Türklerin devlet teşkilatında başarılı olmalarının sebepleri

'Okulistik' forumunda YAREN tarafından 3 Ocak 2011 tarihinde açılan konu


  1. türklerin devlet teşkilatında başarılı olmalarının sebepleri nelerdir,
    türklerin devlet teşkilatında başarılı olmalarının nedenleri


    Türklerde Devlet kavramı
    Devlet; Bir hükümet idaresinde teşkilatlandırılmış olan siyasi topluluk.
    Devlet kurmak millet olmanın tabii bir gereği değildir. Hiç devlet kurmamış milletler tarihte mevcuttur. Ama Türk milletinin “devlet kurma” tecrübesi çok eskilerden başlayıp aralıksız devam etmiştir. Bu devlet hayatı Türk milletinin şuurunda kök salmıştır.
    Türk milleti, bekasını devletiyle bir gördüğü için tarih boyunca Türk devletlerinde biri yıkılırken diğeri onun boşluğunu doldurmuştur.

    Farklı mekanlarda kurulmuş olmalarına rağmen Türk devletlerinde aynı özellikler, aynı telakkiler görülmesi Türklerde mevcut devlet felsefesine delildir. Bu felsefi temelde; devletin nazariyelerle değil toplumun eğilimlerine ve günün şartlarına göre kurulabileceği esas alınmıştır.

    Göçebelik döneminde her an baskına maruz kalma ihtimali her ferdin devlet hayatında görev almasını icap ettiriyordu. Her bireyin ne yapacağını bilmesi onlarda “düzen” fikrini yerleştiriyordu. Ayrıca büyük kitlelerin göç hareketlerini organize etmek sıkı bir “disiplin”le mümkündü. Bu düzen ve disiplin unsuru Türklerin devlet kurmalarında önemli fayda sağlamıştır.

    Devleti etkileyen önemli faktörlerden biride o milletin “dini”dir. Eski yunanda tanrılar belli bir siteye aitti, ve yabancıların o siteye girmesine müsaade edilmezdi. Bu kapalı din, “kapalı bir devletin” yani “site devletinin” doğuşuna sebep oldu. Türk milletinin bir dünya devleti kurmayı amaç edinmesinin itici gücünü Türklerin dininde aramak gerekir.


    Milletler felsefelerini hayattan alırlar. Dinleri, soyları, sosyal içgüdüleri tarihi gelişmeleri kültür düzeyleri ekonomik durumları felsefelerini etkiler. Felsefeleri de efsanelerinde, masallarında, destan, atasözü ve deyimlerde gizlidir. Milletler devletlerine de kendi felsefelerine göre anlam verirler.

    Orhun Abidelerinde “il” kelimesi devlet anlamında kullanılmaktadır. Kaşgarlı Mahmud’un lugatın da da “il”in “sulh,barış” manasında kullanıldığı görülür. “il” kelimesinin bu 2 değişik anlamı Eski Türklerde “barış” ile “devletin” birbirine nasıl bağlı olduklarını gösterir. “il” eski Hunlar dan beri toprağı ile halkını töreye uygun şekilde koruyan içerde barışı sağlayan bir kuruluştur. Devlet idaresi genel olarak “tutmak” fiili ile ifade edilirdi. Devletin yıkılışı “il kaybolmuş, kaçışmış” gibi kelimelerle ile ifade edilirdi. Devlet kurmak “kazganmak” şeklinde ifade edilirdi.

    Eski Türklerdeki “il” kelimesinin yerini bugünkü Türkçe’de İslamiyet ile dilimize giren “devlet” almıştır. Batı dillerinde devleti ifade eden kelimeler Latince “durmak” “yerleşmek” “ikamet etmek” manalarındaki “state” fiilinden yapılan “status” dan gelen “etat” “state”, “stat” gibi kelimelerdir. Devlet, D.V.L kökünden alınmış bir isimdir. D.V.L nin anlamı ise “hareket ettirmek, döndürmek dolaştırmak, işleri çekip çevirmek” tir Yani Latinler devlete ”statik” müslümanlar ise “dinamik” bir değer atfetmişlerdir. Latinler yerleşik olmayan topluluklara devlet denmeyeceğini ifade etmektedirler.

