Türkiye’yi paylaşanların tıkandığı konu

'Masallar ve Hikayeler' forumunda Pardus tarafından 5 Ağustos 2009 tarihinde açılan konu


  1. Aşağıda, Ayasofya ile ilgili önemli bir tarihi ayrıntının altını çizeceğim.

    Ortada fol yok yumurta yokken, “neden şimdi Ayasofya?” sorusu akla gelebilir. Önce onu izah edelim.

    Ayasofya Müzesi’nin kuzeydoğu pandantifindeki 6 kanatlı serafim (melek) tasvirinin gün yüzüne çıkarılmasıyla ilgili haberler dikkatinizden kaçmamıştır.

    Hıristiyan inancında cennet kapısının bekçisi olarak da bilinen 6 kanatlı serafim mozaiğinin ortaya çıkarılmasından sonra Ayasofya Müzesi’nde bir basın toplantısı düzenleyen Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Ayasofya’nın çeşitli yerlerinde başka tasvirlerin de olması gerektiğini vurgulayarak, “Onları da bu çalışmalar ortaya çıkaracak” demiş.

    Bakan Günay’a, Ayasofya’dan söz ederken kurulan her cümleye çok özen gösterilmesi gerektiği gerçeğini hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Ayasofya sadece klasik bir tarihi eser niteliğinde bir mabet değildir. Neden sadece ‘mabet’ değildir konusunu izah etmek koca bir kitap yazmayı gerektireceğinden şimdilik onu geçiyorum. Derin mevzu...

    Ayasofya ile ilgili her türlü haber heyecanlandırır beni. Rutin ziyaret ettiğim ender mekanlardan biridir. Saatlerce kalsam sıkılmam. Hatırası bende derindir. Bugünlerde Ayasofya’nın altındaki gizemli su sarnıçlarına dalan dalgıçlara ait haberleri de yakından izliyorum. Sırf bu nedenle bile dalgıçlığı öğrenmeye değer.

    Peygamber Efendimiz’in doğumundan evvel inşa edilen Ayasofya, başta Mimar Sinan olmak üzere Osman mimarlarının değişik dönemlerde yaptıkları güçlendirme çalışmaları ile bugünlere kadar ayakta kalabildi. Osmanlı padişahları Cuma namazlarını burada kılmaya özen gösterdi. Önemli törenler hep bu mabedin gölgesinde icra edildi. 1453’ten 1924’e değin padişahların İstanbul’da bulundukları zamanlar boyunca her cuma günü tekrarlanan “Cuma selamlığı” adı verilen yarı resmi namaz törenlerini de bütün padişahlar, hastalık ve olağanüstü durumlar dışında aksatmadan icra ettiler.

    Türkleri tamamen atmak...

    Birinci Dünya Savaşı’nı mağlup devletler safında bitiren Osmanlı Devleti’nin toprakları işgal edilirken, Türklerin İstanbul’dan tamamen çıkarılması temel amaçtı. Örneğin İngiliz kamuoyunun Türkiye ile yapılacak barış anlaşmasından üç beklentisi vardı. Birincisi, bağımsız bir Ermenistan devleti, ikincisi Türklerin Avrupa’dan çıkarılması, üçüncüsü Ayasofya’nın Yunan Ortadokslara geri verilmesi, cami olma özelliğinden kurtarılarak bir kilise hâline getirilmesiydi. Diğer Avrupa ülkelerinin kamuoylarının yaklaşımı da bundan farklı değildi.

    İtilâf Devletleri aralarında yaptıkları ve aylar süren barış müzakerelerinde konuları öylesine detaylı ele alıyorlardı ki, meselâ Ayasofya’nın kullanımı konusunda şöyle bir karara varıldı: “Eğer Ayasofya için tefrik edici bir muamele gerekliyse… Bütün mezhep ve itikatların eşit çıkarlara sahip bulunduğu tarihî bir anıt olarak muamele edilebilir, fakat hiçbir inanç tarafından ibadet gayesiyle kullanılamaz” görüşü ağır bastı. Ayasofya’nın şimdiki hâlinin yukarıda alınan karara benzerlik göstermesi de doğrusu ilginç bir durumdur.

    İstanbul’da bulunan İngiliz Yüksek Komiserliği yetkililerinden Hohler: “Ayasofya kilisesi Türklerin, Yunan İmparatorluğu’nu fethinin bir sembolüdür. Ancak artık, bütün İstanbul’un malı olmanın dışında bir şeyi temsil etmemekte ve Türkler de bu kiliseye bu çerçevede bir saygı göstermektedir. Ayasofya üzerindeki denetimlerini yitirdiklerini görmek Türklerin gururuna dokunur, dindarlıklarına ya da din aşklarına değil” der.

