Türküler ve hikayeleri ve yöreleri

'Okulistik' forumunda Yasemin tarafından 16 Mart 2014 tarihinde açılan konu


  1. Türküler ve hikayeleri ve yöreleri kısaca


    Çarşambayı Sel Aldı Türküsünün Hikayesi Samsun Çarşamba Yöresi

    Yöre: Samsun Çarşamba, Çarşamba deyince bir yabancı hemen çarşambayı sel aldıtürküsünü anımsar çarşamba her şeyden önce bu türküyle ünlenmiştir bu ün ardında nice acı ve gözyaşını taşıyor tarih boyunca Yeşilırmak nice canlar almıştır.

    1970 lerde Suat uğurlu ve hasan uğurlu barajlarıyla doğal akışa son verilmiştir artık Yeşilırmak tan insan hayvan cesetleri evler beşikler ve birçok hayat nesnesi geçmiyor kısacası artık çarşamba yı sel almıyor yıllardır söylenen söylenecek olan bu güzel türküyü ve bu türkünün hikayesini hemşerimiz sayın Faik Okutgen derlemiştir çarşamba yı sel aldı Ahmet abdal deresinin kıysın da yerleşmişyoksul köy ailelerinden birinin oğluydu baharla birlikte yıllarca süren karasevdası karşılık bulmuş melek kalbini açmıştı kısa zamanda yüzük takıp nişanlandılar Ahmet yapraklar sararmaya durduğunda orduya yollandı Melekse gözyaşlarıyla baş başa kaldı ağa oğlu Mehmet Ali Melek e göz koydu Ahmet in arkadaşları ne kadar uyardılarsa kar etmedi Melek reddetti Mehmet Ali’yi bunun üzerine ağa oğlu adamlarıyla Melek i dağa kaldırdı kötü haberi kuşlar uçurdu Ahmet en kısa günde uça geldi aşkın delikanlısı kuşandı atını silahını arkadaşlarıyla düştü yollara dağ tepe demedi gece gündüz melek i aradı ´meleeeeekmeleeeeek´ diye çığıra çığıra sesi uçtu önce bir çakal yağmuru uç verdi sonra şimşek,şimşek içinden çıktı çatırdadı koca gökyüzü ışınlar çarşamba ovasını renkten renge soktu ne yağmur ne silinen izler aşkın atlılarını durduramadı tufan ikinci kez yaşanıyordu sanki yağmur Yeşilırmak ı boğuverdi çarşamba ovasıkaynayarak akan bir göle dönüştü Canik dağları ndan aşağılara doğru bir çığgibi önüne kattığı her şeyi sürükledi sel evler insanlar bebek beşikleri hayvanlar kağnılar ağaçlar büyük küçük kayıklar çaltı burnu na doğru sürükleniyordu sonunda duruverdi yağmur güneşle parladı yeşil Çarşamba usul usul bir gökkuşağıbelirdi sular günbegün çekildi çekildikçe hayat yeniden kurulmaya başladı yaralar sarılıyor evler onarılıyordu abdal deresi nin-yeşil ırmak a katılmak üzere-döküldüğü yamanın başında ahali toplanmaya başladı derenin eğimle indiği yamanın dibinde büyük bir kaya parçası vardı onun üstünde ise iki insan melek ve Ahmet ti onlar el ele tutuşmuş sırtüstü öylece yatıyorlardı ahali sel acısını unutmuş onlara yanıyordu hüzün gözyaşına döndü o büyük kaya parçası ahalinin üstünde toplandığı o taş yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırmaya başladı bu hazin aşka doğa gözyaşı döküyordu ahali şaşkınlığın ardından dualar okumaya başladı dualar içten mırıltılara yıllardır can alan insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü işte rivayet o rivayet derler ve hikaye ederler ki çarşamba yı sel aldı türküsü o acı mırıltılardan doğdu yedi yerinden su fışkıran kayanın olduğu yerde bir su değirmeni kuruldu ve o yöre o gün bu gündür değirmen başı olarak anıldı(çarşamba daki değirmen başımah) çınar ağaçlarının gölgelediği ahşap değirmenin yedi taşı vardı yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı her hıdrellezde bu yaşandı1970 ler de değirmenin yıkımına değin bu gelenek sürdü

    Çarşambayı Sel Aldı türküsünün sözleri

    Çarşamba’yı Sel Aldı
    Bir Yar Sevdim El Aldı (Aman Aman)
    Keşke Sevmez Olaydım,
    Elim Koynumda Kaldı (Aman Aman)

    Oy Ne İmiş Ne İmiş (Aman Aman)
    Kaderim Böyle İmiş
    Gizli Sevda Çekmesi (Aman Aman)
    Ateşten Gömlek İmiş

    Çarşamba Yazıları,
    Körpedir Kuzuları (Aman Aman)
    Allah Alnıma Yazmış,
    Bu Kara Yazıları (Aman Aman)

    A Dağlar Ulu Dağlar (Aman Aman)
    Yarim Gurbette Ağlar
    Yari Güzel Olanlar (Aman Aman)
    Hem Ah Çeker Hem Ağlar
     



  2. Çökertme Türküsü Çökertme Türküsünün Hikayesi Bodrum Yöresine ait bir türküdür.

