kızların dilinde

    Gidiyom elinizden
    Kurtulam dilinizden
    Yeşil baş ördek olsam
    Su içmem gölünüzden

    Can alıcı kurşunlara uğradığında bu kadar yıkılmamıştı Hüseyin "Er başına iş gelir" demiş ya atalar Böylesi iş de gelirmiş demek Eli ayağı kesiliverirmiş insanın, yıldırım çarpmışçasına yanarmış demek

    Karşısındaki adamın anlattıklarını duymuyordu artık Sekiz yıldır yüreğinde muhabbetini sakladığı, uğrun uğrun hasretini çektiği yavuklusunun sesi kulaklarında çınlıyordu Savaşa giderken vedalaşmaya geldiğinde pencerede beliren gölgesiyle hatırlıyordu onu Cephede üzerine top mermisi düşüp parçalanan dostları geldi gözlerinin önüne O mahşerin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanlı böyle bir haberle ölüden beter hale gelirmiş demek

    -Ah dönmez olaydım sılaya Başımın üzerinde vızlayan kurşunlardan biri yüreğimi parçalasaydı keşke Canlı canlı kumlara gömülen dostlarımın içinde ben de olaydım Geri dönmeye sevinmek ne gafletmiş meğer, diye inledi

    Ardını döndü konuştuğu adama Yedi düvel düşmanın yıkamadığı yiğit, omuzları düşmüş bir şekilde döndü köyüne

    Aslan yarim kız senin adın Hediye
    Ben dolandım sen de dolan gel beriye
    Fistan aldım endazesi on yediye
    Az mı geldi gönderdiğim hediye

    Bundan böyle Hüseyin'e bahtsız yiğit dediler "Sevdiceği hoyrat ellerde dolaşırmış, yarine haram olmuş" dediler Örtmeliönü'nün nazlı güzeli, yüzü hiç gülmeyen bir kadın olmuş Sekiz yıldır hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmuş da yabanın destursuzu safasını sürermiş

    Aldı başını gitti Hüseyin Hediye gibi onun da nereye gittiğini bilen çıkmadı

    Suyun kayayı yeşerttiği yerde durur Tokat

    Granit dağın üzerine kurulu kalesine çıkıp seyran edenler Yeşilırmak boyunca envai çeşit renk cümbüşünün arasında kurulu bu şehre hayran olur zaten Abdest alıp kıbleye yönelmiş yeşil elbiseli bir mümine benzer Tokat Yollarından ığıl ığıl sular geçer, sabahın seherine sessizliği fısıldayan dereler susmaz Ummadık bir köşeyi dönünce karşılaşıverirsiniz pınarlarla, çeşmelerle

    Al başını gez sokak sokak Bu unutkan şehrin kararmış, köhne hamamlarını, kırk badalını, saathane meydanını, kayalara oyulmuş kalesini, semercilerini, bakırcılarını, saraçlarını dolaş Su sesine, taze ekmek kokusuna bırak kendini Yüzünde günah izi olmayan ak yazmalı nineleri seyret Hediye kızın hikayesini sor onlara

    Neden Tokat'tan yar sevenin yüreği yağ içindedir? Yeşil baş ördekler neden su içmez pırıltılı derelerden?

    Bereketli elleriyle kızgın saç üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadınları bir türkü mırıldanır ki nağmesini duyan, içi gençlik dolu bir kızın mutluluk bestesi sanır onu Bilinmez ki dünyanın yedi köşesinde gök ekin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarının yasıdır bu türküde anlatılan Çok değil iki nesil önce al fistanlı bir yosma, çakır gözlerinden akan kanlı yaşı gelin kınası görmemiş elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü Irmaklar gibi çağıl çağıl ağlardı söylerken O da kayıplara karıştı Tokat'ın yitirdiği yağız yiğitlerle beraber Hediye, Haç Dağı'nda yatan kırk kızlar kadar meçhul artık

    -Üfleme ateşi sönmüş külleri oğul Kabuk bağlamış yaraları kakşatma Sus, bilen olmasın Hediye'nin hikayesini İçleri kıpır kıpır olarak ünlesin kızlar Varsın onu bir cilveli yosmanın türküsü sansınlar Hangi yarayı sarmadı zaman, hangi gözyaşı kurumadı toprağa düşünce? Yitirdiğimiz hangi canın yası bizimle kaldı ki? Kapat bu bahsi balam, ört kimsenin bilmediği ayıbı Hediye namuslu bir kadındı

    Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü görebildi mi? Gördü ise nerede karşılaştılar ve savaşın kolsuz kanatsız bıraktığı bu insanların yaşamında bundan sonra ne oldu? Bütün bunları bilmiyoruz yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi Türkülerde bilmemiz gereken kadarı söylenir zaten Şurası kesin ki onların kara bahtını Tokat'ın ipek bürüklere bürünmüş fidanlara benzeyen kızları türkü yapıp söyledi Tarihler yazmadı savaşa giden gençlerin geride bıraktığı yüreği yaralı kızların acısını Onların hatırasını yaşatacak anıtlar dikilmedi hiç bir yere Kara sevdalı gençlerin her biri yaşadı, kocadı, dünyayı terk etti ama halkın hafızası o felaket günlerinde solup gitmiş gülleri canlı tuttu O gün bu gündür Tokatlı bir güzele vurulana derler ki;

    Tokat bir dağ içinde
    Gülü bardağ içinde
    Tokat'tan yar sevenin
    Yüreği yağ içinde
  12. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar" Türküsü ve Hikayesi

    Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
    Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
    Annesinin bir tanesini hor görmesinler

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

    Babamın bir atı olsa binse de gelse
    Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
    Kardeşlerim yolları bilse de gelse

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

    Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir Zeynep'i Ali'ye verirler Kısa bir zaman sonra düğünleri olur Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür

    Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, ******* babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış

    Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür

    Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır

    Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır Bir daha onmaz, sonu ölümle biter Herkes Zeynep için göz yaşı döker İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur


    Kaynak:
    Türk Halk Müziği ve Oyunları
    Sayfa 164
    Cilt1 Sayı4 Yıl1 - 1982
  13. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    ZAHİDE

    Halk arasında “Zahidem” adıyla ün yapan türkünün şairi Aşık Arap Mustafa, 1901 yılında Çiçekdağı’na bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde dünyaya gelmiştir Babasını annesini çok küçük yaşlarda yitirdi İlk önce bir akrabasının himayesinde, daha sonraları da onun bunun yanında büyüdü

    Arap Mustafa’nın babası düğünlerde, toplantılarda “Koca Oyunu” adı verilen oyunda “Arap” rölünü üstlenirdi Bu nedenle Mustafa’ya da “Arap” lakabı takılmıştır Kimsesiz kalan Arap Mustafa 10 yaşına gelince Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Hacı Bürozadeler’den Mehmet’e çiftçi durdu Zaman içinde çalışkan, babayiğit, giyimine özen gösteren yakışıklı bir delikanlı olan Arap Mustafa, Ağasının yeni yetişen Zahide’ye gönlünü kaptırdı Fakir ve kimsesiz olduğundan bu sırrını bir türlü açığa vuramadı

    20’sinde askere giden Mustafa’nın aklı, deliler gibi sevdiği Zahide’de kalmıştı Köydeki dostlarına mektuplar göndererek Zahide’den haber almaya çalışan Arap Mustafa, Zahide’nin başka biriyle evlendirildiğini ve düğünün’ün de bir hafta sonra olacağını duyunca üzüntüsünü aşağıda içli mısralara dökmüştür Türküyü Neşet Ertaş plağa okuyup tanıtmıştır (1)

    Zahide Kurbanım n'olacak Halim
    Gene bir laf duydum kırıldı belim
    Gelenden gidenden haber sorarım
    Zahidem bu hafta oluyor gelin

    Hezeli de deli gönül hezeli
    Çiçekdağı döktü m'ola gazeli
    Dolaştım alemi gurbet gezeli
    Bulamadım Zahidem'den güzeli

    Ay ile doğar da gün ile aşar,
    Zahide’mi görenin tebdili şaşar
    İyinin kaderi kötüye düşer,
    Diken arasında kalmış gül gibi

    Zahide’m kurbanım kurtar bu dardan
    Baban anlamadı bizim bu haldan
    Kekiline sürmüş kokulu yağdan,
    Derdin beni del’ediyor Zahide’m

    Ziyaret’ten çıktım Cender’in özü
    Kum gibi kaynıyor Zahide’m gözü
    Aslını sorarsan esalet yerden
    Hacı Bürolardan Mehmet’in kızı

    Gurbet ellerinde esinim esir
    Zahide’m kurbanım hep bende kusur
    Eğer baban seni bana verirse
    Nemize yetmiyor el kadar hasır

    Çiçekdağı’nda da hiç gitmez duman
    Zahide’m kurbanım hallarım yaman
    Yapamadım şu babayın gönlünü
    Fakir diye bana vermedi baban

    Anamdan doğalı çok çektim cefa,
    Şu yalan dünyada sürmedim sefa,
    Adımı namımı soran olursa,
    Orta Hacı Ahmetli Arap Mustafa

    Arapoğlu Mustafa’nın kendisine Mecnun gibi aşık olduğundan etkilenen Zahide, Mustafa için şiirler söylemiştir Bu şiirin üç kıtasını H Vahit
    Bulut, 1973 yılında Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Zahide’nin yakın arkadaşı ve sırdaşı Fatik’ten derlemiştir(2) Baştaki iki kıta tarafımızdan derlenmiştir

    Bu nasıl sevdaymış geldi başıma
    Felek ağu kattı tatlı aşıma
    Sevda çekenlere zor gelir gurbet
    Gece gündüz elim kalkmaz işime

    Aşağıda sap kağnısı geliyo
    Derdin beni elik elik eliyo
    Kurbanlar olayım gara Mustafam
    Babam beni yad ellere veriyo

    Arapoğlu derler gayeten atik
    Gözleri kara da, kaşları çatık
    Git nazlı y de bir haber getir
    Bastığın yerlere kurbanım Fatik

    Ağlayarak yayığımı yayarım
    Yarim gitti günlerini sayarım
    Çıksa Büyüköz’e mendil sallasa
    Islık çalsa ıslığını duyarım