    Ayasofya’ya çan...

    22 Aralık 1919 Londra Konferansında Ruslar, İngilizler, Fransızlar ve Yunanlılar Ayasofya'ya çan takılmasını kararlaştırdılar. Ancak takılacak çanın renginde anlaşamazlar. Acaba Katolik mi, Ortadoks mu yoksa protestan çanı mı takılsın diye...

    Bu haber İstanbul’a ulaştığında İstanbul hücum taburu komutanı binbaşı Şükrü Oğuz Bey’in tepkisi şiddetli oldu. İşgal kuvvetleri komutanına, "Eğer Ayasofya'ya çan takarlarsa Ayasofya'yı dinamitleyeceğim" tehdidini savurdu. Çan takmaktan vazgeçtiler. (İstanbul Kültür ve Sanat Ans. 1/875. ) Ama minarelerden rahatsızlıklarını da gizlemediler.

    Amerika'nın Boston kentinde kurulan Bizans Araştırma Enstitüsü Müdürü Papaz Prof. Wittemore, 1931 yılında Ayasofya'yı tamir etmek için Türk hükümetine baş vurdu. Profesör Semavi Eyice bu çalışmaların neticesini şöyle anlatır:

    "Wittemore'nin idaresindeki çalışmalar sürerken Ayasofya'nın müze haline getirilmesi düşüncesi ortaya atıldı. Sekiz kişilik bir komisyon kuruldu ve bir rapor sunmaları istendi. Bu kişiler Ayasofya’nın müzeye çevrilmesini, etrafında ve içinde Osmanlıya ait herşeyin yıkılmasını teklif ettiler. Ancak Profesör E. Ungen rapora muhalefet şerhi koydu ve cami kalmasını teklif etti. Rapor doğrultusunda avludaki Fatih Medresesi yıkıldı. Minareler de yıkılacakken Mimar Kemal Attan, "Minareler yıkıldığı takdirde kubbenin göçebileceğini" mühendislik hesaplarına dayalı bir raporla anlattı. Minareler bu sayede kurtuldu.

    Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan başta Allah, Muhammed lafzı yazılı levhalar olmak üzere hepsi yerlerinden indirildi. Ancak levhaların çapının yedi buçuk metre olup kapıdan çıkarılamaması sebebiyle Demokrat Parti dönemine kadar üstüste istif edilmiş olarak içerde bir köşede toz toprak içinde kaldı. O yıllarda İbnül Emin Mahmut Kemal'in öncülüğünde levhalar eski yerlerinin biraz altına yeniden asıldı.

    Ayasofya Camii'nin avlusundaki Fatih Medresesi yıkıldıktan sonra araştırmalar yapılmış ve bir tane vaftiz teknesiyle moloz taşlar çıkarılarak hemen teşhir edilmiştir. Bu çalışmalardaki amaç, Ayasofya’nın Müslüman mabedi olduğu gerçeğini gölgelemekti.

    Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Ayasofya’nın çeşitli yerlerinde başka tasvirlerin de olması gerektiği ve onların da çıkarılacağı” yönündeki sözleri bana, Ayasofya’nın cami vasfının ortadan kaldırılmaması için mücadele eden Binbaşı Şükrü Oğuz Bey’in civanvertliğini hatırlattı ve ‘acaba şimdi kemikleri sızlıyor mudur?’ diye düşündürdü.

    Ayasofya’da Müslümanlık alameti sadece 4 minare kalmak üzere. Hıristiyan dünyasında zaten minareleri kaldırılmış resimler kullanılmasına özen gösteriliyor.

    Sevr görüşmelerinde İtilaf devletleri Türkiye’yi kendi aralarında paylaşmakta zorlanmadılar ama Ayasofya’nın hangi Hıristiyan mezhebinin mabedi olacağı konusunda uzlaşamadılar. Ayasofya’nın şimdiki hali, Sevr görüşmelerinde üzerinde durulan ‘birine ait değilse diğerlerine de ait olmaması’ şeklinde özetlenebilecek genel mutabakata yakın bir uyum gösteriyor.

    Ayasofya’nın İslami kimliğini gölgelemek için yapılan her türlü çalışma da Sevr’in ruhuna uygunluk gösteriyor. Bilerek ya da bilmeyerek...

    Prof. Dr. Osman ÖZSOY Haber7
    yazaramesaj@gmail.com