tavuk suyuna çorba duygusal hikayeler

'Eğlence' forumunda Dark tarafından 1 Ağustos 2010 tarihinde açılan konu


  1. Duygusal hikayeler tavuk suyuna çorba


    DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ

    Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
    dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
    "İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

    Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
    yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
    yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
    topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
    yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
    "Benim ikizler acıkmıştır."

    Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
    altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
    ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.

    Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
    tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
    tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.

    Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
    beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..

    "Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
    olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

    "Kim bu adam?" diye sordum.

    "Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
    vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
    onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."

    Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
    ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.

    "Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
    taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
    sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
    doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

    "Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
    bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

    Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
    göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
    "Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"



    İşte Sevgi bu

    Oldukça yogun bir sabah.. Tahminen saat 8:30 da seksenlerinde,yasli
    bir
    adam
    basparmagindaki dikisleri aldirmak üzere içeri girdi. Çok acelesi
    oldugunu
    söyledi, zira saat tam 9:00 da bir randevusu varmis. Onun canli
    titresimlerini hissettim adeta ve kendisine oturmasini söyledim.
    Çünkü tedavisinin bitmesi ve onun birisini görmesi en azindan bir saat
    sürerdi. Saatine baktigini görünce, baska bir hastam da olmadigi için
    yarasi ile
    ben
    mesgul oldum. Tetkik ettigimde yaranin çok güzel iyilestigini
    görünce doktorlardan birisine bantlari açmasini ve yeniden sarmasini
    söyledim. Yaranin tedavisi esnasinda konusmaya basladik. Bu kadar
    acelesi
    olduguna göre acaba bu sabah bir doktorla mi randevusu oldugunu sordum.
    Bana hayir diye cevap verdi. Bana bakimevine gidip esi ile kahvalti
    etmek
    için
    acelesi
    oldugunu söyledi. O zaman esinin sihhatinin nasil oldugunu sordum.
    Bana orada uzun bir süredir kaldigini ve Alzheimer hastaliginin bir
    kurbani oldugunu nakletti. Konusurken yarasini da sarmis bulundum ve
    karisi
    onu beklerken biraz da geç kalmis olmasindan dolayi acaba esiniz
    endise duyar mi dedim. Bana bes seneden beri onun kim oldugunu bile
    bilmedigini
    ve
    kendisini tanimadigini söyledi. Sasirmistim. "sizi tanimadigi halde
    yine
    de
    her sabah onu görmeye mi gidiyorsunuz?" . elimi oksayarak gülümsedi.
    O beni tanimiyor ama ben halen onun kim oldugunu biliyorum" dedi.
     



  2. Cevap: tavuk suyuna çorba duygusal hikayeler

    Her defasında farklı

    Bir zamanlar bir masalcı varmış. Ancak yalana ve haksızlığa tahammülsüzmüş.
    Sivri dilini sakınmadığı, bir kara gönüllü onu padişaha şikayet etmiş. “Onun
    cümleleri değil bunlar, başkalarından çalıyor,” demiş. Padişah masalcıya bir
    gecede 444 satır yazmasını emretmiş. Bütün gece ağlamış masalcı. Yıldızlar
    masalcının bu çaresiz gözyaşlarına acımışlar ve tek tek inip yeryüzüne, yan yana
    gelip 444 satır oluşturmuşlar. Padişah altınlarla ödüllendirmiş masalcıyı. Kara
    gönüllü yine fısıldamış padişaha. “Aynısını yazsın. Eğer aynısını yazabilirse
    yeniden, zaten onundur bu dizeler.” Yıldızlar tekrar inmişler yeryüzüne. Ne
    yapsalar ne etseler aynı satırları oluşturamamışlar. Başka başka binlerce satır
    olmuşlar ve masalcı, padişahın emriyle başından olmuş.

    O gün bugündür gökkubbe altında yaşanmadık duygu söylenmedik söz yoktur. Ama her
    defasında aynı sözcükler başka cümleler oluştururlar ve gökkubbede yaşanmış tüm
    duyguları farklı seslerle anlatırlar.

    Yoksul Adamın Akıllı Kızı

    Yoksul köylerin en yoksulunda, yoksul mu yoksul bir aile yaşarmış. Bu aile o kadar yoksulmuş ki cok ender yemek yediklerinden su bile içmezlermiş.

    Malları mülkleri yokmuş, ama çocukları çokmuş. Bir süzgecin ne kadar deliği varsa, onlarda da o kadar çocuk varmış.

    Hayatta tek şansları en büyük kızlarıymış.

    Her şeye aklı yeten bu kız, diğer kardeşleriyle de ilgilenir, onları da eğitirmiş. Bu yoksul ve kalabalık aileye bir köyün ağası acımış.

    ''Açlıktan öleceksiniz. Sana şu tarlayı veriyorum, üzerine ev de yaparsın, kalanını da eker, diker, çocuklarının ekmeğini çıkartırsın.''

    Yoksul ailede sevinç bir bahar rüzgarı gibi esmiş o gece. Herkes güzel yarınların rüyasını görmüş.Ertesi gün yoksul köylü tarlaya gitmiş.

    Ev yapmak için temel kazmaya başlamış. Bütün gün kazmış, derin bir çukur oluşturmuş. Akşam olurken de çukuru öyle açık bırakıp eve dönmüş.Zaman çok geç olduğundan çukurun üzerini kapatacak birşeyleri bulamamış.

    Gece şöyle bir olay olmuş: Tarlanın hemen yanında evi bulunan zengin komşusunun ineği çukura düşmüş ve ölmüş.Yoksul köylü komşusundan çok özür dilemiş,

    ''Çukuru kapatmak gerekirdi, ama yapamadım. Gece kimse uğramaz diye düşündüm.''

    Fakat zengin komşu, ineğin bedelini istiyormuş.Yoksul köylünün ise verecek parası yokmuş. Sonunda kendi aralarında anlaşamadıkları için , ağanın karşısına çıkmışlar. Ağa iki tarafı da dinlemiş, iki tarafa da hak vermiş ve sonunda da:

    ''Size üç şey soracağım bunlara en iyi cevap veren bu davayı kazanır: Dünyada en şişman şey nedir?

    ikinci soru: En hızlı şey nedir?

    üçüncü sorumda: "En iyi şey nedir? Size üç gün düşünme fırsatı veriyorum'' demiş.

    Kibirli köylü bu sorulara en iyi yanıtları kendisinin vereceğini düşündüğünden hiç telaş etmemiş.

    Yoksul ise kara kara düşünmeye başlamış. Büyük kızı babasının neye sıkıldığını anlayınca:

    ''Ben sana yardım ederim baba merak etme'' demiş.Gerçekten de yardım etmiş...

    Üç gün sonra kibirli köylü ve yoksul köylü ağanın karşısına çıkmışlar birinci soruya yanıt:

    kibirli köylüden gelir: ''Benim beslediğim domuz. Çok şişman kerata. Her tarafı yağ.''

    Köylü ise ;''Dünyada en şişman şey hepimizi besleyen topraktır'' demiş.

    İkinci sorunuza cevabım demiş, kibirli köylü: en hızlı şey atımdır. Rüzgar gibi gider''.

    ''Hayır'' demiş yoksul köylü, '' en hızlı şey düşüncedir''

    Üçüncü yanıta gelince:en iyi şey bu dünyada iyilikseverliğ imizdir'' demiş kibirli köylü ağaya yaltaklanarak.

    ''Bu dünyada en iyi şey, doğanın iyiliğidir. Bakın , o kadar kötü şeyler yapıyoruz ama yine de yaşamaya devam edebiliyoruz. '' demiş yoksul.

    Ağa yoksul köylünün yanıtlarını beğenmiş ve bu davayı o kazanmış.
     



  3. Cevap: tavuk suyuna çorba duygusal hikayeler

    Ardıç Kuşu

    Ankara' da işim uzamıştı.. İstanbul' a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye' deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi; elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım o da belediye zabıtasından kaçıyordu. Kısa süren şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da " bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım. Eve katkımız olsun " diyerek söyleniyordu. Tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken " Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine karıştırma " diyerek engel oldu.
    — Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder?
    — Olur mu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen bir olur mu?
    — Bilmem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?
    Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı:
    — Ardıç, şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini, işleyesin. Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak.. Ama evlâdiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur gürgen ise yumuşaktır. Kolay işlersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.
    Daha sonra Sivas' ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara' ya yerleştiğini, evin geçimine katkısı olsun diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı. Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak " Ardıç kuşu ağacını terk etti. Bir araya gelmeleri çok zor, artık " dedi. Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu:
    — Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de unuttu, gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.
    - Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?
    — Evet, aynen öyle. Bunlar biri birine mahkûm sevdalılardı.
    - Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?
    — Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu. Şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden.
    Elindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi. Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru uzattı:
    - Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için mezar çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara. Şimdi kıymete bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları kullanıyorlar.
    - Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız olsun.
    - Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor beyim. Herkes ardıç kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor. Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile kasabada yanımda kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha kolay yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden çok memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor, görmüyorlar.
    - Sonunda sen de gelmişsin işte şehre! Buradan medet umuyorsun.
    - Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde emeğin hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz. Biraz paran olsun emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek mümkün bu şehirde.
    - Ne var bunda, şehirler hep böyle?
    Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi:
    - Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok! İnsan emeğini sever. Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum. Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım olsun diye satıyorum ve bu beni mutlu ediyor. Elimin emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek vermediği için sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor, semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının çektiği acıyı bilmiyor, görmüyor.. Görse bile anlamıyor.
    Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim. Sepetine göz atıp seçtiği kaşıkları gazete kâğıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim; ederinden fazlasını almadı. Sepetin ipini omzuna atıp, kucakladı. Helâlleştik. Sıhhiyeye doğru ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.