    Coşkuna da deli gönül coşkuna
    Aşkından Zahide döndü şaşkına
    Sensiz edemiyom nazlı civanım
    N’olur bir yol görün Allah aşkına

    KAYNAK
    - Doğuş Gazetesi, Sayı, 8,9-18 Ekim 1973
    - H Vahit Bulut, Kırşehir Halk Ozanları, Filiz Yay 1983, S 109


    Kaynak:
    Öyküleriyle Kırşehir Tütküleri, Destanları, Ağıtları (sayfa: 206,207,208)
    Baki Yaşa Altınok
    Oba Kitabevi
    Ankara, Mayıs 2003
    Mavi_İnci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Alt 04-01-2011 #14 (permalink)
    Mavi_İnci

    Standart Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri
    Bebeğin Beşiği Çamdan Türküsü ve Hikayesi

    Seferberlik ilan edilir Erzurum’da diğer ahalide halk yerlerini ve yurtlarını terk etmek zorunda kalırlar Osmanlı imparatorluğu zamanında memleket sınırları ta Afrika’ya kadar uzanmaktadır ki şimdiki Arap yarımadası Osmanlının hâkimiyeti altındadır

    İşte bu seferberlik zamanında Erzurumlu delikanlı da askerlik vazifesi için o zaman Osmanlının hâkimiyeti altında olan Şam’a gider Gider ama geride yaşlı bir ana ve baba ve hamile bir eş bırakır Hanımı aynı zamanda amcasının kızıdır Erzurumlular iç Anadoluya göç ederler seferberlik zamanında Seferberlik biter ve sılaya geri dönüş başlar ailede bir bayram havası vardır

    Asker olan delikanlının hanımı yolda doğum yapar aile sevince boğulur yola devam eder ama yolda ihtiyar kaynana vefat eder Gelinle amcası olan kayınbaba yola devam ederler Kayınpeder önde gelin arkada bebeğin beşiği de devenin sırtında yola devam ederler Çam ağaçlarının içinden geçerek yola devam ederken devenin sırtındaki beşik ağaca takılır ve kalır Gelin bunu görür ama söyleyemez çünkü eskiden Erzurum’da gelinler kayınbabalarına karşı yaşmak çekerler ve konuşamazlardı Gelin de aynen yaşmaklı olduğu için ve saygıdan konuşamadığı için bebeğim takıldığını görür ama söyleyemez Zaten bunun yanında kayınpederde çok sert mizaçlı bir adamdır Erzurumun havası da serttir insanı da Ama bu sert mizacın altında misafirperver ve hoş görülü bir insan vardır

    Gelinle kayınbaba belli bir zaman sonra mola verirler Kayınbaba devenin üstündeki bebeği kontrole gider bakmaya ne baksın bebek yok Geline sorara gelin konuşmaz konuşamaz kafasıyla işaret eder anlatır dönerler geriye çam ağacının da salınan beşiği bulurlar ama bebek yoktur İçleri yanar konuşmayan gelin artık içi yanmıştır ana yüreği evladını kaybetmiştir ve başlar söylemeye

    Bebeğin beşiği çamdan
    Yuvarlandı düştü damdan
    Bey babası gelir Şam’dan
    Nenni nenni nenni nenni
  14. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Gesi Bağları Türküsü ve Hikayesi

    Kayseride annesi ile yasayan genc kız Kayseri iline bağlı Gesi kasabasına gelin gider o zamanın şartlarında ulaşım zor oldugu için genç kız Kayseri'ye gidip gelemez ve annesine olan özlemi onu çok üzer kocası vurdum duymaz gamsız birisidir genç kızla hic ilgilenmez kaynana ise despot ve kötü birisidir geline yapmadık eziyet bırakmaz aradan zaman geçer ve bir çocukları olur çocuğu ile avunmaya çalışır ama nafile annesine olan özlemi bir türlü dinmemistir annesinden hic haber alamadıgı için çok üzülmektedirAylar yıllar geçer ve kötü haber gelir annesinin öldügünü ögrenen gelin üzüntüsünden Gesi'nin güzel bağları arasında hem ağlar hem de Gesi Bağları türküsünü söyleye söyleye dolaşır dururtürkünün bilinen 64 beyiti derlenmiştir.



    (Of) Gesi Bağları'nda Dolanıyorum
    Yitirdiğim Yarimi Aman Aranıyorum
    Bir Çift Selamına Güveniyorum

    Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim
    Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim

    (Of) Gesi Bağları'ndan Gelsin Geçilsin
    Kurulsun Masalar Rakı Konyak İçilsin
    Herkes Sevdiğini Alsın Seçilsin

    Atma Anam Atma Şu Dağların Ardına
    Kimseler Yanmasın Anam Yansın Derdime

    (Of) Gesi Bağları'nda Üç Top Gülüm Var
    Hey Allah'tan Korkmaz Sana Bana Ölüm Var
    Ölüm Varsa Şu Dünyada Zulüm Var

    Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim
    Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim

    Kaynak: Ahmet Gazi Ayhan
    Derleyen: Muzaffer Sarısözen
    Yöre: Kayseri
    Mavi_İnci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Alt 04-01-2011 #16 (permalink)
    Mavi_İnci

    Standart Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri
    Erisin Dağların Karı Erisin Türküsü ve Hikayesi

    Erisin ya! Erisin de sular düz ovayı bürüsün Cümle alem de baharı geçip yaza ulaşsın Yaylaya yürüsün Eee n´olacak cümle alem yaylaya yürürse? Hüseyin de Emine´yi alıp kaçacak Yani eskilerin deyişiyle, ölme eşeğim yaz gelsin!

    Emine bir köy kızı Ama köyün varsıllarından Hüseyin de aynı köyden Ama yoksul Aynı havayı soluyorlar Aynı pınardan su içiyorlar Ama biri varsıl Öteki yoksul Ne ki Hüseyin´le Emine birbirine vurgun Emine için ya Hüseyin olur; ya da hiç kimse Hüseyin için de varsa yoksa Emine Neden derseniz diyelim! Bir gün sığır sürerken köy meydanında göz göze gelmişler Bakışmış, gülüşmüşler Sonra da ıpılık bir dostluk başlamış Arada bir buluşup, kavilleşmişler Hüseyin yüzünü kızartıp, Emine´yi babasından istetecek Olursa olur; olmazsa Emine´nin bohçası hazır olacak Yani ki kaçacaklar Köyden hatırlı üçbeş emmi dayı Köyün imamı, öğretmeni, muhtarı Herkes Hüseyin´i seviyor Emine´yle evliliğine yardımcı olmak istiyor Ama ne mümkün? Emine´nin babası: "Yahu gerçekten Hüseyin efendi çocuktur, çalışkandır, dürüsttür Verdim gitti!" der mi ki! Demez İlkin hoşgeldiniz, beşgittiniz Sonra da: "Ey imam efendi, ey öğretmen, ey benim güzel muhtarım, bu işin oluru var mı? Ne zahmet edip geldiniz Hüseyin kim, ben kim? Sizin bu iş için gelmeniz bile benim kredimi düşürür Davul dengi dengine vurur herkes yoluna gitsin" der

    Emine derseniz telaşlı Babası yok derse, bohçası hazır Anasına demiş zaten "Ölürüm de Hüseyin´den başkasına varmam Ya Hüseyin; ya hiç kimse!" Gözü kulağı da babasının vereceği yanıtta Bir yandan kahve cezvesini sürmüş ateşe; öte yandan gözü kulağı içerde konuşulanlarda Kahve tepsisi titriyor elinde Ya babası yok derse Vermem derse Giriyor içeri Sırayla kahve sunuyor konuklara Ama durum iyi değil Babasında surat bir karış Emine içeri girince, konuşmalar kesiliyor Bir şey duymuyor Ama durumun iyi olmadığı da açık

    Çok geçmeden, konuklar ayaklanmış El sıkışıp gitmişler Babası cin atında Açıyor ağzını yumuyor gözünü "Köyde örf kalmadı Düşünce sıfır! Ulan Hüseyin kim oluyor da benim kızımı istiyor Hüseyin kendi karnını doyursun ilkin Tövbe tövbe!" deyip dolanıyor evin içinde

    Hüseyin sonucu duyunca, deli koyunlara dönmüş N´apsa ki! Emine´yi kaçırsa nereye gider ki! Kışın ortası Yol-bel kar altında Hele bir yaz olsun Karlar erisin Akan sular düz ovayı bürüsün Cümle alem yaylasına yürüsün Koyunlar koça karışsın Ak kuzular melesin de ondan sonra gidelim Nedeni de sığınak meselesi Hiç değilse birkaç ay sığınacak yer gerek Bu kışın ayazında kime sığınırlar ki Yaz olsa, bir tarlaya ırgat olurlar Bir sürüye çoban Kafalarını sokacak bir yer bulurlar Sabır gerekli Şunun şurasında ne kaldı ki kışın bitmesine, karların erimesine

    İyi, hoş ama, Emine´nin babasının kulağına da kar suyu kaçmış bir kez "Kızın vakti geldi Hayırlı bir kısmet çıksa da başını bağlasak Al duvağıyla gelin etsek" diyor Emine´nin anasına Ne desin anası "Aman ha herif Kızın kanlısı olma O Hüseyin´den başkasına varmam diyor" diyemez ki Derse dayak hazır "Demek öyle hal Deyip değneği almaz mı eline" Hem de nasıl Ana suspus! Sanki o kızı o doğurmamış Hiç söz hakkı yok Onun için bir yabancı sanki Susup dilini yutuyor Emine telaşlı Durmadan haber salıyor Hüseyin´e "Karı kışı bıraksın, götürsün beni Yoksa geç kalacak" diyor Korkusu da gelip gidenlerin çokluğu Ya bunlardan birisi kendisini istemeye geldiyse Ya babası "Verdim gitti" derse Sanki içine doğmuş Emine´nin Iraklardan bir atlı gelmiş Atın terkisindeki heybe armağan dolu Anasına ayrı, babasına, kendisine ayrı armağanlar Belli ki varsıl Atı da bakımlı İlkin atın sırtındaki heybeyi omuzlamış konuk, sonra da atı ahıra çekmişler Selam verip selam almışlar Bir yorgunluk kahvesi içilmiş Tabakalar açılıp, tütünler sarılmış Laf lafı açmış, gelip Emine´ye dayanmış "Bak değerli ağam Bunca yolu bu karda kışta tepip neden buralara geldin diyeceksin Elini öper bir oğlum var bilirsin Gözümün, nuru tek oğlum