    TÜRK DEVLETİNİN AMACI

    a) Yurt Edinme : Türk devletlerinin bir amacı ele geçirdikleri yerlere düzen getirmek oraları vatan etmektir. Bir yeri ele geçirmek değil elde tutmak önemliydi. Bu ise belli bir nüfusun o yere yerleştirilmesi ile “iskân siyasetiyle” olurdu. Sınırlar genişledikçe hakimiyetin her yere ulaşması için çeşitli Türk boylarına “yurtluk” verilirdi. Buna Türk devlet geleneğinde “orun” denirdi. Bu Oğuz Han töresi olup İslamiyet ile de devam etmiştir.

    b) Barış : “İl” kelimesinin bir anlamı da “barış” idi. Barış olan ortamda halkın huzuru büyük ölçüde sağlanmıştır. Türk devletleri de iç ve dış huzurun sağlanmasına çok önem verirlerdi. Göktürkler bunu: “Gökte ve yerde nasıl düzen varsa devlette de aynı şekilde olmalı” diye ifade ederlerdi. “Tüz” kelimesi içerdeki asayişi ifade ederdi. Hükümdar devletin asayişini sağlayamazsa Kut’un tanrı tarafından geri alındığına inanılırdı. Türk tarihinin kaynaklarında kılıçtan geçirilen düşman sayısı ile övünüldüğü görülmemiştir. İslam’ın temel ilkelerinden biride “barış”tır. Müslüman olan Türkler tabii olarak İslamiyet’in barışçı ilkesini de benimsediler. Savaşta önce barış teklifinde bulunmaya özen gösterdiler. Osmanlı her an kendine karşı organize haçlı ruhuyla karşılaşmasına rağmen hristiyanlara kin beslemedi. Sessiz sakin şehirleri nice bilginlerin durağı oldu. Türkler hiçbir zaman yaptıkları antlaşmaya sadakatsizlik göstermediler. Barış yaptıkları devletin zayıf anını kollamadılar.

    c) Cihan Hakimiyeti : Bir devletin insan unsuru o devletin amacını şekillendirir. “At” sayesinde elde edilen sürat , daha ilk çağlarda “Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” ülkelere hakim olmak duygusunu onlarda uyandırmıştı. Türklerde kağan yeryüzünün hükümdarı olarak düşünülürdü.(15) Türk kağanları “Tanrının varlığı” ile dünyanın bütün ülkelerini idare ederlerdi. Böyle bir devlet ve hükümdarı anlayışı hukuk tarihinde de önemli yer tutmuştur. Bu çeşit devlet anlayışlarına uluslararasında “universal” devlet şekli denir. Bizim kitaplarımızda böyle devletler için “Cihanşümül devlet” deyimini kullanırlar. (16) Türk psikolojisinde derin yer tutan bu telakkiyi ilk Cihangir ataları Oğuz Kağan’ın destanında bulabiliriz. “Güneş bayrağımız, gökyüzü çadırımız” parolasıyla daha çok denizlere daha çok ırmaklara diyerek yeryüzünün fethine hazırlanıyordu. Göktürkler bu anlayışın gelecek nesillere intikali için Orhun abidelerinde belirtmişlerdir. Bu inanç Uygurlardan Moğollara geçti. Cengiz Han’ın torunlarının tahtında dünyanın 4 bucağı ile 4 bucağın hakanlarını temsil eden 4 minder bulunurdu.

    İslam’ın cihat anlayışı Türklerin cihan hakimiyeti felsefesine uygun düşüyordu. Halifenin Tuğrul Bey’e “Doğunun ve batının hükümdarı” ünvanı nı vermesi aynı gerçeği ifade eder. Osmanlıda Türk devlet geleneğinin mirasçısıydılar. Osman gazinin göbeğinde çıkan ağacın dallarının dünyayı kapladığı ünlü rüya devletin kuruluş amaçlarından birinin cihan hakimiyeti olduğunu gösterir. Yavuz Sultan Selim’in Piri Reis’in yaptığı haritaya bakıp “dünya ne kadar küçük bir hükümdara bile yetmez” sözü aynı ülkünün ifadesidir. Osmanlı döneminde Cihan hakimiyeti Politikası “Kızıl Elma” diye ifade edilmişti. Bu ideal Osmanlı cihadında devamlı itici güç olmuştur. Roma fethedilseydi Kızıl Elma bir başka yeri sembolleştirecekti.

    d) Hizmet : Halka hizmet Türk devletlerinin en önemli amacıydı. Halkın ihtiyaçlarını görmek ve ülkede yoksul bırakmama görevini üstüne alan devlet için daha ilk çağlarda “devlet baba” deyimi doğmuştu. Yusuf Has Hacip hükümdara, “Memlekette bir kimse bir gece aç kalırsa onu Tanrı sana soracaktır, gözünü aç” diyerek halka hizmetin önemini ifade etmiştir. Yavuz Sultan Selim Halifeliği devralınca onun emriyle halifelik sıfatı “Hakimü-l Haremeyn” den “Hadimü-l Haremeyn’e” yani “Mekke ve Medine nin hakiminden “Mekke ve Medine nin hizmetkarına çevrildi. Osmanlı dil de ayrımı yapmadan tebasının hizmetinde bulunmuştur. Yüzyıllarca topkapı sarayı batı derebeylerinin malikaneleri seviyesinde bile değilken onlar milyonlarca km2’ye hizmet götürdüler.

