Tüketici Kredisi Kefilliği Kefalet Kanunları Sorunları

'Sosyal Konular' forumunda YAREN tarafından 3 Şubat 2010 tarihinde açılan konu


  1. kefil koruma kanunu, kefillik kanunu, kefillik ve icra, kefillik ve kefalet
    Tüketici Kredisi Kefilliği Kefalet Kanunları Sorunları hakkında bilgiler..

    Bilindiği gibi 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da değişiklik yapan 4822 sayılı kanun 14.06.2003 tarihi itibarıyla yürürlüğe girmiştir.
    Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 10/III maddesi “tüketici kredisinin teminatı olarak şahsi teminat verildiği hallerde, kredi veren asıl borçluya başvurmadan kefilden borcun ifasını isteyemez” düzenlemesini içermektedir.
    Doktrinde: “Bu düzenleme ile amaçlanan, tüketici kredileri ve dolayısıyla kredi kartlarındaki kefaletin adi kefalet olarak hüküm doğurmasıdır.
    Yorum yoluyla adi kefaleti amaçladığı kabul edilerek tüketici lehine yorumlanması ve bu şekilde asıl borçlu aleyhine icra takibi yapılmadığı sürece kefilin takip edilemeyeceği sonucuna varmak gerekir. Kanaatimizce, bu düzenlemenin amacı, borçlunun ödeme kabiliyeti bulunduğu halde borcun ifasının kefilden talep edilememesi olduğundan, asıl borçlunun borcu ödeme olanağının bulunmadığının bir aciz vesikası ile belgelenmediği sürece kefil aleyhine icra takibi yapılamaması gerekir.
    Bu çerçevede, kefile başvurabilmek için, kefalet sözleşmesinin yapılmasından sonra borçlunun iflas etmesi veya borçlu hakkında yapılan icra takibinin alacaklının hatası olmaksızın sonuçsuz kalması yahut Türkiye’de takibat yapılmasının imkansız hale gelmesi zorunludur (BK.m.486).” görüşü savunulmaktadır.

    Uygulamada, bir çok Tüketici Mahkemesi yeni tarihli kararda, yukarıdaki doktrinde belirtilen yorumu benimsemiş görünmektedir.
    Ancak, TKHK.m.10/III düzenlemesi incelendiğinde, metinde kullanılan kelimelerin adi kefalet amacında olmadığı, adi kefalet kavramının açıkça belirtilmediği görülmektedir. Düzenlemede, “asıl borçluya başvurmadan” kefilden borcun ifasının istenemeyeceği ifadesi yer almaktadır. Gerçekten de asıl borçluya başvurmak tabirinden farklı anlamlar çıkarmak mümkündür. Bankanın hesap kat ihtarnamesi göndermesini “asıl borçluya başvuru” olarak kabul edilebilir. Bu bağlamda kefillere asıl borçluya başvurulduğu ancak alacağın tahsil edilemediği bildirilmek suretiyle, asıl borçlu ile birlikte kefillere de icra takibi açılabilir.(hatta asıl borçlu aleyhine icra takibi açmadan doğrudan kefili aleyhine takip yapılabileceği savunulabilir.) Kanunda, asıl borçlu hakkında takip yapılıp daha sonra aciz belgesine bağlandıktan sonra kefil aleyhine icra takibi başlatılabileceği yönünde açık bir düzenleme bulunmamakta iken bu yönde bir yorumu kabul etmenin kanunun metnine aykırı olduğunu düşünmekteyiz.

    Alacaklı banka tarafından borcun ödenmesi maksadıyla asıl borçluya (ve kefillere) bu ihtarname ile başvuruda bulunması yeterli olup, kanun metninde, bu başvurunun asıl borçluya icra takibi şeklinde yapılacağı daha sonra icra takibinin sonuçsuz kalması üzerine kefile başvurulabileceği öngörülmemiştir. Kanunun bu hükmü ile “tüketici kredilerindeki kefaletin adi kefalet niteliği taşıdığı” belirtilmediğinden ve Borçlar Kanunun adi kefalet hükümlerine açıkça atıf yapılmadığından kanun koyucunun iradesinin “adi kefalet” olmadığı düşünülmektedir.

    Nitekim 01.03.2006 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 5464 sayılı “Banka Kartları ve Kredi kartları Kanunun ” 24.maddesinin son fıkrasında “kredi kartı kullanımlarındaki kefalet,borçlar kanununda belirtilen adi kefalet hükümlerine tabidir. Asıl borçluya başvurup borcun tahsili için tüm yollar denenmeden kefilden borcun ifası istenemez.” Hükmü getirilmiştir.Kanun koyucu, artık Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanununa tabi olan kredi kartı ve banka kartlarındaki kefaletin adi kefalet olduğunu vurgulamış, bu yöndeki iradesini açıkça ortaya koymuştur.Kanun koyucu TKHK hükümlerine tabi olan tüketici kredilerinde böyle bir iradeyi açıkça ortaya koymamış olması ve borçlar kanunun adi kefalet hükümlerine açıkça atıf yapmamış olmasının görüşümüzü desteklediği düşünülmektedir. Sonuç olarak, TKHK 10/III maddesinin açık olmayan ifadesinin yarattığı tereddütler ve uygulama, yerel mahkeme kararları ve yargıtayın içtihatlarıyla belli olabilecektir.
    Alıntıdır​