    İyi çocuktur Hatırlıdır Yol yolak bilir Yakışığı yerinde, gücü kuvveti iyidir Ehh mal mülk dersen, şükür Allaha, kimseye muhtaçlığımız yok Tarla takım, koyun sığır Çok şükür! Ne var ki zamane bozuk Şöyle temiz süt emmiş biriyle başgöz edelim de, gözümüz arkada kalmasın dedik Varıp kapına geldik "Hee" dersen, gerisini düşünme Başlıkmış, takıymış, düğün dernekmiş Ne derseniz o olur,"

    Emine´nin babası içten içe seviniyor Gönlüne göre bir dünür çıktı diye Hatırlı insan Mal mülk de yerinde Ee üç köy uzaktaymış, ne çıkar Kız dediğin nasıl olsa yabana gidecek Ha bu köy, ha o köy! Bunları geçirmiş içinden Ama renk vermemiş "Ağam sağolasın, var olasın Bizi belleyip, kapımıza gelmişsin İyi Hoş Ama bi yol düşünelim de, haber salalım sana" demiş Yenmiş, içilmiş Baş köşeye serilen yatakta geceyi geçiren konuk, ertesi gün geldiği gibi atına atlayıp, yola düşmüş Emine´de yürek selanik Alıyor, veriyor; veriyor alıyor Varıp anasına: "Ana bak ben sana demiştim Hüseyin´den başkasına varmam Sakın ola bu işe he demiyesin" diyor Diyor da, ******* dinleyen kim Babadan söz düşer mi "Tam da bize layık bir aile Malı mülkü yerinde Başlığı da, ne istersen veririm dedi Gerisi can sağlığı İşi uzatmaya gerek yok Haftaya haber salalım İstemeye gelsinler"

    Saat o saat! Söz o söz! Emine komada "Ben mal mıyım, istediğinize satıyorsunuz Malı da mülkü da başını yesin Ben varmam o adamın oğluna" diyor Bir yandan da Hüseyin´e haber salıyor "Yetti gayri Al götür beni Yoksa avcunu yalarsın İş işten geçer" diyor

    Hüseyin´dir, doluya koyuyor almıyor; boşa koyuyor dolmuyor Başını iki elinin arasına alıyor, düşünüyor, düşünüyor Ne yapsa ki? Alıp karşı köye götürse, kim evine alır Emine´nin babasının zulmünü kim göze alır Uzaklara nasıl gitsin İş yok, güç yok Bir yaz gelseydi Karlar eriseydi Ak kuzular meleseydi Olsaydı Kalsaydı Yatakta döne döne sabahı ediyor Derken, alacakaranlık ağarırken çat kapı! Emine Elinde bohçası "Geldim Hüseyin" diyor "Fırsat eldeyken, ne yapacaksan yap! Durma köyden çıkalım Yoksa babam bizi bize komaz" Hüseyin şaşkın Çaresiz Ama, "geldiğin yere geri git" diyemez Sonra ne der köylü "Kapısına gelen kızı koruyamadı Bu ne biçim erkeklik," demezler mi? Derler Alıyor Emine´yi terkisine, atlıyor ata Ama nereye? Dağların karı erimemiş ki Akan sular düz ovayı bürümemiş ki Ak kuzular melemiyor ki Öyle olsa, vur yolun uzağına; kısmette ne varsa Ama şimdi? Ağa uyanıp da duyarsa Adamlarını bindirip salarsa Candarmalar yola düşerse Akacak kan damarda durmaz Dediği gibi de olmuş Çok geçmeden, bir yandan Emine´nin babasının adamları; öte yandan "Kızımı zorla kaçırdı" şikayeti üstüne candarmalar! Çok uzaklaşmadan yakalanmışlar Hüseyin nezarete; Emine babasına teslim "Ben ayrılmam Ölsem de ayrılmam Hüseyin´den" diye yakarmış Emine Ama boş! Hüseyin kodese; Emine baba evine! Gel zaman, git zaman duruşma günü yaklaşmış Emine´den koparılan Hüseyin, öte yandan da yıllarca hapis yatacak Tek umudu Emine Eğer doğruyu söylerse ben kendi ayağımla gittim O beni kaçırmadı Eğer suç varsa benimdir" derse, Hüseyin kurtulur Yoksa işi zor Ya babası? Babası bırakır mı Emine doğruyu söylesin Karakolda bu böyle! Ya mahkemede? "Mahkemede bildiğimi söylerim" diyor Emine Hüseyin derseniz telaşlı Ya babasına uyarsa Ya beni zorla kaçırdı derse Umudu Emine´nin ifadesinde Yoksa yıllarca çürüyecek hapiste Alıyor veriyor Derken mırıltı halinde dile getiriyor duygularını Bir dilek bir istek oluyor düşünceleri, dilinden dökülüyor bu türkü.

    Emine karakolda babasının dediği gibi ifade veriyor Ama mahkemede iş değişiyor Doğruyu olduğu gibi söylüyor "Ben kendim gittim O beni kaçırmadı" diyor Hüseyin hapis yatmaktan kurtuluyor Ama Emine´yi alıyorlar elinden Olay bir türkü olup, yılların ötesinden, günümüze taşınıyor.
  15. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Dün Gece Yar Hanesinde Türküsü ve Hikayesi

    Erzurum'da yaşanmış bir aşk hikayesidir bu türkünün hikayesi Genç delikanlı sevdalanır bir güzel kıza Önünde ardında dolanır durur Fakat kız yüz vermez delikanlıya O yanıp tutuştukça uzaklaşır ondan Günlerden bir gün kızın evinde düğün mü vardır davet mi orası karanlık bütün yöre halkı davetlidir Sevdalı delikanlı da koşar gider davet evine FFakat eş dost hısım akraba öyle doldurmuşlardır ki kızın evini delikanlı yabancıdır ya hepten dışlanmış hisseder kendini Ama evden çıkamaz, ayrılamaz, sevdiği kızın bir görünüp bir kaybolmasını izlemek bile yeter onaO gece yemekler yenir delikanlının eli varmaz kaşığa, döşekler serilir delikanlı yanaşamaz bir döşeğe Avluda çıplak ağacın altına serer hasırı O gece bir yağmur bastırır ama aşık genç aldırmaz yağmura Bütün gece gözleri sevdiceğinin penceresindeErtesi sabah konuklar dağılırAşık gencin ağzında bu türkü vardır kapıdan çıkıp yollara düşerken

    Amman amman
    Dün gece yar hanesinde
    Yastığım bir taş idi
    Altım çamur üstüm yağmur
    Yine gönlüm hoş idi

    Amman amman amman
    Amman amman amman
    Ben yandım seni bilmem

    Amman amman amman
    Amman amman amman

    Bir dağ ne kadar yüce olsa
    Dağ kenarı yol olur
    Buna bayram gün derler
    Dostla düşman bir olur

    Amman amman amman
    Amman amman amman
    Ben yandım seni bilmem
  16. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Erzincan'a Girdim Türküsü ve Hikayesi

    Erzincan’a girdim ne güzel bağlar
    Erzurum’a vardım dumanlı dağlar
    Elleri koynunda bir güzel ağlar
    Oy anam anam hallarım yaman

    Yüce dağ başında çadır açarım
    Nazlım seni burdan alıp kaçarım
    Kahve bulamazsam kenger içerim
    Oy anam anam hallarım ağlar

    Anama söyleyin lamba yakmasın
    Çuha şalvarıma uçkur takmasın
    Oğlum gelir diye yola bakmasın
    Oy anam anam hallarım yaman

    hikayesi :

    “Erzincan’a girdim ne güzel bağlar”, Erzincan Halk Türküleri içinde en çok sevilen bir uzun havadır
    Güzel olduğu kadar da acı bir gerçeği dile getirir

    Erzincan, yemyeşil beldelerimizden biridir
    I Dünya Savaşı yıllarında bu “güzel bağlar” da tıpkı o günkü Erzincanlılar gibi
    hüzünlüydü
    Çünkü bu bağlar terk ediliyordu 1916 yılında, Ruslar Erzurum’u almış Erzincan’a doğru ilerliyorlardı
    Halen yaşlı Erzincanlıların hatıraları arasında kalan genç nesillerin masal havası içinde dinledikleri “Muhacirlik”,
    binlerce Erzincanlının Anadolu içlerine göç etmesini ve
    aylar sonra Erzincan’a geri dönmesini hikaye eder

    Bu türkü o acı hatıraların yaşandığı hüzünlü Erzincan'ı dile getirir.
  17. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz Türküsü ve Hikayesi

    Rize'nin şimdiki adı Portakallık olan Haldoz mahallesindeki bir düğünde kardeşinin bıçakla karnından yaralanması üzerine, kendisine haber verilen Sandıkçı Şükrü olay yerine giderek kardeşini kanlar içinde buluyor ve kardeşini yaralayan Abdi Ağa'nın uşağını (bir anlatıma göre de Abdi Ağayı) orada vuruyor Bu olay üzerine hapishaneye düşen Sandıkçı Şükrü bir süre sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçıyor ve dağa çıkıyor

    Sandıkçı Şükrü, dağa çıktıktan sonra, yönetimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle karısı Fadime'yi elinden almak isteyen başka birini öldürüyor Sandıkçı Şükrü'nün adı bu olaylardan sonra daha da yaygınlaşıyor Fakirlere bir şey yapmaması zenginlerle mücadele etmesi yüzünden halk tarafından da seviliyor ve destekleniyor Bu ve benzeri erdemleri yüzünden kendisine yardım edenler çoğalıyor

    Sandıkçı Şükrü'nün türküde adı geçen Perilizade adında zengin birine haberler göndererek, yoksullara mısır dağıtmasını istediği, yoksa kendisini cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu söylenir Nitekim Sandıkçı Şükrü'nün isteğini yerine getirmeyen Perilizade'nin mısırlarını adamlarına toplattırdığı ve yoksullara dağıttırdığı yaşlılarca da anlatılır

