Turan Oflazoğlu Kimdir

'Biyografi' forumunda Dark tarafından 17 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. TURAN OFLAZOĞLU

    Turan Oflazoğlu, (d. 1932, Adana), Türk oyun yazarı, şair, eleştirmen.
    İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve Felsefe Bölümü'nde eğitim gören Oflazoğlu, ABD'ye giderek burada tiyatro üzerine çalışma ve araştırmalar yaptı. Oyun yazarlığı konusunda eğitim aldı. 1967 yılında Amerika'da ilk oyunu olan Keziban`ı yazan sanatçı, yazdığı oyunların konularını genellikle tarihe dayandırmakla birlikte, tarihi incelemeye yönelik değil, karakterlerin kişilik ve iç dünyalarını yansıtmaya önem verdi. Ayrıca bir çevirmen olan Oflazoğlu, oyunlarıyla çeşitli ödüller kazandı.

    Kitapları
    • Kösem Sultan, ISBN 9789753555173
    • Dörtlükler, ISBN 9789753555753
    • Deli İbrahim
    • Böyle Buyurdu Zerdüşt (çeviri), Friedrich Wilhelm Nietzsche, ISBN 9789754060409
    • Gardiyan, ISBN 9789753554565
    • Baba (çeviri), August Strindberg, ISBN 9789753555760
    • Kanlı Düğün, (çeviri), Federico Garcia Lorca, ISBN 9789753555685
    • Seçme Şiirler (çeviri), Friedrich Hölderlin, ISBN 9789753552660
    • Shakespeare, ISBN 9789754067033
    • Moliere, ISBN 9789754067040
    • Bernarda Alba'nın Evi (çeviri), Federico Garcia Lorca, ISBN 9789753555692
    • Ceza Sömürgesi (çeviri), Franz Kafka, ISBN 9789753554510
    • Seçilmiş Şiirler - Duino Ağıtları (çeviri), Rainer Maria Rilke, ISBN 9789753552677
    • Romeo ile Juliet (çeviri), William Shakespeare
    • Sevgi Hakanı
    • Seçilmiş Oyunlar-1, (çeviri), Auguste Strindberg
    • Bütün Oyunları-1 (çeviri), Federico Garcia Lorca, ISBN 9754182833


    Ağaç
    Koyu çepçevre kuşatan yamaçlardan, o yeşil, dik,
    öküzler, mandalar inerken böğürtülerle kumsala,
    sinsi çobanlar gözetlerse diye kaygılı, ürkek,
    bir kayanın dibinde-gizler sandığımız- seviştik,
    bu kaygıyla keskinleşir tat, için için bilerek.
    Uzak bir aynada gülüşlerin pırıl pırıl hala.

    Terli koltuk altlarından öpüşler avlayan dilim
    kumda küçük çukurlar eştirirdi topuklarına;
    derinde uyuklayan çiçekler boy verir de birden
    -gezindikçe gövdenin gizli tellerinde elim-
    kokardı burcu burcu denizden, yamaçtan, güneşten.
    Bunlarla uzakta bir ülke kurulur şimdi bana

    Ağacın kumsala düştü bir kez tohumu;
    kuğu boyunlu kızlar köpüklerdeki,
    Karadeniz kızları boş durur mu!

    Bir bir arkadaşlar derildi, hazırlığa koyuldu:
    midye çıkardı denizden, yengeç, pavurya, balık,
    ıstakoz tutuldu pek çok, defne yaprağı bulundu;
    bizse çalı çırpı topladık, kuytuya ateş yaktık.
    Kim bilir bu şölen neler sunacaktı neler bize,
    ne kapılar açacaktı, kim bilir, birbirimize....

    Yemeğe gülüşmeler, konuşmalar eşlik ederken,
    çalışkan, işlek ağızlarda lokmalar çiğnenirken
    -seni yerden göğe dek kutsarım ey doğurgan açlık! -
    daha büyük bir şölende toplanırdı yüzer, biner
    sessiz çağrımıza uyup, bütün ülkelerden artık
    türlü açlıklar içre kıvranan kadınlar, erkekler.

    Ağacın kumsala düştü bir kez tohumu;
    kuğu boyunlu kızlar köpüklerdeki,
    Karadeniz kızları boş durur mu!

    Bir gece ak yeleli mor taylarıyla deniz
    eşinirken kıyılarda,
    ışıl ışıl uğultularla akarken uzak, derin
    Samanyolu yukarlarda;
    fışkırdı kumsaldan ansızın bir ağaç,
    dal dal açıldı gökyüzüne doludizgin.

    Ağacın denizi boydan boya gören dalına sen,
    göğsümden uçan martı, bir gece bensiz tünemişsin;
    beyaz giysiler içre karanlıklarda gelinimsin,
    Sevgimle yukarda hep, ısınır, gönenirsin gece;
    aşağda hep, korkar, titrerim el ayak çekilince.

    Sana bir dokunmak derinlerden uyanmak demekti:
    ben bir ordu bir ırmak ölülerden, sana yönelsem;
    sen açlığım büyüdükçe büyüyen, obur çevrinti,
    kat kat ölümlerle yuttukça yutan, öyle tatlı hem.

    Kaç dişiydin altımda kaç ölüm ki sen, eğildikçe
    üstüne, ta içimden çığlıklarla yüklü dalgalar
    kabarır, yükselirdi birden dudaklarıma kadar;
    tıkanırdım, bin türlü çağrıyla gövden gerildikçe.

    Yükseğe çıkardım, beni durultasın diye, seni;
    in aşağı gör şimdi, yalnız, korkudan titreyeni.
    'Sevgin üstüme vurdukça böyle,
    soluğum yellerce dört bucağa misk, amber, buhur,
    bir sürü ak güvercin ellerim, gökte uçuşur;
    sevgin üstüme vurdukça böyle,
    yeşil sevinç bakışlarım menevişli sulardan
    kaldırır kuğu boyunlu kızları uykulardan;
    sevgin üstüme vurdukça böyle,
    acılarla umutlardan ördüğün şarkıları
    sesler binlerce ağızdan Karadeniz kızları.

    Sevgin üstüme vurdukça böyle-gök değil miyim bak! -
    altımda Karadeniz solur bütün balıklarıyla;
    Şile, İstanbul, tüm kentler, ülkeler ışıklarıyla
    kamaşır Samanyolu'na karşı bir yakın, bir uzak.
    Aşağda korkudan titreyerek beni beklesen de,
    sonsuz açılıp gelişerek büyümektesin bende.

    Beni bu koyda sevdiklerin, açtırdığın çiçekler,
    çobanlar, böğüren hayvanları, bir aynada hepsi;
    o küçük şölende gülüşmeler, umutlar, hep bekler
    seni ağız edinmek isteyen ölüler ülkesi.

    Sevgin üstüme vurdukça böyle-gözüm sana, kulak-
    ülke ülke dinlenecek ıssız ağrıyan kişilerin,
    her gün orda burda yitiklerle bitkin düşenlerin;
    tüm açlıklar, sen ağrısını çektikçe diner ancak.
    Bu ağacın dibinde bekleyecek, devineceksin,
    sen, olsa olsa, bende gönenecek, sevineceksin.

    Sevginle doludizgin büyür de yıldızlara ağaç,
    kök salar ölülerin barındığı derinliklere;
    dalları göğü tutar: yorgun insanlığa zümrüt taç.
    İner artık üst katların görkemli varlığı yere.
    Aş gecenin korkularını, dur da elmas sabaha;
    daha sev yakınmadan beni, daha sev, daha, daha!