Teslimiyet Nasıl Olmalıdır

'Dini Konular' forumunda Semerkand tarafından 10 Şubat 2012 tarihinde açılan konu


  1. Nakşibendi Müridi Nasıl Olmalı ?
    Teslimiyet Nasıl Olmalıdır,
    Kamil-i Mürşide teslimiyed


    Nakşibendî büyüklerinden ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbanî (k.s.) (1034/1625) demiştir ki:

    “Kamil bir şeyh bulan kimse, ölünün yıkayıcısına teslim olması gibi kendisini ona teslim etmelidir. İlk fenâ hâli (nefsin şer arzularından vazgeçip hakka teslimiyetinin ilk ispatı) mürşitte olur. Bu, fenâfillah (her şeyi ile Allah’a teslim ve emrine tabi olma) hâline ulaşmaya bir vesiledir.”273

    “Mutmainne makamını geçmiş, her hâli ile Rabbinin emirlerine teslim olmuş ve Yüce Allah tarafından sevilmiş bir veliye itiraz, Allah’a itiraz gibi olur. Çünkü, bu hâle ulaşan velinin bütün arzusu Allah’ın muradıdır. O, nefsi adına bir his ve hareket içine girmez.”274 Kendi keyfi için kimseden hizmet ve hürmet beklemez.



    Arifibillah İmam Sühreverdî (k.s), teslimiyetin bu yoldaki ehemmiyetini şöyle belirtmiştir:



    “İşin başı, hak yolda imam seçilen mürşide içtenlikle sadakat ve teslimiyettir. Çünkü mürşide itiraz, mürit için öldürücü bir zehirdir. Mürşidine itiraz edip de kurtuluşa eren yok denecek kadar azdır.”275

    Abdülganî Nablusî (k.s) demiştir ki:

    “Mürid tam sadakat hâline ulaştığı zaman, kalpten kalbe ilham ve intikal vasıtasıyla feyz alır. Müridin çeşitli yollardan mürşidinden feyz alması için tam sadık olması lazımdır. Karşılıklı sadakat tam gerçekleşmeden bunlar olmaz.”276


    Büyük veli İmam Şa’rânî (k.s) (973/1565), demiştir ki: “Mürşide samimi bir niyetle gelen kimse onun ehli arasına girer, kendisine ilahî sır ve ilimlerin açılması mümkün olur. Aksi durumda, mürit boşuna yorulur.”277


    “Mürit, sadık olduğunda mürşidinin göz bebeği olur.”278 Sadık mümini, mürşit Allah için gözü gibi sever.



    “Mürşit müridi, Aziz ve Celil olan Allah’ın huzuruna hazırlar. Bunun için, onun meclisine samimi bir niyetle girilmelidir, günde bin defa girilip çıkılsa bile. Çünkü kamil mürşitler, peygamber varisidir.”279



    Hak yolunda niçin sabırlı ve sadık olmak gerekir? Bu sorunun cevabını büyük arif Muhammed Masum (k.s) şöyle veriyor:


    “Bir şeyi talep edip de maksuda vasıl olmak, peşine düşülen şeyi kıymetli bilmek ve ona layık olan değeri vermekle mümkün olur. Herkesçe malumdur ki, dünya talibi olanlar, birazcık dünyalık elde etmek için diyar diyar gezerler. Hak ve hakikate talip olan kimse, eğer talebinde sadık ise, bu fedakarlığını dünyaya düşkün kimselerden daha fazla göstermesi lazımdır. Sabırlı, azimli ve kararlı olmalıdır. Ve bilmelidir ki önceki büyükler, bir hakikat ehli mürşidi bulmak için memleket memleket dolaşırlar, uzak beldelere hicret ederlerdi.”280


    Günümüzde, tasavvuftaki bu teslimiyet anlayışı bazıları tarafından tenkit edilmektedir. Bu kimseler, şöyle demektedirler:

    “Bir insana bu derece teslim olmak, aklını, fikrini, ilmini hiç kullanmayıp şeyh ne emrederse yapmak doğru mudur? Bu davranış, aklını kiraya vermek, hürriyyetini yok etmek değil midir? Hem bu, caiz midir? Veli de olsa, bir şahsa bu derecede teslimiyeti emreden bir ayet ve hadis var mıdır?”



    Aslında, Kur’an ve sünnette işlenen, İslam’ın birlik anlayışı, imam-cemaat hukuku iyi incelense mesele çözülür, kamil mürşitlere gösterilen teslimiyetin sebebi anlaşılırdı. Şöyle ki:



    Tasavvufta mürşide karşı istenen mutlak teslimiyet, sünnette, imama itaat olarak anlatılmıştır. Ölünün yıkayıcısına teslimiyeti gibi hiç itirazsız teslim olma hâli, esasen hak olan emirler karşısında her müminden istenmektedir. Tasavvufta zikredilen “fenâ fi’ş-şeyh” hâli, Ashab-ı Kiram’dan istenen teslimiyetin aynısıdır. Ayrıca, müminlerden, Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’i nefislerinden daha fazla sevmeleri istenmiştir. Her müminden istenen teslimiyetin şekli ayette şöyle belirlenmiştir:



    “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdikleri zaman, mümin erkek ve kadınlara onun dışında bir şeyi seçme hakkı yoktur.”281



    Çünkü, Allah ve Rasulünün verdiği hüküm, kulun dünyası ve ahireti için en güzel olanıdır. Nefsin, bu hükmün dışındaki tercihleri ise hürriyyet değil, zillettir. Nefsin her istediğini vermek, zehirli bir elma şekerini yemek isteyen çocuğu hevesiyle baş başa bırakmak demektir. Bu, ona karşı şefkat değil, ihanettir. Sonuç, hayat değil cinayettir. Gerçek hürriyyet, nefsin keyfine değil, Yüce Mevla’nın emrine uymaktır.