    Rize'nin Camiönü (Arkotil) mahallesinden Hüseyin Kutlu adında Sandıkçı Şükrü dönemine yetişmiş bir yaşlı "Çevrede başı belaya giren Sandıkçı'nın yanına geliyordu Sandıkçı hem geleni koruyor, hem yardım ediyordu" diyor
    Kardeşiyle birlikte, türküde adı geçen Urusba (şimdiki adı Uzunkaya) köyünde eski bir kahvede otururken, zaptiyeler çevresini sarıyorlar Zaptiye Çavuşu Abbas Çavuş Sandıkçı'nın teslim olmasını istiyor, ancak Sandıkçı kabul etmeyerek Abbas Çavuş'tan çekip gitmelerini istiyor Zaptiye Çavuşu da bunu kabul etmeyince çatışma çıkıyor Sandıkçı ve kardeşi Zaptiye Çavuşu ile birkaç zaptiyeyi öldürerek kaçıyor

    Sandıkçı Şükrü'nün bu olaydan sonra bir ara yakalanıp zincire vurularak batıya gönderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır Sandıkçı Şükrü'nün Sinop kalesinde tutukluyken denize atladığı ve kurtulduğu anlaşılıyor

    Sandıkçı Şükrü'nün yakalanmaması ve her geçen zaman içinde daha çok halk desteği sağlaması üzerine Trabzon Valisi Kadir Paşa önemli sayıda adam toplayarak Sandıkçı'nın üzerine gönderiyor Sandıkçı'nın üzerine gönderilen süvariler, Kolcu kayıklarının Reisi Varilcioğlu Sadık'ı da yanlarına alıyorlar Sandıkçı Şükrü Of ilçesinin İkizdere köyü yakınlarındaki Sanlı adlı bir mezrada bir yaşlı kadının evinde otururken ihbar ediliyor Çevresi atlılarca sarılıyor Varilcioğlu da yanlarında

    Sandıkçı Şükrü teslim olmak istemiyor Fakat eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık teslim olursa öldürülmeyeceğini söyleyerek onu ikna ediyor Sandıkçı Şükrü de buna inanarak tüfeği elinden teslim oluyor Fakat Varilcioğlu ile zabtiyeler teslim olarak önlerinde yürüyen Sandıkçı Şükrü'yü arkadan kurşunlayarak öldürüyorlar

    Türkülerden, gövdesinin şehre getirilerek halka gösterildiği anlaşılıyor
    Sandıkçı Şükrü'yü doğrudan gören ve tanıyan Refii Cevat Ulunay, ondan "Yaptıklarına pişman olmuş, fakat affedilmeyeceğini bildiği için teslim olmayan mert bir insan" olarak sözediyor.
  18. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına Türküsü ve Hikayesi

    Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına" türküsü incelenerek deşifre edildi Türkü ilk bakışta anlamsız görünse de ozanın ince zekasıyla hiciv sanatının en güzel örneklerinden biri olduğu anlaşıldı Peki manda söğüt dalına nasıl yuva yaptı?
    Türküler eleştirilmek istendiğinde, sözleri anlamsız bulunduğunda genellikle örnek gösterilen "Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına" adlı türkünün baştan sona doğruları anlatan, ilk bakışta anlamsız gibi görünse de ozanın ince zekasıyla hiciv sanatının çok güzel örneğinin sunulduğu bir eser olduğu bildirildi
    İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Görevlisi İrfan Kurt, "Halk kültüründe hiciv ve ’Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına’ gerçeği" adlı makalesinde bu türkünün anlamını irdeledi
    Türkünün Kastamonu’nun Tosya ilçesinden derlendiğinin hatırlatıldığı makalede, türküde anlatılmak istenenin ne olduğunun anlaşılabilmesi için, hem türkünün çıkış nedeninin hem de yöresel özelliklerin bilinmesi gerektiği vurgulanıyor

    "KURU EKMEĞE TEPKİ"Makalede, türkünün hikayesi şöyle anlatılıyor:
    "Dönemin beyi tarafından halk ozanlarının yönetim aleyhine söz söylemeleri yasaklanmıştır Bu yasağın yanı sıra saz çalıp türkü söyleyen ozana bir eğlencede kendilerine türkü çalması emrivakisi yapılmış, bir kenara da kuru ekmeklerden oluşan yemek konmuştur Bu ortamda bu türkünün çıktığı söylenmektedir Ozan da kendisine yapılan bu haksızlığı onlarla dalga geçerek dile getirmiştir"

    MANDA SÖGÜT DALINA NASIL YUVA YAPTI?Bazı kişiler tarafından saçma bulunan ’manda yuva yapmış söğüt dalına’ sözlerinde anlatılmak istenen ise şöyle ifade ediliyor:
    "Tosya bilindiği gibi pirinci ile ünlüdür Çeltik tarlalarının sürülmesinde kullanılan manda yazın sıcağında göletlere yatarak az kıllı olan derisini hem serinletmek hem sineklerden korumak amacıyla çamura bular Bunun için de göletlerin ve çeltik tarlalarının kenarlarında bulunan ve dalları da suyun içine kadar uzanan salkım söğütlerin dalları üzerine, gölgesine yatar İşte mandanın söğüt dalına yuva yapması budur" ’Yavrusunu sinek kapması’ ifadesinin de yavrunun sinek tarafından ısırılması anlamı taşıdığının belirtildiği makalede, çünkü yörede ’kapmak’ sözünün ısırmak anlamında kullanıldığı, bir tür sineğin hayvanların kuyruk altlarına girip ısırmasının hayvanı delirten ve oradan oraya sıçratan bir olay olduğu belirtiliyor

    TÜRKÜDEKİ SÖZLER VE ANLATILMAK İSTENENLER
    Ardından "gördün mü?" sözcüğü ile türküye devam edip akıl almaz olayların olduğunu vurgulayıp alay etmek amacı taşıdığının kaydedildiği makalede, türkünün anlamı hakkında şu bilgiler veriliyor:
    -İkinci kıtadaki ’Öküzün torbadan düşmesi’ ise öküzlerin hem yemlenmesi, ekine zarar vermemesi, hem de zaman kazanmak için boyunlarına takılan yem torbasının öküzün boynundan çıkması ve öküzün yemeden içmeden kesilmesi anlamını taşır
    -Üçüncü kıtadaki müezzinin minareden uçması da erenlere karışması, ermesi anlamındadır
    -Bağlantı bölümünde de tirit yemeğini emeği karşılığı hak ettiğini anlatıyor


    TÜRKÜ BAŞTAN SONA DOĞRULARI ANLATIYOR
    Türkünün baştan sona içinde doğruları anlatan fakat ilk bakışta anlamsız gibi görünen bir ifade taşıdığının belirtildiği makalede, türküde ozanın ince zekası ile hiciv sanatının çok güzel bir örneğini sunduğu belirtiliyor
    Türküde, özellikle farklı anlam taşıyan kelimeler seçildiğinin, kendine yapılan haksızlığa onlarla alay ederek, dalga geçerek cevap verildiğinin anlatıldığı makalede, ayrıca türkünün melodik açıdan da çok zengin ve hoş ritmik bir yapısının bulunduğuna dikkat çekilerek, bu nedenle üç kuşaktır halk müziği sanatçıları tarafından okunduğu vurgulanıyor

    TÜRKÜNÜN SÖZLERİ
    Manda yuva yapmış söğüt dalına türküsünün sözleri ise şöyle:
    "Manda yuva yapmış söğüt dalına, aman aman/ yavrusunu sinek kapmış gördün mü?/ Amanin yandım/Amanin amanin amanin yandım/Tiridine tiridine tiridine bandım/Bedava mı sandın para verdim aldım/Of-of/ Sabahleyin erken çifte giderken aman aman/ Öküzüm torbadan düştü gördün mü?/Amanin yandım/Of-of/Sabah ezanını okurken-aman aman/Müezzin minareden uçtu gördün mü?/Amanin yandım"
  19. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul
    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Çanakkale Türküsü ve Hikayesi

    ÇANAKKALE TÜRKÜSÜNÜN ÖYKÜSÜ

    Sanatı “yansıtma kuramı” açısından yorumlayanlara göre edebiyat, dünyaya tutulmuş bir aynadır Bu anlayışa bazı itirazlar yapılabilir; ancak “ayıklamasız ve billurlaştırmasız bir yansıtma manasına almamak kaydıyla” edebiyatı, hayatın bir gölgesi, aynası olarak kabul edebiliriz

    Edebiyat aynasına akseden konular arasında hiç şüphesiz, insanı derinden etkileyen, onun duygu, düşünce ve hayal dünyasında büyük yankılar uyandıran olaylar başt agelir Bu bağlamda; büyük depremler, göçler, yangınlar ve savaşlar ilk sırada yer alır Harplerin bunlar arasında ayrı bir yeri vardır Çünkü savaşlar, edebiyatta, diğerlerine göre daha geniş ve kalıcı bir yer işgal eder

    Bütün ulusların, başlangıçtan itibaren edebi eserlerine bakıldığında yaptıkları savaşların akisleri görülebilir Bu durum Türk edebiyatı için de geçerlidir Savaşlarda kahramanlık olaylarını, başarılarını, toplamun ortak duygularını şiirle ifade etme geleneği eski Türk topluluklarına kadar uzanır Yazılı ilk edebi metinlerimiz olan Göktürk Kitabelerinden bugüne zengin Türk edebiyatı bünyesinde üç kıtada at koşturan Türk ulusunun yaptığı savaşları işleyen eserleri bulmak mümkündür Örnek kolarak; Gazavatnameler, Zafernameler, savaş destanları, asker türküleri gösterilebilir Ağırlıklı olarak “savaşı okun edinen” bu tür eserlere harp edebiyatı denilmektedir

    Türk edebiyatında harp edebiyatı vadisine dahil edebileceğimiz eserlerin sayısında özellikler 1860 tarihinden itibaren büyük artış olmuştur Bunda bu tarihden sonra Osmanlı devletinde gazete ve derginin yaygınlaşmasının büyük etkisi vardır 1860 sonrası Türk basınına bakıldığında; 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi, 1897 Osmanlı-Yunan Harbi, 1911 de İtalya’nın Trablus’u işgali, arkasından Girit’in elden çıkması, Balkan Muharebeleri ve nihayet Birinci Dünya Harbi ile ilgili başta şiir olmak üzere değişik türlerde kaleme alınmış pek çok eser bulunabilir Bunlara müstakil kitap halinde basılan ürünler de dahil edildiğinde sayı daha da artar