    1980’den Günümüze
    Türkiye nin içine girdiği ekonomik krizi durdurmak ve sorunları çözümleyebilmek amacıyla 24 Ocak 1980 tarihinde “istikrar” Tedbirleri alınmıştır. Anılan tarih bir uyum sürecinin başlangıcı olup, uygulamalar uyumu gerçekleştirmeye dönük tedbirlerdir. Ödemeler dengesinin düzeltilmesi, enflasyonun dizginlenmesi, etkin bir kaynak dağılımına imkan verecek fiyat yapısının oluşturulması ile düzgün işleyen bir dış borç düzeninin oluşturulması paketin hedefleridir.

    Türk ekonomisindeki geçmişte yaşanan dönüşümlerin aksine ordu, bu kez tercihini IMF kökenli bir istikrar programını uygulamak üzere geliyordu. Artık yeni bir ekonomik düzen şekillendirilmeye çalışılacaktı. Bu aynı zamanda yeni dünya düzeninin gereklerine uygun hareketlerin başladığı bir dönemdir. Serbest piyasa ekonomisinde serbestlik, başıboşluluk, bireysellik ile kişisellik olarak algılanmıştır. Piyasa ekonomisi; kaynakların akılcı ve verimli kullanımını sağlayacağı varsayılan, kişisel çıkar dürtüsü temelinde düzenlenmiş ve kendi kurallarına göre işleyen bir mekanizmadır. Etkinliği rekabetin kurum ve Kuralları ile işletmesine bağlıdır.

    Teşvik ve destekleme politikaları ile dış ticaretin, özellikle ihracatın artışı sağlanırken 1980’li yılların başında göreli bir iktisadi başarı sağlanmıştır. Enflasyon %107.2’den 1981’de %36.8’e düşerken büyüme oranı %1.1’den %4.2’ye yükselmiştir.

    Para politikalarında 1980-88 yılları arasında TL2nin aşırı değer yitirmesi politikaları terkedilmiştir. Ülke parasının 1989 ve 1990’da reel anlamda değerli kılınması iki sonucu yaratmıştır. TL’nin aşırı değerli kılınması yurtdışı kredileri cazip hale getirirken, ülkeye sıcak para girişi artmıştır. İkinci olarak dış talepteki azalma ihracatta arzu edilen edilen artışları yaratmamıştır. Aşırı değerli TL’nin ihracatı olumsuz etkileyeceği açıktır. Kalite ve rekabete dayalı ihracat ürünlerine yerine döviz ve diğer desteklerle teşvik edilen ihracat politikaları bu tıkanmayı yaratan faktörlerdendir. İthalattaki artışlar, büyümeyi uyarmış, 1992’de %6.4, 1993’de de %7.3 büyüyen ekonomi yetersiz politikalarla 1994’de tıkanma noktasına gelmiştir. Sonuç olarak 1994 yılında %149.6’lık enflasyonla karşılaşan Türk ekonomisi %5 oranında küçülmüştür. 5 Nisan 1994 kararları krizi aşabilmek için alınmıştır. Kararların temel amacı enflasyonu hızla düşürmek, TL’ na istikrar kazandırmak, ihracat artışını hızlandırmak ve dengeleri sürekli kılmaktır. Sonuçta 1995’de enflasyon %65.6’ya çekilmiş, büyüme %8.1 oranında oldu. İhracat 18 milyar dolardan 21.6 milyar dolara çıkarken; ithalat 23.2 milyardan 35.7 milyar dolara çıktı.

    2000’li yılların ilk iki senelik dilimi ise maalesef krizler dönemi olarak Cumhuriyet tarihinin en ağır şartlarının yaşandığı bir süreçtir. Bilhassa 19 Şubat 2001 krizi ülkemizi derinden etkilemiştir.
    Kaynak:GenBilim/Türkiye Bilim Sitesi​