    Memleketin keşmekeş içinde olduğu, işgal ordularının yurdu parsellediği yıllardı Ege ‘de Yunan var Eli silah tutan tüm gençlerin bellerinde pistov, ellerinde Rus filintası, sırtlarında yatakları, dağları, taşları, ovalarımesken tuttukları yıllar Küçük Menderes ‘ten, Köyceğiz’e, Denizli ‘den Bodrum’a her karış toprakta onların alın teri

    Bir yandan işgalcilerle boğuşuyorlar, bir yandan da devletin seçip gönderdiği yöneticilerle Bir yandan düşmanı kovalarken diğer yandan da işbirlikçilerle boğuşuyorlar İşte o yıllarda Halil adlı yiğit bir delikanlı vardı Mertti İyi silah kullanır, üç kuruşluk mevkiye boyun eğmezdi Çam yarması gibi, kaşı gözü ,eli yüzü düzgün, cesurdu Yiğitliği de dillerdeydi Bir de “Bodrum kaymakamı”vardı Halk düşmanı , astığı astık, kestiği kestik İstanbul ‘un da gözde adamı Adına da “Çerkez Kaymakam “ derlerdi Halk arasında “Kalleş Kaymakam” Bir eli yağda bir eli balda Sandal sefaları, gece alemleri Etrafında etek öpenler, fedailik yapanlar Milletin kıtlıktan kırıldığı günlerde yağlı ballı yemeklerle donatılmış sofralar

    Bir de güzelliği tüm yörenin dilinde Çakır Gülsüm vardı Bitez yalısında otururdu Sahilde şipşirin bir köy Köyün yakınlığından adına “Bitez yalısı” demişler Herkes güzel Gülsüm ‘ü yiğit Halil ‘e yakıştırıyordu Gülsüm adı Halil ‘le beraber anılırdı Bunca dillenen güzellik Bodrum Kaymakamının kulağına da ulaşmıştı Etrafındaki dalkavuk çömezler kaymakamın kulağını doldurmuşlar ”Gülsüm güzel kız Saraylara layık Halil gibi baş kaldırmış bir eşkıyanın eline düşerse yazık olur Sen evet de on Gülsüm getirelim sana Zaten Halil dağda, çetelerle dolaşıyor” diyerekşişirmişler Amaçları kaymakama yaranmak, hem de çıkarlarına taş koyan Halil ‘e zarar vermek

    Çerkez Kaymakamın ‘ın çok hoşuna gitmiş bu düşünce Hem güzel Gülsüm’e sahip olacak, hem de büyüklerinin kulağına gitmiş bir efenin nişanlısını kaçırıp daha da yaranacak onlara Kaymakam Bitez yalısına göndermiş kolcularını Bir feryat, bir figan sarıp sarmalayıp götürdüler Gülsüm ‘ü Gülsüm ‘ün apar topar içine atıldığı sandal kıyıdan uzaklaşmak üzereyken çökertme tarafından hızlı hızlıgelen sandal göründü Sandalın kürekleri kanat gibi açılıp kapanıyordu Bir yanda kaymakam kolcularının sandalı bir diğer yanda da Bitez yalısına girdi girecek olan Halil’in sandalı Yanında en güvendiği arkadaşı İbrahim Çavuş İbrahim Çavuşasılmış küreklere, Halil ise ayakta gözünü siperlemiş eliyle kolcuları gözlüyor Millet sahile dökülmüş yürekleri ağzında seyrediyor onları

    Halil’in sandalı uçuyor gibiİki sandal burun buruna geldi vuruşma başladı Patlayan silah sesleri Ve ardından Gülsüm’ün figanı İbrahim Çavuş’un figanı İbrahim Çavuş kapanmış sandala haykırıyordu ”Gitti Yiğit Halil gitti Vurdular Halil’i Kalleş Kaymakamın adamları vurdu Halil‘i