    İsmini verdiğimiz bu savaşlar serisi içinde edebiyatımızı en çok etkileyen 1 Dünya savaşı olmuştur Birinci Dünya Savaşı’nın hem uzun sürmesi hem de etkisinin derin ve geniş olması bunun en önemli nedenidir Tabii, bu savaşta Çanakkale cephesinde meydana gelen muharebelerin ayrı bir yeri ve önemi vardır İstanbul’un kapısının kilidi olarak değerlendirilen Çanakkale Boğazının İngiliz ve Fransızlarca zorlanması İstanbulda büyük bir infiale sebep olmuş; kilidi kurcalayanlara engel olma, hatta uzanan elleri kırma şuurunu uyandırmıştır O sebeple üniversiteli hatta liseli binlerce genç, defterlerini kalemlerini sıralarının üzerinde bırakarak Çanakkale cephesine koşmuşlardır Çanakkale savaşı Anadolu’da da büyük bir heyecan yaratmış yurdun dört bir yanından gönüllü askerler akın akın Çanakkale’ye sevk edilmiştir

    Şehirlerde yaşayanlar Çanakkale harbine ilişkin gelişmeleri basından takip ederken anadolu köylerinde ise halk şiirleri gündemi türkülerle dile getirmiştir Gaziantep yöresinden derlenen bir türküdeki şu dörtlük, Anadolu’nun gözü ve kulağının Çanakkale’de olduğunu göstermektedir:

    “Kamışlı boğazından yürüdü asker
    Çanakkale’den de alında haber
    Oynayarak yollandı yavuklu nefer
    Koca bir hap oluyormuş bu sene”

    Çanakkale cephesinden alınan haberler başta İstanbul olmak üzere yurt çapında büyük yangı uyandırmış Türk askerinin orada veridiği eşsiz mücadeleyi dile getiren birçok şiir yazılmış ve türküler yakılmıştır Ancak hemen belirtmek gerekir ki Çanakkale Harbi ile ilgili o yıllarda yazılan şiirler ve söylenen türküler içinde unutulmaktan kurtulanı oldukça azdır Bunlardan biri M Akif’in Çanakkale Şehitlerine adlı şiiri; diğeri ise bugün Çanakkale türküsü adıyla bilinen meşhur türküdür Akif’in şiiri ile ilgili bir kısım ilmi araştırma ve incelemeler yapılmış olmasına karşın Çanakkale türküsü hakkındaki araştırmalar maalesef yeterli değildir İşte bu eksiklik bizi böyle bir tebliğ hazırlamaya yöneltti Çanakkale öyküsünü kronolojik bir takiple doğuşu ve yayılışı çerçevesinde araştırmaya çalıştık

    A “Çanakkale Türküsü” nün Doğuşu veya Yakılışı

    Öncelikle türkü yakmak ne demektir? Bir türkü niçin yakılır veya doğar? Bu soruların cevabını verelim Çünkü genel olarak bir türkünün yakılış gerekçesi Çanakkale Türküsünün de meydana gelme nedenini bünyesinde barındırmaktadırŞairlik iddiası olmayan kimselerin, şahısları veya toplulukları duygulandıran çeşitli olayları terennüm etmek üzere türkü meydana getirmeleri işine “türkü yakmak” meydana gelene de “yakım” denilmektedir Pek çok olay türkü yakılmasına sebep olabilir Bu olaylar bütün bir milleti ilgilendirecek kadar büyük nitelikler taşıyabileceği gibi, dar çevrelerde meydana gelen cinsten de olabilir Aşk, gurbet, ölüm, seferberlik, tabi afetler, oymak kavgaları, eşkıya baskınları, bir kalenin düşmesi, vatanın bir parçasının elden çıkması gibi sosyal olaylar; sevda, talihe kızma, şansa küsme gibi duygular türkülerin doğuş şartlarını hazırlayan sebeplerin başında gelir Kısaca, hayatın çeşitli safhalarında, teker teker kşahıslar vey abelli bir muhit yahut bütün bir millet üzerinde derin tesirler bırakmış vakalara ait türküler meydana getirilebilir

    Özetle, toplumu yakından ilgilendiren bir takım olayları yaşamış veya gönlünde duymuş bir sanatçı ( ruhu sanatçı olan kişi, aşık, halktan biri) hafızasındaki şiir ve ezgilerinde yardımıyla yeni bir türkü yaratır Böylece türkü yakılmış olur Yakılan türkü ağızdan ağza geçerek zamanla bazı değişikliğe uğrar Bu sırada çocu türkülerde olduğu gibi türküyü ilk yakanın kim olduğu unutulur gider

    Çanakkale türküsünün yakılışı da bahsettiğimiz şartlardan farklı değildir Bu türkü Türk insanının hafızasında derin izler bırakmış bir olayın, yani büyük bir savaşın atmosferinde meydana gelmiştir Dolayısıyla bu türkünün bir doğuş zamanı vardı8r Ancak Çanakkale türküsünün doğuş zamanına ilişkin bilgiler şu soruları sormamıza neden olmaktadır

    Çanakkale türküsü ne zaman doğmuştur? Yani bu türkü Çanakkale savaşları başlamadan önce mi yoksa harp sırasında mı yakılmıştır? Aslında bize bu soruları sorduran elimizdeki bir mektuptur Söz konusu mektup Emrullah Nutku’nun “Çanakkale Şanlı Tarihine bir Bakış” adlı eserinde yer elmaktadır Mektupu yazan Emrullah Nutku’nun kardeşi Seyfullah’tır 1903 doğumlu olan Seyfullah savaşın arifesinde Çanakkale Sultanisi (lisesi) 1 sınıf öğrencisidir Seyfullah, Çanakkale’den gönderdiği ve üzerinde 29 Eylül 1914 tarihi yazılı olan muktubunda şöyle der:

    Sevgili Anneciğim,

    Canımıza tak diyen iki yıllık gurbet hayatından artık kurtuluyoruz Sana ve aileme kavuşacağım için seviniyorum

    Mektebimizi alıyorlar, hastane olacakmış, bizi de İstanbuldaki mekteplere dağıtacaklarmış Hocalarımızın çoğu da askerlik hizmetine gidiyorlar, büyük sınıflar da gönüllü yazılacaklarmış Bugün Türkçe hocamız sınıfa geldi, ama çok kalmadı, bize veda etti Bize; “Zamanı gelince cephede yapılacak vatan hizmetinin mektepte yapılan hizmetten kutsi olduğunu” söyledi

    Birkaç günden beri Çanakkale sokaklarından askerler geçiyor “Çanakkale içinde Aynalıçarşı, Anne ben gidiyorum düşmana karşı” şarkısını söylüyorlar At üstünde zabitler, top arabaları, mekkare ve deve kervanları sokağımızı doldurdu Harp olacakmış İngiliz ve Fransız harp filoları boğazın dışında dolaşıyormuş Buraları bombardıman edeceklermiş Bu bombardımanı görmek isterdim, ama yakında Çanakkaleden ayrılacağız Ama size kavuşacağım ben

    Beybabamın, sizin ellerinizi öper kardeşlerime selam ederim

    Oğlunuz Seyfullah

    Mektuptan öğrendiğimize göre henüz Çanakkale savaşı başlamadan önce Çanakkale’de harbe hazırlanan askerler tarafından Çanakkale Türküsü söylenmektedir Bu da bize türkünün doğuş zamanını harp öncesine götürmemiz gerektiğini haber vermektedir Türk müzik tarihi ve halk türküleri üzerine önemli çalışmaları bulunan Mahmut Ragıp Kösemibal!in görüşleri de bu belgeyi destekler mahiyettedir Kösemihal, Musiki Mecmuası’nda bu türkünün Çanakkale savaşları sırasında yeniden hazırlanmış ve zamana uygun mısralar araya katılmış bir türkü olduğunu, asıl türkünün “ilk iki kıtadan anlaşıldığı gibi” (Çanakkael içinde vurdular beni/Nişanlımın çevresiyle sardılar beni; Çanakkale içinde aynalı çarşı/Ana ben gidiyorum düşmana karşı) daha eski olup Çanakkale’de öldürülen bir delikanlının ağzından yakılmış bir ağıt olduğunu hatta Bay Vahit Lütfi’nin bu türkünün 1 Dünya Savaşı’ndan çok önce söylendiğini kendisine anlattığını bildirir

    O zaman bu bilgiler ışığında şimdilik şöyle bir ara tespitte bulunabiliriz; Çanakkale türküsünün meydana gelmesi savaş öncesine kadar uzanır İlk iki kıtadaki sözler de bu kanaatimizi doğrulayan işaretlerdir

    Araştırmalarımız sırasında bulduğumuz başka belge ve bilgiler ise bu türkünün savaş başladıktan sonra meydana geldiği yönündedir Şimdi de sırayla bunlara bakalım

    Şamlı Selim tarafından 1915 yılında yayımlanan ve üzerinde Risale-i Musikiyye yahut Musiki Gazetesi yazan eserin on üç numaralı nüshasında şu ifadeyi okuyoruz Çanakkale Marşı bestekarı Kemani Kevser Hanım

    Kevser Hanım tarafından bestelendiği belirtilen ve ikişer mısralı on iki bentten oluşan marşın sözleri şöyledir:

    Çanakkale Kahramanlarının Hatırası

    Atar çavuş atar vururlar seni
    Ölmeden mezara koyarlar seni
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içini duman bürür
    Kırk altıncı fırkanın namı yürür
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde dolu bir testi
    Analar babalar ümidi kesti
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde sıra serviler
    Altında yatıyor aslan şehitler
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale boğazı dardır geçilmez
    Kan olmuş suları bir tas içilmez
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir sarı yılan
    Osmanlının tayyaresi durdurur divan
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale sende vurdular beni
    Nişanlımın mendiline sardılar beni
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale sende yatar bir selvi
    Kimimiz nişanlı kimimiz evli
    Of gençliğim eyvah

    Atar ingiliz atar pişman olursun
    Kan alıcı fırkaya kurban olursun
    Of gençliğim eyvah

    İstanbul’dan çıktım başım selamet
    Çanakkale’ye varmadan koptu kıyamet
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale seni duman bürüdü
    Ali Kemal Bey’in namı yürüdü
    Of gençliğim eyvah

    Tayyare ile uçarız, dağlar aşarız
    Bize tayyareci derler, düşmanları yıkarız
    Of gençliğim eyvah

    Sözlerin üstünde yazan “ Çanakkale Kahramanlarının Hatırası” ibaresi, bize bu marşın Çanakkale’deki askerlerimizin kahramanlıklarının hatırasını yaşatmak amacıyla bestelenmiş olduğnu düşündürmektedir Zira Çanakkale Harbi sırasında Harbiye Nezareti’nin teşvik ettiği “harp edebiyatı” kapsamında kimi şiirlerin marş olarak besteletildiğini biliyoruz

    Harbiye Nezareti bu kampanya dahilinde Çanakkale’deki askerlerimizin kahramanlık ve fedakarlıklarını anlatan eserlerin yazılmasını teşvik etmiş hatta bu maksatla Temmuz 1915’de edebiyatçı, müzisyen ve ressamlardan oluşan bir heyeti Çanakkale harp sahasına götürmüştür

    İşte bu kampanya dahilinde yazıldığını düşündümüğümüz ve yine bugünkü Çanakkale Türküsünün sözlerini hazırlatan bir diğer şiir Destancı Mustafa’ya aittir Destancı Mustafa’nın tek sahife halinde bastırıp “30 Para’dan sattığı “Çanakkale Şarkısı’ biraz daha uzun olup ondört kıtadan oluşmaktadır Bu şiirden de birkaç mısra okuyalım:

    Çanakkale Şarkısı

    Çanakkale’sine vardım selamet
    Anafartalar’da koptu kıyamet,
    Nakarat
    Anafartalar’da oldu kıyamet
    Çanakkale’sinde büyük çarşı
    İşte ben gidiyorum düşmana karşı
    Nakarat
    Borular çalıyor ileri arşı
    Çanakkale’sinde bir uzun servi
    Kimimiz taşralı kimimiz yerli
    Nakarat
    Askerde rahatla geçirdik devri
    Çanakkale’sinde bir yeşil direk
    Ölen düşmanlar asevinmek gerek
    Nakarat
    Harbin dehşetine dayanmaz yürek
    Çanakkale’sinde yapılır testi
    Düşmanlar çekilip ümidi kesti
    Nakarat
    Kahraman askerin yorulmaz desti
    Çanakkale’sinde sıra serviler
    Sanki yağmur gibi iner mermiler
    Nakarat
    Düşmanın üstüne düşer mermiler
    Çanakkale’sinde elektirikler
    Kumanda ediyor liva ferikler
    Nakarat
    Düşman cesediyle doldu tarikler
    Çanakkale’sinde büyük çınar
    Duymasın anam ölürsem yanar
    Nakarat
    Sağ kalır isem her daim anar
    Çanakkale’sinde sıra söğütler
    Zabitler bir yandan asker öğütler
    Nakarat
    Vadesi gelerek ölen yiğitler
    Çanakkale’sinde akıyor dere
    Hesapsız düşmanlar döküldü yere
    Nakarat
    Bomba yarasıyla açıldı bere
    Çanakkale’sinin çoktur furunu
    Osmanlı askeri arslan torunu
    Nakarat
    Asla unutulmaz Arıburnu
    Çanakkale’sinde toplar inliyor
    Topların sesini herkes dinliyor
    Nakarat
    Topçular düşmanı görüp mimliyor
    Çanakkale’sinde yanar löküsler
    Kahraman askerler durmaz göğüsler
    Nakarat
    Korkarak kaçar hemen öküsler
    Çanakkale’sinde kurulur Pazar
    Aslan askerlere değmesin nazar
    Nakarat
    Ecel geldi ise kısmetimde yazar

    Destancı Eyüblü Mustafa Şükrü Efendi’nin şiiri ile Kevser Hanım’ın bestelediği sözler arasında da kimi benzerliklerin olduğu görülmektedir Özellikle şu dizeler arasındaki yakınlık oldukça dikkat çekicidir:

    Çanakkale’sine vardım selamet
    Anafartalar’da toptu kıyamet
    (Destancı Mustafa)

    İstanbul’dan çıktım başım selamet
    Çanakkale’ye varmadan koptu kıyamet
    (Kevser Hanım Bestesi)

    Çanakkale’sinde yapılır testi
    Düşmanlar çekilip ümidi kesti
    (Destancı Mustafa)

    Çanakkale içinde dolu bir testi
    Analar babalar ümidi kesti
    (Kevser Hanım Bestesi)

    Çanakkale’sinde bir uzun servi
    Kimimiz taşralı kimimiz yerli
    (Destancı Mustafa)

    Çanakkale sende yeter bir selvi
    Kimimiz nişanlı kimimiz evli
    (Kevser Hanım Bestesi)

    Aslında bu benzerlikler geleneğin ortak olarak kullandığı ve pek çok halk şiirinde de rastlayabileceğimiz söz kalıplarından kaynaklanmaktadır Çünkü halk şiiri ve türküleri meydana getirilirken daha önce bilinenlerden ‘söz kalıpları’ alınır adeta yenilere monte edilir Bu yüzden yeni türkülerde mevcut ses ve söz kalıplarından sıkça faydalanıldığı görülür Değişik türkülerden aldığımız şu örnekler bune birer kanıttır:

    1897 Türk-Yunan Harbi ile ilgili bir türkünün şu dizelerinin daha sonra da kullanıldığı anlaşılmaktadır:
    (…)
    Yunan’ın içinde bir sıra selvi
    Kimimiz nişanlı kimimiz evli
    Sılada bıraktım saçları telli

    ‘Köy Halk Türküleri’ adlı kitaptaki türkülerin birinde restladığım şu dizeler bir hayli tanıdık geliyor

    Isparta’dan çıktım başım selamet
    Köy yoluna döndüm koptu kıyamet

    Hasan Ali Yücel’in “ürk Edebiyatına Toplu Bir Bakış” isimli eserinde gördüğüm bir halk şiirindeki şu mısralar da oldukça dikkat çekicidir:

    Karakoldan çıktım yan basa basa
    Ciğerlerim toptu kan kusa kusa
    (……)

    Yarin çevresine sardılar beni, Erdoğan Gökçe, “1897 Türk-Yunan Savaşlarında Yakılan Türküler”, Folklör Araştırmaları, Nu:303, Ekim 1974, s 7119,7121

    Ölmeden toprağa koydular beni,
    Vay koydular beni!

    Örnekler daha da çoğaltılabilir Bu türkülerdeki bazı söz kalıplarının Çanakkale türküsünde kullanıldığı açıktır Bu noktada yukarıda yaptığımız tespimizie bazı ilaveler yapabiliriz: Çanakkale Harbi sırasında bestelenen “Çanakkale Marşı” yazılan “Çanakkale Şarkısı”, veya yakılan Çanakkale türküsü” tamamen orijinal olmayıp kendinden önceki halk şiiri birikiminden izler taşımaktadır Bu durum bir eksiklik değil halk şiirlerinin/türkülerin meydana gelme sürecinde gelenekteki devamlılığın tabii bir sonucudur Dolayısıyla bu bilgiler Çanakkale türküsünün harp öncesi doğmuş olduğu yönündeki düşüncemizi biraz daha kuvvetlendirmektedir

    Çanakkale türküsüne ilişkin bulduğumuz ve Sabah gazetesinde 1916 yılı başlarında yayınlanan bir diğer metin de Flarinalı Nazım’ım kaleme aldığı “Çanakkale Türküsü” adlı şiirdir Ancak bu şiirin adının dışında bugünkü türkü ile bir ilgisi yoktur Şiirin yanına yazılan nottan öğrendiğimize göre bu şiir bestelenmek ümidiyle yazılmıştır

    Çanakkale türküsünün doğuş zamanına ilişkin belge, bulgu ve tespitimizi belirttikten sonra, türkünün 1915 yılından günümüze doğru geliş veya yayılış öyküsüne bakabiliriz:

    ÇANAKKALE TÜRKÜSÜNÜN YAYILIŞI

    Daha önce ifade ettiğimizi gibi Çanakkale Savaşı sırasında pek çok şiir kaleme alınmış ancak bunların çoğu kısa süre sonra unutulup gitmiştir Oysa Çanakkale türküsü unutulmamış 1 Dünya Savaşı bittikten sonra bu türkü askerin dilinde Osmanlı Coğrafyasının hemen her yerine yayılmıştır Falih Rıfkı, 20 Mart 1918 tarihli Dergah dergisinde yayımlanar bir yazısında bu gerçeği şöyle dile getirir:

    “Çanakkale için bu kadar şiir yazıldı, hiç biri hatırımızda yok… Belki yazanların bile! Çanakkale harbini yapan neferler sılaya dönerken bir türkü tutturdular Bu türkü İstanbul sokaklarından ta Anadolu içlerine kadar yayıldı

    Çanakkale içinde vurdular beni
    Ölmeden mezara koydular beni

    Güftesi şu basit mısralar olan bu türkünün yanık sesi önünde şairlerimizin yazdığı Çanakkale şiirlerinin sahteliğini hissettik, onlar kağıttan yapılmış çiçeklere benziyordu Çünkü bu türküde orada harp edenlerin acıları vardı, memleket hasretleri duyuluyordu

    Araştırmamız sırasında gördükki Çanakkale türküsü Anadolu sınırlarının da dışına çıkmış hatta Balkanlarda da oldukça çok söylenen meşhur türlüler arasına girmiştir Çünkü Çanakkale Savaşlarına Türk ordusu içinde Rumeli’de yaşayan halkların da katıldığı bilinmektedir Dr İrfan Morina’nın IIIMilletler Arası Türk Folklör Kongresi’nede sunduğu bir tebliğden “Çanakkale Türküsünün Arnavutça Söylenişi’nin bile olduğnu öğreniyoruz Arnavutça söylenişinden bir kıtasını okuyarakÇanakkale Türküsünün 1918 sonrasına ilişkin öyküsüne devam edelim:

    Çanakkale içinde bir sarı çadır
    Türk zabitleri bir araya toplanır
    Of gençliğe vay aman

    1918 tarihi aynı zamanda halk türkülerinin de önemsenmeye başlandığı bir tarihtir Bu tarihte Yeni Mecmua’nın çıkardığı “Çanakkale Özel Sayısı’nda Musa Süreyya imzalı “Asker Türkülüre” başlıklı yazıda “askere ruhi bir zevk, kırılmaz, bükülmez bir azim veren türkülerin öneminden bahsedilmekte ve milli ruhu ihtiva eden bu türkülerin bir an önce derlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır Ancak bu ve benzeri düşüncenin sistemli ve programlı bir şekilde hayata geçebilmesi yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile mümkün olabilmiştir Cumhuriyet’in ilk on yılı içinde: “1926 (İzmir, Ödemiş, Tire, Aydın, Nazilli Sultanhisarı, Denizli, Manise, Kırkağaç, Soma, Bergama, Dikili, Ayvalık, Edremit, Havran, Balıkesir, Bandırma, Bursa, Gemlik ve Mudanya’da) 1927 (Konya, Ereğli, Karaman, Alaşehir, Ödemiş, Aydın, Manisa, şizmir çevrelerinde iki ay kadar), 1929 ( Trabzon, Erzincan, Erzurum çevrelerinde), , 1932 (Balıkesir ve çevresinde) ve daha sonraki tarihlerde, Anadolu’nun pek çok ili gezilerek halk türküleri derlenmiştir Bu derlemeler neticesinde bir araya getirilen beş yüzden fazla türkü 1930’da Halk Türküleri adı altında yayımlanmıştır Burada oldukça dikkat çekici bir husus vardır ki derlenen türküler arasında Çanakkale türküsüyer almamaktadır Bunun sebebinin, o yıllarda l Dünya Harbi ile ilgili pek çok türkü arasında Çanakkale türküsüne yeterince dikkat edilmemesi olduğunu düşünüyoruz

    Ancak aradan çok fazla zaman geçmeyecek ve Mahmut Ragıp Gazimihal (Kösemihal) 1936 yılında Çanakkale Türküsünü notasıyla beraber yayımlayacaktır Sözleri şöyledir:

    Çanakkale içinde vurdular beni
    Nişanlımın çevresile sardılar beni
    Of gençliğim eyvah!

    Çanakkale içinde aynalı çarşı
    Anne, ben gidiyorum düşmana karşı
    Of, gençliğim eyvah!

    Çanakkale içinde kasap olur mu?
    Vurulan, şehitler hesap olur mu?
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir dolu testi
    Analar babalar umudu kesti
    Of gençliğim eyvah!

    Gazimihal’in yayımladığı Çanakkael türküsü dört kıtadan oluşmaktadır ve bu tarihten sonraki yayınlar için de temel teşkil etmiştir Çünkü daha sonra Çanakkale türküsü adıyla türkü kitaplarında yer alacak olan metinler büyük ölçüde Gazimihal’in yayımladığına dayanmaktadır Hemen belirtelim ki Gazimihal’in verdiği sözler de Kevser Hanım’ın bestelediği marşı hatırlatmakta v eher iki eserin sözlerinde önemli benzerlikler olduğu görülmektedir

    Naki Tezel’in herhangi bir kaynak vermeksizin 1949’da yayımladığı türkünün sözleri ise şöyledir:

    Çanakkale içinde aynalı çarşı
    Ana ben gidiyorum düşmana karşı
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir uzun selvi
    Kimimiz nişanlı kimimiz evli
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir dolu desti
    Analar babalar mektubu kesti
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale üstünü duman bürüdü
    On üçüncü fırka harbe yürüdü
    Of gençliğim eyvah

    Bu metnin son beyiti daha önceki metinlerin hiçbirinde yoktur Fakat Kevser Hanım’ın bestelediği marşta geçen “Çanakkale seni duman bürüdü’Ali Kemal Bey’in namı yürüdü” mısralarıyla yakınlığı ortadadır Diğer mısralar da öncekilerden pek farklı değildir

    1950’li yıllarda Çanakkale türküsü birkaç kitapta birden görünmeye başlar Bunda o tarihlerde yapılan ve ülke çapındaki yardımlarla desdeklenen Çanakkale şehitler Abidesi’nin oluşturduğu havanın katkısı olsa gerektir

    İşte bunlardan biri halk müsiğine büyük emek vermiş olan Muzaffer Sarısözen’e aittir Muzaffer Sarıözen’in Yurttan Sesler adlı notalarıyla türkülerden örnekler veridği eserinde ‘Çanakkael’ başlığı altında verilen sözler ile Naki Tezel’in yayınladığı metnin kıtları tamamen aynı olup yalnızca nakaratları farklıdır Sarıözen’in 1952 yılında yayımladığı söz konusu notada nakaratlar “Of gençliğim eyvah” yerine “Of sağolsun anam” şeklindedir Bir yıl sonra yayınlanan Cahit Öztelli’nin Halk Türküleri adlı kitabındaki sözler ise bir kıtası hariç Gazimihal’in yayınladığı sözlerle aynı olup nakaratında çok küçük bir değişiklik olduğu anlaşılmaktadır Burada da “Of gençilğim eyvah” nakaratı “Ah gençilğim eyvah” biçimindedir Birkaç yıl sonra Ragıp Şevki ise hazırladığı Seçme türküler adlı kitaba Muzaffer Sarıözen’in metnini aynen almıştır

    1966 yılında ise Çanakkale türküsünün marşların toplandığı bir antolojiye alındığını görüyoruz Ethem Ruhi Üngör 2Türk Marşları” isimli kitabında “Çanakkale Marşı” adı altında notasıyla beraber şu sözleri verir ve bestecinin Destancı Mustafa olduğunu belirtir Marşın bestekarı olarak Destancı Mustafa’nın adının geçmesini Ethem Ruhi’nin bir yanılgısı olarak düşünüyoruz “Çanakkale içinde sıra serviler’Binbaşılar oturmuş asker öğütler’ gibi Destancı Mustafa’nın “Çanakkale Şarkısındaki” kimi dizeleri hatırladan marşın sözleri şöyledir:

    Çanakkale içinde aynalı çarşı
    Anne ben gidiyorum düşmana karşı
    Çanakkale içinde sıra serviler
    Binbaşı oturmuş asker öğütler

    Çanakkale içinde bir kırık testi
    Anneler ve babalar ümidi kesti
    Arıburnu'ndan çıktık yan basa basa
    Hep düşmanlar kaçıyor kan kusa kusa

    1967 yılında çıkarılan Çanakkale il yıllığında yer alan ve 1971'deki il yıllığında da aynısı bulunan "Çanakkale Türküsü’nün sözleri ise buraya kadar verdiğimiz metinlerden bazısının aynen bazısını da kısmen değişiklikle tekrarlayan meralardan oluşmaktadır "Çanakkale türküsü, bu yıllıkla ilk kez "Çanakkale'de söylenen bir türkü" olarak literatüre girmiştir Önemine binaen bu metni de buraya almayı uygun buluyoruz

    Çanakkale içinde vurdular beni Ölmeden mezara koydular beni Of gençliğim eyvah

    Çanakkale köprüsü dardır geçilmez
    Al kan olmuş suları bir tas içilmez
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde aynalı çarşı
    Anne ben gidiyorum düşmana karşı
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir dolu testi
    Anneler babalar ümidi kesti
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale'den çıktım yan basa basa
    Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde sıra söğütler
    Altında yatıyor aslan yiğitler
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale'den çıktını hasını selâmet
    Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet
    Of gençliğim eyvah'''

    1970'li yıllar Çanakkale türküsünün öyküsünde önemli bir dönemin başlangıcı olur Çünkü türkü, bu yıllardan sonra ülke çapında daha çok bilinme imkanına kavuşur Artık Çanakkale türküsü halk şiiri ve müziği ile ilgili hemen her kitaba alındığı gibi türküler hakkında bilgi veren araştırmalarda da “bentleri iki, kavuştakları tek dizeli türküler" için verilen örneklerin başında yer alır

    Ayrıca türkünün daha da meşhur olmasında bu yıllarda radyodan duyulması ve TRT kayıtlarına girmesinin de büyük payı olduğu kanaatindeyiz

    Çanakkale türküsünün sözleri I973'te notasıyla beraber TRT yayınları arasında şu bilgilerle yerini almıştır:
    Derleyen: Muzaffer Sarısözen Derleme Tarihi: (---) inceleme Tarihi: 22111973 Notaya Alan: Muzaffer Sarısözen Kimden Alındığı:İhsan Ozanoğlu
    Yöresi: Kastamonu

    TRT yayınındaki sözler nakaratları hariç Muzaffer Sarısözen'in yukarıda bahsettiğimiz ve 1952'de yayınladığı sözlerin aynısıdır Muzaffer Sarısözen'in kaynak kişi olarak gösterdiği İhsan Ozanoğlu Musiki Mecmuası'ndaki bir yazısında ne zaman olduğuna ilişkin bir tarih vermeden, Sarısözen'in Çanakkale zaferi yıldönümünde günün önemini belirtecek türkü ararken nereye başvurduysa Çanakkale konusu üzerine türkü bulamadığını bunun üzerine telefonla kendisine müracaat ettiğini, kendisinin de hemen notasını yazıp Kastamonu'dan postaladığını Ankara'ya gittiğinde ise Çanakkale türküsünün hiçbir yerde bilinmediğine göre mutlaka Kastamonu'da yapılmış olması gerektiğini belirtir Yazının devamında ise Sarısözen'in kendisine "şimdi de bestekarını tespit etmesini rica ettiğini fakat türküyü yakanı kesin olarak tespit edemediğini ifade eder

    Muzaffer Sarısözen bu türkünün sözlerinin aynısını 1952 yılında yayınladığına göre türküyü İhsan Ozanoğlu bu tarihten önce göndermiş olmalıdır İhsan Ozanoğlu'nun türkünün yöresine ilişkin iddiası bazı kitaplara da geçmiştir " Yurt Ansiklopedisi'nde "Çanakkale içinde aynalı çarşı" sözleriyle başlayan ezgi Kastamonu ve Tuna üzerindeki Adakale'den derlenmiştir Türkünün yalnız sözleri yöreyle ilgilidir" " denilmektedir

    Bazı kaynaklarda ise türkünün Çanakkale yöresine ait olduğu yazılıdır Farklı bilgiler haliyle Çanakkale türküsünün hangi yöreye ait olduğuna dair zihinlerde bir soru işaretinin oluşmasına sebep olmaktadır

    Yukarıda belirtildiği gibi Çanakkale türküsünün hangi yöreye ait olduğuna ilişkin farklı görüşler vardır Aslında, "türkülerin nerede ve ne zaman ortaya çıktığını bilmek çok kere elden gelmez Yurdun birçok yerinde söylenmekte olan bir türkü elbette bir tek yerde doğmuştur Eğer varsa, türküdeki yer ve kişi adları da onun doğuş yerini her zaman göstermez Çünkü, türkü gittiği yerlerde bazı değişikliklere uğrar Bu yüzden kimi zaman bir türküye değişik yerlerin halkı sahip çıkar: bu türkü oranın değil: bizimdir, derler" Fakat bunla beraber bazı türkülerin çıkış \erleri bilinir Bu türküler genellikle tarihi olaylarla dayanan türkülerdir Dolayısıyla Çanakkale türküsü ile ilgili hu tür bir tartışma yersiz ve ilmî dayanaklardan yoksundur Şu ana kadar verdiğimiz bilgiler kesin bir şekilde bu türkünün ortaya çıkış yerinin Çanakkale olduğunu kanıtlamaktadır

    Buraya kadar Çanakkale türküsünün öyküsünü kronolojik bir metotla; "türkünün doğuşu ve yayılışı" ekseninde ele almaya çalıştık Türkünün şekli, muhtevası ve diline pek temas etmedik Zira söz konusu türkü bu açılardan da incelemeye muhtaçtır Biz tebliğimizi şimdilik vardığımız şu sonuçlarla noktalamak istiyoruz:

    Çanakkale türküsü ilkin halk şiiri geleneğine uygun olarak hazır söz kalıplarından da istifade ile askere giderken bir ayrılık türküsü olarak doğmuştur

    Türkü, Çanakkale Muharebeleri boyunca söylenmiş bu sırada Kevser Hanım’ın bestesi(Çanakkale Marşı) ve Destancı Eyüblü Mustafa Şükrü'nün katkılarıyla daha da zenginleşmiştir

    Çanakkale türküsü, l Dünya Savaşı bittikten sonra, memleketlerine dönen askerlerin dilinde başta Anadolu olmak üzere Osmanlı coğrafyasının hemen her tarafına yayılmıştır

    Aradan geçen yaklaşık doksan yıllık zaman içinde ölmemiş canlılığını mııhafaza etmeyi başarmıştır Bunu toplumu çok derinden etkileyen bir olaya dayanmasına, ezgisinin dokunaklı oluşuna ve sanat yapısının yüksek olmasına bağlayabiliriz

    1970'li yıllardan sonra Çanakkale türküsü oldukça meşhur olmuş, hem sözleri hem de ezgisi bakımından ortak bir söyleyişe kavuşarak daha rafine hale gelmiştir

    Bugün, Çanakkale türküsü Çanakkale Muharebeleri'ni kazanan kahraman askerlerimizin hissiyatına tercüman olan en kıymetli eserlerden biri olarak, türkülerimiz arasında hak ettiği müstesna yerini almıştır

    Ömer ÇAKIR
  20. YAREN

    YAREN Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2006
    Mesajlar:
    21.885
    Beğenileri:
    64
    Ödül Puanları:
    48
    Yer:
    istanbul

    Cevap: Türkülerimiz ve Hikayeleri - Yöresel Türküler ve Hikayeleri

    Çıktım Belen Kahvesine: Ormancı Türküsünün Doğuşu

    Muğla'nın Yatağan ilçesine bağlı Gevenes köyünde Mustafa Şahbudak adın da, 1922 yılında bir efe doğar Babası ağadır, dolayısıyla Mustafa da bir ağa çocuğudur Mustafa hiddetli bir kişiliğe sahiptir Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli en yakın canciğer arkadaşıdır Herke bu ikilinin arkadaşlığına gıpta ile bakar Neredeyse her akşam köy kahvesinde bu iki arkadaş dama maçı düzenlerler iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvedekiler tarafından ilgi ile izlenir Çünkü bu olayların mükafatını, izleyiciler almaktadır 1946 yılı, Temmuz ayının sıcak bir gününde bu arkadaşlığa kan damlar, öfke seli karışır Uğursu hadise cezaevinde sonuçlanarak, elli beş yıldır söylenegelen bir drama dönüşür

    Sıcak bir temmuz günü Mustafa Şahbudak, her zamanki gibi yine köy kahvesi ne gider O sırada kahveye Muhtar Tevfik Cezayirli'yi görmeğe, Yatağan ilçe Milli Eğitim Müfettişi ile tahsildar gelmiştir Muhtar olmadığı için misafirleri her zaman olduğu gibi, Mustafa Şahbudak ağırlama görevini üstlenir İki misafiri alıp yemeğe götürür Döndüklerinde Muhtar'ı kendilerini bekler görürler O gün iki misafirden izin isteyip, yine dama tahtasının başına otururlar Oyunun yarısında orman memuru, Mehmet İn, çıkagelir Mehmet, sarhoştur Bir gün önce, komşu olan Çiftlik köyünde yangın olmuştur 1946 seçimlerinin evrakları Yatağan'a gönderilecektir Seçim evrakını Yatağan'a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için, bekçiyi Muhtar'dan ister Muhtar:
    -Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor Bekçiyi gönderemem der Bunun üzerine Ormancı ile Muhtar arasında, bir tartışma başlar Muhtar en sonunda:
    -Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et, der
    Ormancı kahveye girip tekrar geri döner, gelir Dama masasını bir yumrukta darmadağın eder Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve Ormancı'ya bir tokat atar Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, adamı alıp sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler Ormancı oradan bağırarak küfürler savurmaktadır Küfürler Mustafa Şahbudak'ın tahammül sınırını daha da zorlar Yerinden kalkar, Ormancı'nın üzerine yürür Ormancı Mehmet'in, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak'ın sol kolunun pazısından yaralar O zaman, Mustafa Şahbudak Ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder İşte ne olursa, o an olur!

    Muhtar, Ormancı'nın ikinci kez kama vurmaması için elini tutar Fakat, Mustafa Bey tetiği çoktan çekmiştir Ormancı bunun üzerine kaçmaya başlar Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir ikinci atış üzerine Mehmet in, yere düşer

    Arka cebinde tabaka olduğu için, ona hiç bir şey olmaz Bu arada ne yazık ki, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik'i vurur O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik'i, tahta bir sal üzerinde Muğla devlet hastahanesine götürürler Tevfik, çok kan kaybetmektedir Mustafa, Doktor Veli Bey'e:

    Babamın selamı var, bu adamı iyileştir der
    Veli Bey:
    -O ölecek, önce senin kolunu saralım der O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa'yı yanına çağırarak:
    -Ben ölüyorum hakkını helal et der
    Mustafa:
    -Hayır, sen ölmeyeceksin! derken ağlamaya başlar Aslında orada herkes efelerin ağlamadığını bilir Ancak Mustafa, arkadaşının bu durumuna dayanamamıştır
    Gerçekten de biraz sonra Tevfik, hayata gözlerini kapar Mustafa, en yakın arkadaşını öldürdüğü için polise teslim olur, Bu olay üzerine dört yıl ceza yer Ceza evindeyken her gece Tevfik rüyasına girer Ancak Ormancı'ya kini gittikçe artar Bu acı olaydan sonra köyde kalamayacağını anlayan Ormancı, tayin ister
    Kavaklıdere Orman Müdürlüğüne atanır Aslen Marmarislidir Emekliliğinden sonra oraya yerleşir Doksanlı yılların başında, kendi memleketi olan Marmaris'te ölür

    Mustafa Şahbudak cezaevinden çıktıktan sonra, anılarla dolu o köyde yaşayamayacağını anlayıp, Muğla merkeze yerleşir

    Çok sevdiği, günlerini birlikte geçirdiği arkadaşını Muhtar Tevfik Cezayirli'yi tek
    kurşunla öldürdüğünde arkada yirmi beş yaşında bir eş ve üç çocuk bırakır Muhtar'ın eşi Pembe, bu acıya dayanamayınca birkaç yıl sonra aklı dengesini yitirir Oğlanın biri İzmir'e yerleşir Diğer oğlanla kız, köyde evlenirler ve hayatlarını orada sürdürmeye devam etmekteler

    Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa'ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta adında bir değirmenciden bahsederler Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır Değirmenci Tahir Usta aynı zamanda türkü de bestelemektedir İşte Gevenes köyünde yaşanan bu acı olay da bu kişi tarafından bestelenmiştir Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen türkü ''Ormancıdır'' Bir gün, radyodan duyduğu bu türkü ile unutmak istediği olayları, tekrar yaşar gibi olur Radyoyu kapatır, bu türküden çok incinmiştir

    Ormancı türküde Ormancı adı ile, Mustafa Şahbudak ise ''Bay Mustafa" adı ile yer almıştır

    Ormancı Mehmet'in bir anlık sarhoşluğunun musibetini, yıllarca pişmanlık
    duyarak ve memleketinde barınamayarak ödedi demek yanlış olur
    Çünkü o türkü yaşadığı müddetçe kötü adam olarak anılacaktır ve tarihe öyle geçecektir

    ORMANCI TÜRKÜSÜ

    Çıktım Belen kahvesine baktım ovaya
    Bay Mustafa çağırdı, dam oynamaya,
    Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,
    Söz dinlemez Ormancı, çekmiş kafayı
    Aman Ormancı, canım Ormancı
    Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

    Gevenes' in ortasında, değirmen döner,
    Değirmenin suları, dağından iner,
    Ormancı'ya atılan kurşun, Tevfik' e döner,
    Tevfik' in feryatları, yürekler deler,
    Aman Ormancı, canım Ormancı
    Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

    Gevenes' in suları hoştur içmeye,
    Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye,
    Tevfik' imi vurdular, hiç mi hiç yere,
    Yazık ettin Ormancı, köyün iki gencine
    Aman Ormancı, canım Ormancı
    Köyümüze bıraktın yoktan bir acı