    Her mümin, içi ve dışıyla, kalbi, aklı, nefsi ve hissi ile Allah’ın Rasulüne tabi olmadıkça gerçek mümin olamaz. Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki:



    “Bir mümin, bütün his ve duyguları ile benim getirdiğim şeylere tâbi oluncaya kadar kamil mümin olamaz.”282



    Bu derecede bir itaat, tasavvuf terbiyesinde “fenâ fir’r-rasûl” diye isimlendirilen hâlin elde edilmesiyle gerçekleşebilir. Bu seviyede bir teslimiyet için, Efendimiz (s.a.v) bizlerden şu derecede bir sevgi istemektedir:



    “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz beni nefsinden, anne babasından, ehlinden, evlâdından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe (gerçek manada) iman etmiş olmaz!”283



    Bir müminde bu derecede bir muhabbetin bulunması ve teslimiyetin oluşması hiç de kolay değildir. Ancak, zor da olsa, bu muhabbet ve edep, hepimizden istenmektedir. Çünkü, kurtuluş ve saadetimiz ondadır. Gerçi Seyyid Abdulhakîm Hüseynî Hz.lerinin belirttiği gibi, muhabbet, ilahî bir lütuftur. Allahu Teala onu dilediğine verir. Fakat, bu muhabbet, Allah dostlarının meclis ve sohbetlerinde kolayca bulunur. Bir müridin mürşidine güzelce tâbi olması, ancak muhabbetle olur.284



    Mürit için, ilahî sevgi ve edebini ispat edeceği ilk basamak, önündeki mürşididir. Mürşit, mürit için bir ayna durumundadır. Bir müslümanın, Allah ve Rasulünün sevgisine ulaşmaktan daha önemli bir işi ve hedefi olmamalıdır. Bunun için bu işte kendisine imam ve delil olacak kimseye tam teslim olmalıdır. Bu teslimiyet olmadan cemaat olunamaz. Bakınız, Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, cemaatın imamına karşı takınacağı tavrı nasıl tespit buyurmuştur:



    “Müslümanın (başındaki imama, öndere) hoşuna giden ve gitmeyen her hususta itaat etmesi gerekir. Ancak emredilen şey bir kötülük ise, o zaman hüküm değişir. Böyle bir durumda hiç kimsenin sözü dinlenmez ve itaat edilmez.”285



    “Bir imama kalbinin sevgisiyle yönelip elini uzatarak bey’at (ve intisap) eden kimse, gücünün yettiği kadar ona itaat etsin.”286



    Allah yolunda peşinden gidilen imam için gereken bu itaat, verilen emir ve yapılan tavsiye hak olduktan sonra, acı tatlı her hâlde korunmalıdır. Verilen bir emrin insanın nefsine hoş gelmemesi onun haksız olduğunu göstermez ve şahsî çıkarların zedelenmesi emre isyanı gerektirmez. Allah için yapılan bir işte nefsin keyfi öne alınırsa o işten hayır gelmez.



    Ashab-ı Kiram (r.anhüm), Hz. Rasulullah’a (a.s) darlıkta ve varlıkta, neşeli ve sıkıntılı anlarda dinleyip boyun eğmek, başa geçen ehil idarecilerle çekişmemek, başkası kendilerine tercih edildiğinde feryat etmemek, her nerede olursa olsun hiçbir kınayanın kınamasından çekinmeden hakkı söylemek üzere bey’at etmişlerdir.287



    Bu gün, Efendimiz’in (s.a.v) varisi kamil bir mürşidin elinden tutup kendisine takva yolunda intisap edenler de, Ashab-ı Kiram’a vekaleten, imamlarına aynı şekilde sadık olmalıdırlar. Ancak günümüzde, imam deyince sadece namaz kıldırmakla görevli din adamları akla gelmektedir. Halbuki bu imamların insanları terbiye, kalbi ve nefsi ıslah etmek gibi bir görev ve yetkileri yoktur. Onun için, bu anlatılan şeyleri anlamak güç olmaktadır. Biz bu kitapta imam deyince, insanları irşatla görevli kamil mürşitleri kast ediyoruz. Hadislerde anlatılan imamla bugünkü imam anlayışı farklıdır. Ayet ve hadislerde imam deyince, Allah yolunda önder olan ve kendisine uyulan kimse kast edilir.



    Gerçek imam, kalpleri ihya eden ve bozulan dini yaşantıyı ıslah ile görevli rabbani alimlerdir. İnsanları Kur’an ve sünnet edebine göre idare eden devlet adamlarına da imam denir. Ancak günümüzde bu büyük emaneti taşıyacak kimse bulunmadığı için, imam sıfatını kalplerin ıslahı ile uğraşan Rabbani alimler ve kamil mürşitler taşımaktadır. Onlar, kıyamete kadar bu ümmetin içinde bulunacaklar ve imamlık vazifesini hakkıyla yapacaklardır. Kendilerine karşı çıkanlar onları bu vazifeden alıkoyamayacaktır. Çünkü onların temel görevi ilahi ahlakı ve ahkamı ayakta tutmaktır. Bu iş cemiyet halinde ihmal edilse de, şerefli şahsiyetler tarafından yerine getirilecektir. Buna Kur’an ve sünneti hıfzetme, koruma ve yaşama denir. Yüce Allah, Kur’an’ın ilim, ahkam ve ahlakını kıyamete kadar koruyacağını bildirmiştir. Bu koruma kitap sayfalarındaki yazıları değil, içindeki hükümleri korumadır. Bu da insanla olmaktadır. O insana insan-ı kamil denir.

    [​IMG]