    Kolcuların sandalı Bodrum’a hızla Gülsüm ‘ü götürürken, Halil’in sandalı da ağır ağır sahile yaklaşıyordu Sonra sandaldan çıkardılar Halil’i oluk, oluk kan akıyordu İbrahim Çavuş’un kollarında verdi son nefesini Sonra kalabalığı bir uğultu sardı Bir hıçkırık, bir gözyaşı seli Bunların arasından da yanık içli bir ses yükseldi Ağlayan, ağlatan

    Çökertme'den Çıktım Da Halil'im

    Aman Başım Selâmet
    Bitez De Yalısına Varmadan Halil'im
    Aman Koptu Kıyamet

    Arkadaşım İbram Çavuş
    Allah’ıma Emanet,

    Burası Da Aspat Değil Halil'im
    Aman Bitez Yalısı,
    Ciğerime Ateş Sardı,
    Telli Kurşun Yarası

    Güverte De Gezer İken
    Aman Kunduram Kaydı,
    İpekli Mendilimi Halil'im
    Aman Mor Rüzgâr Aldı

    Çakır Da Gözlü Gülsüm'ümü
    Aman Kolcular Aldı,

    Gidelim, Gidelim Halil'im
    Çökertme'ye Varalım,
    Kolcular Gelirse Halil'im
    Nerelere Kaçalım

    Teslim Olmayalım Halil'im
    Aman Kurşun Sıkalım
     



  3. Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun

    Türküsü Kayseri yöresine ait bir türküdür.

    Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocuklarıkoşup oynuyorlardı

    Derin bir iç geçirdi Bir çocuğu olsaydı bâri Oğlan değil, kızı O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât Erkek olmalıydı çocuğu Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı: Gene derin bir iç geçirdi

    Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkliİstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya Ağlıyası geldi birden Düşünmek istemiyordu bunu O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert "Günahı, vebali varsa ona Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda Hele böyle bir şey olsun

    Yanında bir karaltı Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözleriniResullarin Emine anaydı gelen: Ne o kınalı kekliğim benim? dedi Öksüzüm, yavrum Ne ağlıyon? Telâşlandı:Yoook, ağlamıyorum nene Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:

    - Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon Ben bilmem mi ne diye ağladığını?Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya O nerde? Hani?

    Kınalı keklik gene derinden bir çekti Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı?İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına Sormadılar hiçbir şey Biliyorlardı Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
    - Sus bacım, dedi Sus! Bir başkası:
    - Gözlerinden döktüğüne yazık!

    Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
    -Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence
    - En doğrusu bu ama
    - Dinlemiyor ki!
    - Bu gençlik, bu tâzelik
    - Yedi yıl, yedi yıl anam Dile kolay İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

    Sıkıldı, bunaldı Ağlamıyordu artık Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına Elini sallasa ellisi, başını sallasa

    Duramadı karıların arasında Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemeyen ce içinden bir sızı bir geçti Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmayacaktı!

    Başındaki beyaz örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı
    Yedi yıl, yedi koca yıl!
    Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri

    Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlıAkranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
    - Kınalı keklik kaldın gene Bak testin doldu, taşıyor!

    Kendine geldi İnsanoğlunun aklına şaştı Gözleri testisindeydi güya Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu

    Çekti lülenin altından Güldü acı acı

    Tuttu evinin yolunu Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı Her kafadan bir ses:
    - Deli anam deli bu!
    - Doğru bacım, deli
    - Beni yedi yıldır sılamda unutacak da
    - Ben de hâlâ yolunu bekleyeceğim onu ha?

    Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar Evden içeri girerken, Dursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla Odada kimse yoktu, tek başınaydıya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

    Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

    Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına Gece iniyordu köye ağır ağır Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla ker evleri süslemeğe başladı

    Canı ne yemek istiyordu, ne de su

    Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

    Ali bakıyordu, sadece bakıyordu

    Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
    - Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayıharam etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadım mı?

    Ali susuyor, boyuna susuyordu Taştan ses çıkıyor, Ali'den çıkmıyordu Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyva ya geldi tekmil Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz Durmadın sözünde Ali'm Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek var mıydı vefasız?

    Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış, bakmış sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış Fakat Ali

    Uyandı Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
    - Hayırdır inşallah, dedi

    Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti Ne olur ne olmazdı Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden

    Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu
    Uykusunda düş
    Düşünde İstanbul gurbeti Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin Ali'sini aramağa gitmişti düşünde Bulmuştu da Güzellerin arasındaydı Bir kıyıdan bakıyordu Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını

    O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına Açmıştı ağzını Ali'sine, yummuştu gözünü:

    - İstanbul'u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

    Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
    Gördün güzelleri ben unuttun aman
    Beni evinize köle mi tuttun aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

    Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
    Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
    Seninle gidenler silaci oldu aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman