Tasavvufun On Esası

'Sorularla İslamiyet' forumunda Wish tarafından 13 Temmuz 2008 tarihinde açılan konu


  1. TEVBE
    Tevbe, kulun kendi iradesiyle Allah'a dönmesidir. Tıpkı «Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olduğu halde O'na dön, emrinde ölünün kendi iradesi olmadan A1lah'a dönmesi gibi.

    Yani asıl tevbe iradi ve istekli olarak Allah'a yönelmektir. Ölüm, iradesiz ve zorla olan bir dönüştür. Nitekim bu, yukarıdaki ayetten açıkça anlaşılmaktadır. Yani «Rabbine dön!» emri ölümdür ki, bu da nefsin en çok korktuğu şeydir. Hatta Hz. Musa'nın ölüm meleğinin taşla gözünü çıkardığı anlatılır. Hz. İbrahim'in (a.s,) ise «Yarab hiçbir dost başka bir dostun canını alır mı?» dediği ve Hz. Peygamberin ölümüne yakın zaman*da kendi kendine: «Ey nefis sana ne oluyor da öyle sığınaklarla kaçıyorsun?», dediği rivayet edilir. Yani ey nefis, ölüm tamamen yaklaşmışken sana ne oluyor da bazı yerlere sığınıp kendine çare . arıyorsun. Aslında bunlar ümmetini uyarmak ve ölüme karşı hazırlıklı olmasını tembih içindir. Yoksa ölümden korktuğu' için değildir. Nitekim bir hadislerinde: «Ölüm mü'mine bir hediyedir», buyurmuşlardır .

    Kur'an'ın ifadesinde « ... radiyeten merdiyyeh.» kelimeleri tasavvuftaki nefs-i radiye ve nefs-i mardiyyeye işaret buyurulmaktadır. Burada nefs eğer mutmainne makamında ise ölüme kerahet görmeyecek. Kerahet (kötü görmek) tabiatında olduğundan dolayı rıza ve teslimiyeyiyeti yok etmez. Bununla birlikte tevbenin istek ve iradeyle olması gerekmektedir. Çünkü zorla yapılan tevbe tevbe-i ye'se benzer ki, bu da makbul değildir. Salik'in Hakk'a rücu' etmek istemesi gerekir. Yoksa zorla tutulan orucun ve kılınan namazın faydası olmaz. Bunun içindir . Peygamberler hiçbir zaman zora başvurmadan genellikle bazı mucizelerle ümmetlerini ikna etmişlerdir.

    Tevbe, günahtan dönüştür. Dünya metaından Allah'ın kullarına verdiği nimetlere yönelmektir.

    Yani yukarıdaki rücu' kavramı mutlak anlamda kullanılmıştır. Ondan maksat günahtan dönüştür, Günah ise kulu Allah'tan uzaklaştırır ve araya perdeler koyar. Ahiretteki derece ve mertebelerden sadece biridir. Gerçi cennetteki ereceler kulun am el ve takvasına göre taksim edilecektir. Fakat kul sadece amel-i salih işleyip na güvenmeyip Allah'ın rahmetine güvenmelidir. Dünyadaki mertebeler de bu şekildedir. Eğer insan sahip olduğu mertebeye aşırı bağlı değilse bu onun için bir engel ve perde teşkil etmez. Öyle olmasaydı makam sahibi olan raşid halifeler en çok Allah'tan uzak kalanlardan olurlardı.

    Hatta dünyevi makama sahip iken bile manevi mertebelerini kaybetmeyen melikler Mesela Nureddin Mahmud Zengi ve oğlu Salih birer tasavvuf büyÜğü idiler.

    Kısacası tasavvufta günah,' şer'i kaidelerle yasaklanan şeyler değildir. Günah: Kalbin nefsin meylettiği her şeydir. Nitekim yüce Kur'an'da « ••• Rabbim, beni ve neslimi puta tapmaktan koru» (İbrahim, 35) İmam Gazali burada geçen 'esnam' yani putlar kelimesini dünyalık para olarak tefsir etmiştir. Açıkça anlaşılmaktadır ki, insanın çok aşırı derecede bağlandığı herşey put haline konulmuştur. Günah, insanın eşyaya bağlanmasıdır, eşyanın kendisi değildir. Bu konuda «eğer "masiva" olmasaydı kimsenin olgunlaşması gözlenemezdi» Çünkü olmayan şeyden kaçınmak, o ihtiyaçtan. feragat etmek diye bir şey olamaz. Aksine bir şeyin ihtiyacına karşı koymak için önce o şeyin olması gerekir.

    Allah'a ulaşmak isteyen kişi (salik, mürid, muvahhid) O'ndan başka bütün isteklerinden vazgeçmelidir. Hatta kendi vücudundan (var olmasından) bile. Bununla ilgili bir söz vardır: «"Senin var olman (varlığını sezmen ve kabul etmen) günah olarak yeterlidir. Ona başka bir günah eklemen ve kıyas etmen gereksizdir.»

    Hakk'a talip olanın üzerine gerekli olan şey kendi varlığı dahil hiçbir şeye meyletmemesidir. Nitekim tasavvuf büyükleri demişlerdir ki: Senin varlığın (vücudun) öyle bir günahtır ki, onun üzerine hiçbir günah kıyas edilemez.

    İnsanın kendi varlığında bile istiğina etmesi «tamahhuz» olarak adlandırılır. Bu fena halidir bu halin farklı tarafları ortaya çıkar. Çünkü fena halinde insan bazen şuur ve iltifatla karşılaşabilir. Buna fena-i nakıs derler. Fena ender fena ise masivanın tamamen yok olmasıdır. Bu durumda müridin kendi sıfatlar da fena bulur. Nitekim şöyle bir söz vardır: «Gerçek ihlas,. kişinin ameldeki ihla.smı bile görmemesidir,.. Bu, fena. fillah ve yüksek bir cezbe halidir. İşte fena-i kamil ve ihlas-ı tam durumu budur.

    ZÜHD
    Zühd, dünyada mal, şehvet ve her türlü maddi istek ve arzularımızdan -az olsun çok olsun-* tıpkı bir ölünün uzaklaştığı gibi uzaklaşmaktır. İbrahim b. Edhem. hazretleri buyurmuştur ki: «Cinsel ilişkiyi adet haline getiren kişiden hayır gelmez». Bu söz daha çok sülik hayatına başladıktan sonra geçerlidir. Nitekim ben de tasavvufa ilk başladığım yıllarda, Şeyh-i Ekber Muh*yiddin b. Arabi kaddesallahu sirruhussanii hazretleri beni üç şeyden menetti. 1 - Alaca kıyafet giymekten. Çünkü vahdeti arzulayan kişinin elbisesinin renginde de bir vahdet olması gerekir. Ehlullah nazarında insanın mana ve suret (şekil) birliği gerekli olan bir şeydir. 2 - Asaya yani bastona dayanmak. Bu şu demektir: Masivaya dayanma, dayanılacak tek şey Allah'tır. Dünyada herhangi bir şeye güvenmek öyle bir ağaç parçasına dayanmaktır. Süleyman (a.s,) bir gün asasına dayanmış fakat bir müddetsonra asanın içindeki kurt asayı kemirerek onun yere düşmesine sebep olmuştur. 3 - Aşırı cinsel ilişkiden sakınmak. Buna bir örnek olarak tarikatımızın piranından Üftade hazretleri, efendimiz Aziz Mahmud Hüdai'ye, sülükunun ilk yıllarında evine ancak haftada bir kere gitmesine izin veriyordu. Metinde geçen 'cah' yani makam ve itibar kelimesi insanlar arasında itibar, izzet ve kabul anlamındadır. Bunun haklı veya haksız olması fark etmez. Bir bölgede bir insanın şöhreti ve halkın sevgisi' beraber olabilir. Fakat bu yine de uygun değildir. Ve manevi terakkiye manidir. Bu gibi şeylere olan sevgi, nefsani arzulardan oldu*ğundan onlardan annmak gerekir. Bu gibi mal ve makam sevgisinden annmak tıpkı tabii ölü*mün insanı dünyadan ayırdığı gibi bir mevt-i fena halidir. İnsan bu makamda bütün nesnelerle ilişkisini keser. Ta ki, bu nesneler kendisine en*-gel ve set olmaktan çıkana kadar. Fakat eğer evliyse boşanmaz, öylece devam eder. Evli değil ise, evlenmesi doğru değildir. Çünkü insan genellikle evlilik durumunda zihnini toparlayacak zamanı bulamaz. Halbuki süluk, zinde bir gayret ve dağınık olmayan bir irade ister. Zühdün hakikatı dünya ve ahirette zahid olmaktır. Hz. Peygamber (a.s,) şöyle buyurdu: «Dünya ahiret ehline, iihiret de dünya ehline ha*ramdır. Fakat ehlullaha her ikisi de haramdır.» Yukanda açıklanan zühd dünyayı zihnen terk ediştir. Buna terkoi dünya denir. Fakat 'ger*çek anlamda tam zühd ahireti de terketmektir. Yani ahiretin makam ve derecelerine de iltifat etmemektir. Çünkü bunların hepsi mahlüktur. Oysa mahlük gaye olamaz. Yaratan dururken yaratılana meyletmek ve onu hedef almak yanlış ve abestir. Bunun için aşıklar Süleyman (a.s) hazretlerine iltifat etmedikleri gibi onun mülküne ve cennet nimetlerine de iltifat etmediler. Bu, cenneti küçümsemek anlamında alınmamalıdır. Allah'ı müşahede yeri olan Cennet'in, süfiler tarafından küçümsenmesi düşünülemez. Yukarıdaki hadiste geçen 'haram' kelimesi yasak anlamındadır. Normal huküki yasaklar gibi, ahiret ehli için de dünyalık şeylere bağlan*mak yasaktır. Çünkü her ikisini, yani dünya ve ahireti beraber yürütmek iddiası, doğu ile batıyı birleştirmek gibi olduğundan imkansızdır. Bunlar iki kuma gibidir ki, birini razı etsen diğerini küstürürsün. Aynı şekilde dünya ehline de böyle yasaklar getirilmiştir. Çünkü köşk, villa ve saraylar yapmak peşinde olanların ahirete vakit ayırması imkansızdır. Veliler Allah'ın özellikle seçtiği kullarıdır.Dünya ve ahiretle irtibatlı olmalan yasaklanmıştır. Bunlar bir hükümdann özel hizmetlerini gören kişilerdir ki, beldeler zabtedip meydanlarda savaşmazlar. Ehl-i dünyanın ahiretten menedilmesi 'hizlan', 'haylület' ve 'tevekkül-i nefs'dir. Nitekim yüce Kur'an'da şöyle buyurulmaktadır: «İyi biliniz ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer ...»(En*fal, 24). Hz. Peygamberde (s.a.v) şöyle dua etmişti. «Allahım, beni bir an bile nefsimle baş*başa bırakma». Bundan. da anlaşılacaği gibi Allah'tan yardım dilemek gerekir. Ehl-i ahiretin dünyadan, ehl-i dünyanın da ahiretten menedilmesi Allah'ın bir yardımı ve ihsanıdır.

    TEVEKKÜL

    Tevekkül, tıpkı bir ölünün dünyadan kopması gibi, kulun Allah'a güvenip bütün sebep ve tedbirlerden uzak kalmasıdır. Nitekim. Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: «Kim. Allah'a tevekkül ederse O, ona yeterlidir ... » (Talak, 21).

    Tıpkı tabii olarak ölenin artık dünyayla İrtibatını kesme si gibi, iradi olarak ölenin'de bağ bahçe ve işlerini bırakıp her şeyini Allah'a havale etmesi gerekir. Çünkü bir kimse kendini yok sayıp sadece Allah'a güvenirse Allah ona yeter*lidir. Zaten Allah dünyaya: «Ey dünya benim hizmetimde olanlara hizmetçi ol», buyurmuştur.

    Bunun gibi İbrahim b. Edhem ve onun gibi daha niceleri Allah'a tam tevekkül ettiklerinden. çöl ortasında umulmadık anlarda kendilerine, karınlarını doyurmaları içip yiyecek sofraları indirildiği anlatılır. Aynı şekilde bir dervişe her öğün taze bir ekmek gelirmiş, bunun sebebi sorulduğunda «Bunu yaşlı bir hanım getiriyor» dermiş. Bu yaşlı kadın dünyadır. İşte dünya yalancı bir dost olmasına rağmen Allah dostlarına böyle yardım eder. Şeytan bile kırk yıl bir dervişin camiye gitmesi için fenerini tutmuş. Zaten Kur'an-ı Kerim'de şeytanın, salih kulları doğru yoldan saptıramayacağı bildirilmektedir. (Hicr süresi).

    Yukarıda bahsedilen tevekkül havass içindir. Çünkü avam için tevekkül, sebebi yerine getirdikten sonra söz konusudur. Mesela önce tohumunu ekip sonra tevekkül eder. Devesini bağladıktan sonra tevekkül etmelidir.
     



  2. KANAAT
    Kanaat: İnsanın zarüri ihtiyaçlannın dışında, tıpkı bir ölü gibi nefsani ve hayvani istek ve arzularından arınmasıdır. Cenab-ı Allah'ın (C.C,) «Yiyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz» (A'raf, 31) emri gereğince yeme, giyme ve mesken konusunda israf etmemektir.

    Kanaat, kelime.oİarak insanın kısmetine düşenlere razı olmasıdır. Ehl-i tasavvufun yüklediği ıstılahi anlam ise bolluk veya darlık sözkonu*su olmaksızın her hal ü. karda kalbin tatmin ol*masıdır. Asıl olan mana da budur. Kanaat vusulun, lütfun ve kahrın aslı marifetininalametidir. Ayet-i kerimede «yiyiniz içiniz» diye her ne kadar bir ayının sözkonusu ise de aslında bunların her ikisi de aynıdır. Hatta bazı tasavvuf büyüklerince israfından sakıllmamız gereken bu üç olay yani yeme, giyme ve iskan aslında iki madde halinde ele alınabilir. Çünkü evli olmayan biri çok müsait olmayan ortamlarda da yaşayabilir. Giyinme de aynı şekilde haram olan yerleri örtmek ve soğuklara karşı korunacak kadar giyindikten sonra ilerisi israftır.

    Yalnız 'israf' ile 'tebzir' arasını ayırmak/ gerekir. Tebzir: Bir şeyi gereksiz yere harcamaktır. İsraf ise bir şeyi, herhangi bir yere gereğinden fazla harcamaktır. Ancak şöyle derler: Hayırcta israf yoktur. Yani bir şeyeğer hayırlı bir yolda harcanıyorsa onda israf olmaz, bilakis çoksa şevaba vesile olur. Çünkü ameller niyete göredir. Nitekim ehlullahtan biri verdiği bir yemekte tam bin tane mum yakar. Buna çevrede*kiler israf deyince o da: «Öyleyse söndürün» dedi. Bunun üzerine ziyaretçiler ne kadar ,söndürmese çalıştılar ise de bunu başaramadılar. Bu*nu seyreden ev sahibi: «Biz bunlan kendimiz için' yakmadık. Hakk için yaktık ki, bunda da is*raf yoktur. Bunun için söndüreıtıezsiniz, Hakk'*ın ışığını kimse söndüremez» diyerek, şu ayeti okumuş: «Onlar Allah'ın nurumı ağızlarıyla. söndürmek isterler. Halbuki Allah kafirler istemese de nurunu tamamlayacaktır». (Saf, 8).

    Burada kafirlere ve mÜllkirlere de işaret vardır. Onun için Allahü ,Teala onlara rağm mü'minlerin ışıklarını ayakta tutmuştur.

    Ondan sonra bu yolun yokusu günde bir defa yemek yer. Avamdan olanlar ise «Onların sabah akşam nzıklan vardır» (Meryem, 62) ayetinee günde iki defa yemek yerler. Günde üç defa yemek yemekisraftır. Şer'i şerifin dışındadır. Eğer bir insanin gücu kuvveti var ise 'savm-ı visal' yapması iyidir. Yani iftar yapmadan. bir ikinci günün orucuna başlamak. Nitekim Hz. İdris (a.s,) tam onaltı yıl yeme ve içmeden ayn kalarak Allah' a ulaşmayı başarmıştır.

    Denilmiştir ki, bir kimse kırk günde bir yemek yerse ona melekut aleminin bütÜn sırlan açılır. İşte kırk günlük çile doldurma işleminde buna benzer birçok fayda vardır. Nitekim bir hadiste: «Bir kişi kırk gün üstüste sürekli Allah'a ihlasla ibadet ederse kalbine hikmet dolar ...» buyurulmaktadır. Buradaki ihlastan maksat güzel bir itikad ve çokça zikirdir. Çünkü batıni şartlar olmadıkça, zahiri ortam olmadıkça kalbe feyzin dolması mümkün değildir.
     



  3. UZLET
    Bir insanın tıpkı bir ölü gibi inziva ve aynlık suretiyle insanlardan ayrı yaşamasıdır. Yani insanlarla sohbet ve ülfetten çekinip ayrı bir hayat yaşamaktır. Bu ayrılık tıpkı bir ölünün hayattan ayrılması gibidir. Çünkü bir ölü, akraba ve dostlarından -aralarına dünyada bir daha dönmernek üzere- kesin olarak ayrılır. Salik 'gaybu'l-guyub'a yönelen kişidir. Bunun için bu dünyanın mal ve mülkünden kendini arındırıp sadece Allah'ı düşünmelidir. Yar için ağyarın sohbetini bırakmalıdır. Çünkü hala ağyar alemindedir. Eğer gerçekten Allah ile yar olabilirse başkasıyla sohbet ve ülfet ihtiyacını
    hissetmez. Nitekim Ebu Yezid Bistami: «Ben otuz yıldır Hakk'la sohbet etmekteyim fakat halk da kendisiyle sohbet ettiğimi sanıyor» buyurmuş'tur. Yani, Bistamı halkın batıni deruni hayatına, halk ise onun dış görünüşüne göre hareket etmektedir. Kalp gözü açılmış (mükaşif) kişiler bir vadiden bakıyor, gözleri örtülü (mahcub) olanlar ise bir başka vadiden bakmaktadırlar. Uzlet eden kişi demek aynı zamanda susan kişi demektir. Çünkü uzlette olan kimse konuşacak birini de bulamayacaktır ve susacaktır; susmak ise 'süluk'un şartlarındandır. Burada anlattığımmız uzlet, 'mürid'lerin uzletidir ki, bedenle yapılır. Fakat 'muhakkik'lerin uzleti kalp ile yapılır. Uzlet ancak şu iki sebepten dolayı yapılır. Ya halkın şerrinden, ya da onlara zarar vermek*ten korktuğu için ayrılır. İkinci sebep, birinciden daha iyidir. Çünkü insanın kendi nefsinden şüphe etmesi başkasından şüphe etmesinden iyidir. Müridin kendisini terbiye eden şeyhine yaptığı hizmet de uzlet hayatına dahildir. Yani uzletten dolayı şeyhinin eğitimini ve hizmetini bırakmak gerekmez. Fakat buradaki şeyh için birtakım sebepler ileri sürülmüştür. Hakk'a vasıl olmalıdır. Hakk' avasıl olan ise kamildir. Her mertebede müridin terbiyesine bakabilir. Aksi takdirde müridin sülüku eksik kalır. Salik yol ortasında kalmış yolcuya benzer. Bir de mürşid, müridin daimi mürebbisi (eğitimcisi) olmalıdır. Zaten mürid sülük hayatı boyunca karşılaşacağı zorlukları ancak mürşid sayesinde aşabilir. Büyük mutasavvıflar demişlerdir ki: Sülük hayatında iki türlü derece katedilir. Biri müridin mal ve bedenle hizmet etmesi, diğeri ise mürşidin müride kabiliyetine göre feyz vermesidir. Nitekim Hz. Ebü Bekir (r.a) bu anlamda Hz. Resülullah'a hizmet etmiştir. Onun için mal ve nefsini en çok feda eden Ebü Bekir'dir (r.a). Onun için ehlini ve ailesini terk et*miştir. Birçok yerde kendini onun için tehlikeye atmıştır. Hz. Ali (k.v.) ise kabiliyeti miktarınca ondan ilim bakımından yararlanmıştır. Buradan da anlaşılıyor ki, şeyh iki türlü olur. Biri müridin kendi terbiyesi için başvurduğu şeyhtir ki, artık ondan başkasını arayıp intisab etmesi dôğru değildir. Diğer bir tür şeyh ise müridin teberrüken ziyaret ettiği fakat kendisine hizmet etmek zorunda olmadığı şeyhtir. Bir de öyle şeyhler vardır ki, sadece isimleri şeyhtir, fakat kendileri*nin tasavvufi hallerden haberleri yoktur. Bunları ziyaret etmek bile boşunadır. Binbir türlü sapıklık ve bid'atla dolu olan zamanımızın. birçok şeyhi gibi. Eğer şeyh gerçekten faydalı olamıyorsa mürid, tekke ve tarikatı bırakmayıp, istifade edebileceği tarikat arkadaşları bulmalıdır. Bunlar başka tarikata da mensup olabilir. Bu zatın da müşfik ve aynı zamanda faydalı olması gerekir. Buradaki işfak yani şefkatli olmaya şu anlam verildi: Yanındaki müridlerin yücelmesini kıskanmamak ve onların bir tehlikeye düşmesini istememektir. Buna ihvan fillah' denir . Böyleleri zamanımızda çok azınlıktadır. Mürid bir ölü gibi olduğundan, şeyh de onu yıkayan . (gassal) gibipir. Şeyh huzurundaki ölü (meyyit) üzerinde dilediğince tasarrurta bulunabilir: Mürşid kendisini bir ölü gibi teslim eden müridi istediği gibi sağa sola çevirebilir. Mürid 'itiraz'ı terketmiştir. Çünkü eğer tam" teslimiyet olmazsa o müridden ona hayır yoktur. Kısacası feyzin alınması için kalp yolundan bir irtibat gereklidir. Çünkü iç dünyası karanlık, hizmet ve davranışları eksik olan, kimse, istenilen makama ulaşamaz. Şeyh, meyyiti (mürid) velayet suyuyla bütün kirlerden ve sonradan oluşan pisliklerden temizler. Velayet suyundan maksat ilahi feyizdir ki, velayet zincirine girmedikçe bunun insanın kalbine akması imkansızdır. Çünkü burada velayetten maksat 'velayet-i hassa'dır, velayet-i amme' değildir. 'Ecnebiyet' ise insanın Allah'tan uzaklaşma*-sıdır ki, cünüplük vb. hallerdir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de «O'na (Kur'an'a) ancak temiz olanlar el sürebilir,. (Vakıa, 19) denilmiştir. Temizlik, cemibet ve kirlilikteli arınmak olduğu gibi, dünyalık şeylerle olan ilişkileri kesmek ile de olur. Allah'a yönelmek için dünya ve içindekilerden kendimiz uzak tutmamız gerekir." Bu, namaza durmak için cünüblükten uzak ve abdestli olmak gibidir. İşte mürşidin müridine feyz "vermesi, onun kalbini eğitmesi, onu bu tün pisliklerden temizlemesidir. Bu pisliklerin herbiri Allah'a ulaşmayı engelleyen birer manidir. Buradaki hüdus, evvelive sonu olmayan 'kıdem'in zıddıdır. Salik'in peşinde olduğu şey ise 'Vacib-i Kadim'i seyretmektir. Temiz olmayanın yani bu dünyevi makamları aşamayanların ise kutsal mekanlara ayak basması imkansızdır. İşte burada da anlaşıldığı gibi sülük'un evveli sıfat-ı nefsaniyyeden, sonu ise gayriyyetten uzaklaşmaktır. Bu sıfatlardan kurtulmadıkça Hakk Teala'ya ulaşmak, 'vucüb ve kıdem' alemine girmek müşküldür. Nerede kaldı ki, sırtı ile tahakkuk ve zevki ile zevklenilsin. Uzletin aslı, halvet yoluyla beş duyu organlarını bazı tas'arruflarından uzak tutmaktır. Bu organlar sayesinde çeşitli şekilde eşyayı tanınz. Mesela kulak sesleri alıp kalbe ulaştırır. Onun için Şer'-i şerif bazı seSleri duymamayı tavsiyeetti. Çünkü' bazısesler insarın Hakk' yolundan uzaklaşmasına sebep olur. Bütün duyu organları kendince bu özelliği taşır. Uzlet ile ruh geçirdiği bela ve musibetlerle güçlenir.Nefis sıfatlarıyla disipline edilir. Fakat aynı zamanda beş duyu organları vasıtasıyla ruhun nefse uyması ve esfel-i safilin derecesine düşmesi muhtemeldir. Ruh nefis tarafından kuşatılıp sınırlandırılabilir. Hulasa nefis duyu organları (havass-ı hamse) vasıtasıyla ruhu emir ve tasarrufu altına alıp vücut da ona hükme"der. Nefis hükümdar gibidir. Sultan olan ruhu azledip kalbin tahtına oturur ve oradan hükmeder. Oysa ruhun bedenle olan ilişkisi böyle olmamalıdır. Ruhun bedendeki fonksiyonu bedenin bütün görevlerini üstlenmektir. Zaten enfüsİ ve afaki planda evrenin nizamı da böyledir. Bundan da anlaşılıyor ki, bir insana uyanlar eğer sapık ve anarşist ruhlu ise onu da kendilerine benzetirler, doğrudan ayırırlar. Padişahlara ve sultanlara şuna benzer nasi*hatler yapılmıştır: «Devlet idaresine insanların en iyisini getiriniz» ve «kim kurdu çoban yaparsa, koyunlara haksızlık etmiş olur» denilerek halkın idaresine ehil insanların getirilmesini tavsiye etmişler. Aynı zamanda uzlet ve halvet yoluyla nefsin duyu organları (mahsusat) üzerindeki tasarruf gücü de kırılmış olur. Yani bu şekilde havass-ı hamsenin faaliyetleri üzerindeki nefsin tahakkümüne, dünyalık şehvet ve ihtiraslann esaretine son verilmiş olur. Böylece nefis zayıflar. Nefsin zayıflaması da kalbin kuvvet bulması demektir. Heva, nefsin kendine uygun olan işlere yönelmesi, şehvet ise aklın maverasındadır. Bunun için. denilmiştir ki: «Herhangi bir iş konusunda alimlerle konuş, onların da özellikle akıllı alanlarıyla ... Yoksa o işi terk etmelisin. Çünkü ehl-i şehvet ile bir şey müşavere edilirse O şeyin sonu mutlaka hüsran, ve yenilgi olur.» Bunun için meleklerde sadece akıl vardır, şehvet yoktur.. Hayvanda sadece şehvet vardır. Ama insanda ise her ikisi de vardır. Şehvet tabii ve süfli bir sıfattır. Akıl ise ruhani ve yüce bir sıfattır. İlmin neticesidir, dolayısıyla ilim akıldan daha üstündür. İnsan çeşitli kuvvelerden mürekkebdir. Kimisi iyi, kimisi de kötüdür. Bir sıfat iki mertebede iki isimle anılır. Mesela: Akıl ve ruh aslında birdir. Fakat tecridi itibarıyla ruh, taalluk ve idrak itibarıyla da akıl denilir. İnsan şeref, kemal-i akl, ilim, kalp ve ruh yapısıyla insan olur. Tersine insanlıktan çıkması ise nefis, şehvet ve hevasına uymasıyla olur. Çünkü çeşitli zıt kuvvetleri bünyesinde toplayan insan, varlığındaki süfli duyguları bertaraf etmek zorundadır. İnsanın fıtratındahayır ile şer, celal He cemal ve 'lütuf' ile 'kahır' gibi zıt kuvvetler vardır ki, bundan dolayı insana 'kabzeteyn' denilmiştir. İşte insanın olgunlaşması ve tekamülü bu zıt kuvvetlerin çarpışmasıyle olur. Meleklerde ve ehl-i cennet olanlarda ise bu mü cahede ve çarpışmaya gerek kalmamıştır. Çünkü meleklerin, tabiati nurdandır. Cennet ise mücahede mahalli değil zevk ve sefa yeridir. Adem, (a.s) imtihan edilip şer mertebesin de akıl ve hakikat dairesinde aşk ve muhabetle mükerrem kılındı. Çünkü melekler ehl-i muhabbet ise de ehl-i aşk değildir.. Adem (a.s) ahve pişmanlık ehlidir, melekler ise sadece tesbih ve temhid ehlidir. Bunun için melek Adem'in parçasıdır. Nitekim doktar hastasını tedavi etmeye başlayınca evvela hastalığına zarar getirecek olan yiyeceklerden uzak durmasını tavsiye eder. Böylece hastalığa sebep olan yolları kapatmış olur. Denilmistir ki: «Perhiz bütün tedavilerin başıdır.» Salik'in halvete basladığı sırada nefsani şehevani hislerden arınması ve bunlardan uzaklaşması gerekir. Mürşid-i kamilin, müridini manevi tekamül ve tedaviye alması böyle olur. Doktorun hastasına birtakim yasaklar önermesi gibi. Bununla hastalığın önüne geçilmiş olur.
     



  4. Mesela bir insani zehirli yılan soksa ya da köpek ısırsa bu hastalığın önlenmesi için hayvanların öldürülmesi gerekir. Ayni şekil zararlı yiyeceklerden hasta korunmazsa iyileşmesi imkansızdır. Hindistan bölgesinde gibi bazıları hastayı hiçbir sey yememek sure iyileştirmek isterler. Anadolu yöresinde yolu ile tedavi yapılırdı. Mesela hazım için no hut ve benzeri şeyler yedirilirdi. Birinci metod daha etkilidir. Bundan sonra hastaya müshil yedirilerek içindeki zararlı maddeler de atılırdı. Dolayısıyla bünye hastalığa karşı savunma gücüne kavu şurdu. Böylece bünye eski halini alir. Çünkü bazı zararlı yiyeceklerin galebesiyle vücud zafiyete ugramıştır. İnsan dört unsurdan oluşur. Toprak, su, hava ve ateş. Bu dört unsurdan da çesitli tabii haller meydana gelmiştir. Sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve rutubet bunlardandır. Bu ikinci dört unsurdandegişik unsurlar hasıl olmustur. Mesela kan, balgam, sevda ve safra gibi. Bu tabii haller kullanıldığı miktar ve zamanına göre hastalık ve sihhate sebep olurlar. Bu zıt tabii hallerin birbirine karşı galibiyet ve mağlubiyetine göre hastalıklara zemin olur. En doğrusu insanın bunları itidal halinde tutmasıdır. Özellikle gençler bu gibi şeylere dikkat etmediğinden yaşlılıkta bunun kötü sonuçları ortaya çıkar fakat bundan sonra ilaç da fayda vermeyecektir.. Böylece dünyayı ahu zar içinde terk ederler. Bu anlattıklarımızda bize dersler vardır. Maddi hastalıklanmızdan manevi hastalıklanmızı hatırlamamız gereklidir. Çünkü Hakk'tan uzaklaşmak gibi büyük bir hastalık yoktur. Bunun tedavisi ise keşf ile ve tevhid-i efal ve sıfat ile hasıl olur. Bu da ancak bir maneviyat doktoruyla mümkün olabilir. Burada perhizden sonra alınması gerekke müshilden, maksat sürekli ve uzun süreli zikirdir. Nasil ki, müshil şerbeti bünyedeki bütün zararlı maddeleri söküp aıiyorsa, sürekli zikir aynı şekilde kalpteki bütün tabii ve nefsani hastalıkları temizleyip müridin derununu hastalıklardan arındırır. Çünkü masiva her zaman karanlığı, zikir ise nur ve ışığı temsil eder. Güneşin doğmasıyla karanlıktan eser kalmadığı gibi zikir nuru geldiği zaman da şerden ve karanlıktan eser kalmayacaktır. Buna sabah-i tecelli denmiştir. Zikir burada sürekli olmakla mukayyed kılınmıştrr. Çünkü arada kopukluk olan zikir yeterli randuman vermez. 'İlk fetih' (kalbin, açılışı) kişilerde farklılık arz edebilir. Mürşidin kontrolü altında on veya onbeş gün sürer. Bu, mürsidin gözetimi altında yapılmalıdır. Aksi takdirde kimse kendisinin yükseldiğini veya düstüğünü anlayamaz. Son fetih ise on sene ve belki daha fazla bir zaman alabilir. Çünkü bunda herbiri uzun süre alan merhaleler vardir: Tevhid, tecri tefrid, enfüs ve afak. Bunların herbiri tertib tedric üzerine yapılmalıdır. Bütün bunlar uzun bir süre alir. Fena makamından sonra kırk yıl sürebilir. Bundan sonra beka ile yirmi üç yıl ancak nihayetin nihayetine ulaşmak mümkündür. Öyleyse birkaç keşf ve tecelli vakıasıyaşayan artık iş bitti sanıp, aldanmasın. Burada yol çok uzundur.
     



  5. DEVAMLI ZİKİR
    Devamlı zikir, her seyi unutarak sadece Allah'ı zikretmektir. Kur'an-i Kerim'de: «Unuttuğun, zaman Allah'i zikret» denilmiştir. Buradaki unutmak kelimesi Allah'tan baskasını unutmak anlamındadır.

    Zikir devamli olmazsa munkati (kesik, devamsız) zikirle bir yere varılmaz. Bunun için ayette Resülullah'a (a.s.) ibare yollu, varis-i Resül'e ise işaret yoluyla 'zikr-i' muttasil' (sürekli zikir) emredilmektedIr. Hz. Aişe, Hz. Peygamberin halinden soranlara: "O her zaman zikrederdi" demiştir. Büyük yelilerin ve özellikle Peygamberin her hali zikir sayılır. Çünkü onlar her ne halk ile içiçe olsalar bile her an Hakk'ı düşünürler. Zikrin gayesi ise kalbin huzur bulmasıdır. Dilin deveranetmesi değildir. Zikredenin masivayi unutmasi bir ölünün dünyadan kopması gibidir. Bu 'iradi' ölüm' eğer 'tabii ölüm' gibi olmazsa nefsi ile zinde kalmış olur mürid. Nefis ile zinde olan kişi ise kendini masivanın ve nefsin zikrinden alıkoyamaz.

    Burada devamlı zikirden maksat ehl-i ZIkrin dil ile yaptığı zikirdir. Sesli zikrin (zikr-i cehri) çok faydası vardir.. Zikr-i cehrinin gayesi Allah'ı nefse duyurmaktır. Çünkü nefis sağırdır ve bağırmaya muhtactir. Yoksa buhun amacı Allah'a duyurmak değildir. Onun için uzak-yakın. sesli-sessiz farketmez. Sesli zikre müdahale eden, onu iyi görmeyen, aksine onu gereksiz görenler tasavvufun makamlarından ve sırlarından habersizdirler. Bizim muhatabımız ise bilmeyenle değil alimlerdir.

    Müshile benzetilen zikir "La ilahe illallah" keIime-i tevhididir. Bu kelime 'nefy' ve 'kabul'den mürekkeb bir ilaçtır.

    Bu Kelime-i Tevhid tıpkı bir macun gibi çeşitli tedavi edici unsurlar ihtiva ettiğinden zikirlerin en faziletlisidir. Allah, Allah veya Hu, Hu şeklinde yapılan zikirden daha faziletlidir. Çünkü bu gibi isimlerde birlik vardir. Fakat Kelime-iTevhid çift yönlü bir zikirdir. Hem nefy, hem de inkar vardır. O'nun için 'vird-i leyli' geceye ait zikir) olması uygundur. Gecede de birlik tek renk hakimdir her yerde. Fakat Kelime-i Tevhid'de kesret vardır. Dolayisiyla 'vird-i nehari' (gündüze ait zikir) daha önemlidir.

    'Nefy' kısmı, kalbi hastalıkları doğuran, ruhu habseden, nefsi, hayvani ve sehevği sıfatların güçlendiren kötülükleri yok eder.

    Yani Kelime-i Tevhid'deki nefy kısmının özelliği kalbi hastalıkları güçlendirmektir. Bir de ruhu habsetmektir. 'En yüce sultan' olan ruha bu yakışmaz. Çünkü onu habsetmek onu zincire vurmak gibidir..

    TAMAMEN ALLAH'A YÖNELİŞ (TEVECCÜH)
    Tamamen Allah'a yönelmek demek O'nun dışındakilere çağıran her seyi tıpkı bir ölü gibi terk etmektir. Burada salik, sadece Allah'i ister. Onun dışında ne bir mahbub, ne matlub ve ne de bir maksadı vardır.

    İnsanın Allah' a yönelişi bir insanın öldükten sonraki eşyaya karşı olan tavrına benzetiliyor. Gerçekten böyle olmazsa insan kendisini tamamen O'na veremez. Onun için hiçbir şeye karşı ilgi ve istek duymak yoktur artık. Buna çocuk, kadın, mal hatta Kabe ve benzeri yerleri ziyaret etmek bile dahildir. Kısacasi salik'in kendini masiva ile olan her türlü ilişkilerinden koruması gerekir. Hatta zahiri ve batını ilim ve kanunlardan bile kalbini tecrid etmesi gerekir. Çünkü zahiri ilim salik'in dünyası, batıni ilim ise onun ahireti gibidir. Dolayisiyla süfinin kendini dünya ve ahiret ile olan ilişkilerinden kurtarıp tamamen Allah'a tahsis etmesi gerekir.

    Bu mertebedeki birine bütün peygamberlerin ve velilerin makamları kendisine teklif edilse onlara bir an bile iltifat etmez, ilgi göstermez. Çünkü (manevi) makam, mevki aşkı ve ilgisi insani Allah'a giden yoldan alıkoyar. Bunun için salik kendini bu gibi düsüncelerden ve belki de Hakk'ı bile istemekten hazer etmek gerekir. Çünkü cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de: "Allah sizi kendi nefsinden sakındırır " (AI-i İmran, 28). Çünkü Allah'ı sevme bile O'na giden yolu kesen bir garaz olabilir. Buna çok dikkat etmek gerekir. Allah'ı istemede bir ikilik (ortaklık ve insanın kendi enesini de hesaba katması) olabilir. Fakat ehl-i tevhid bu çeliskiye asla düşmez. Bu inceliği kavrayamayan nice salik gayeye ulaşmayı başaramadı.

    Bu konuda Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) şöyle der: Sıddık bir insan binlerce yıl Allah'a müteveccih durumda olup da O'ndan bir an bile yüz çevirirse kaybettiği kazandığından daha fazla olur.

    Burada zikredilen sıddık 'arif' anlamında alınmıştır. Yoksa sıddık makamına ulaşan seden -bir an bile olsa- Allah'tan yüz çevirmesi düşünülemez. Cümle farazidir. Bunun için şartedatı kullanılmıştır. Bu makama ulaşanlar genellikle katettikleri seviyeyi sabit tutarlar. Yaşanan hertasavvufi hal bir öncekinin üzerine bina edilir. Her zaman bir önceki mesafeleri ihtiva etmektedir.Akl-ı evvelleden insan durumuna gelene kadar böyledir. Bir sonnraki mertebe her zaman bir önceki mertebeden daha kapsamlıdır.. Bu son mertebenin olmasi için ilk mertebe (mertebe-i safile) nin olması gerekir. Yoksa böyle düşük mertebelerin yaratılmasi abes olurdu. Bütün mertebeleri bünyesinde toplayan insan onun için üstündür. Nitekim Hz. Peygamber kendinden önceki peygamberlerin, özelliklerini taşıdığından dolayı onlarla eşit olduktan sonra onlardan üstün kılan bazı dereceler de edindi. Harflerde de bu durum vardır. 'Huu' iki farklı derecede olan harflerden olusmaktadır. «He» harfi harflerin çıkış yerlerinden olan boğazın en sonundan çıkar. İkinci harf olan «vav» harfi ise en son çıkış yeri olan dudaklardan, çıkmaktadır. Böylece bir insan Huu' deyince bütün harfleri zikretmis olur. Mutasavvıflar bunun için zikirde vird olarak 'Huu' çekerler. Çünkü bununla bir insan bütün harferin ve çıkış noktalarının üzerinden geçeceğinden Cenab-ı Allah'ın bütün isimlerini zikretmiş olacaktır. Her ne kadar bazi zahiri alimler bunun bir zamir olduğunu ve dolayısıyla anlamsız bir vird olduğunu söylemişler ise de bu mesele onların bildiği gibi değildir.
     



  6. SABIR
    Sabır, nefsin isteklerinden tıpki bir ölü gibi uzak durmaktır. Ve bu mücahede ile yapılmalıdır.

    Yani nasil ki, bir ölünün nefsi istekleri kalmıyorsairadi ölümde de kalmamasi gerekir.

    Yalnız buradaki mücahede, nefse karşı onun isteklerini yapmamakla ve istemediklerini yapmakla mücadele etmektir. Mesela nefis vahdeti istemez, daha çok kesreti ve çesitliliği ister. Bunun için ehl-i heva olanlar bir yerde durmazlar. Vakitlerini gayr-i mesru sohbetlerde geçirirler. Sürekli pis ve necis sözler ve gazeller söylerler. Nitekim bu durumu açıklayan bir hadis vardir: «Cennet'in etrafı sıkıntı ve güçlüklerle, Cehennem•in ise istek ve hazlarla doludur.» (Buhari) İste mü'minlerin bu konuda dikkat etmesi gerekir. Kalplerinin hangi tarafa meylettiğini ve bazi insanların Cennet' e bir akçe ile girmek yerine Cehennem'e bin akçeyle girmeyi nasıl terkettiklerini görmek için.

    Nefsin isteklerini ve ülfette bulunduğu şeyleri ona vermeyerek doğru ve güzel bir yol üzerine sebati ancak bir şekilde mümkündür. Nite- Kur'an-i Kerim buna şöyle temas eder: «Onlardan, sabrettikleri için sizlere dogru yolu gösteren önderler yetiştirdik. Onlar ayetlerimizi de yakinen biliyorlardı» (Secde, 24).

    Böyle bir yola girdikten sonra önemli olan sebattir. Bir insanin tevbe etmesi güzel bir şey fakat o hal üzerinde devam olmadıktan sonra bu tevbe anlamsızdır. Ayni şekilde tarikata girmek de gaye değil vasıtadır. Tarikatta sebat eden ancak gayeye varabilir. Nitekim yüce Allah (c.c) şöyle buyurmaktadir: 'Rabbimiz Allah'tır' dedikten sonra doğru yolda devam edenler ...» (Fussilet, 30). Yani, sadece 'Rabbimiz Allah'tır demek yetmiyor; bunda devam etmek gerekir. Bunun için Allah (c.c) sabır ve sebat ile mukayyed kıldı

    MURAKEBE
    Mu'rakabe,müridin her türlü havl (değişim ve kuvvetten bir ölü gibi kendini tecrid etmesidir. Buradaki degisim '(havl), Allah'in emriyleolan değişiklik demektir. Bunun için duada şuifade kullanılır: "Ey değisenlerin ve değişikliğin sahibi Allah..." Bununla her türlü değişikligin sahibiolarak Allah'ı kabul etmek demektir. Kendi değişikliklerin ve degişimlerin dışında bırakmaktır. Kuvvet sıfatı da böyledir. Zaten Allah 'ın bir ismi de Kavi'dir. Kocaman ve son derece ağır degirmen taşı bu ismin tesiriyle ve su taşıyla döner. Taşın dönme kabiliyeti var, fakat bu ancak su ile yapılabilir. Murakabe bir mevhibe-i- ilahiyedir.

    Bu hibede ise her salik'in kendine düşen payı vardir. Başkalarının bu konudaki mertebesine talib olmak himmtte kusur sayılır. Bunun için nefahat-i ilahiye'ye sarılmak gerekir. Bunun için Hz. Peygamber (a.s.) söyle dua ederdi:« Ya Rabbi! Senden mağfiretine sebep olan en güzel ameli isterim». Bunun için «ağlamayan çocuğa erne verilmez» atasözü• meşhur olmustur. Denilmiştir: ki, amel merdivenin basamaklarıdır. Nasil ki, merdiven basamaksız çıkılmazsa amelsiz gayeye vasil olmak da imkansızdır.

    Murakabe halinde olanların şu vasıfları taşıması gerekir:

    Masivadan yüz çevirmek:

    Saliklerin buna dikkat etmeleri gerekir. Çünkü masiva Hakk'a yönelmeyi engeller. Buna dikkat etmeyen niceleri yarı yolda kalmışlardır. Bunun için demislerdir ki: «Malını seven fitneye düsmüş, çoluk çocuğunu seven aldanmış ve halini seven de mecnun olmuştur». Bunun içinsalikin bunlara çok dikkat etmesi gerekir. çünkü her an masivanin sekline aldanıp yolda kalabilir.

    O'nun aşkının deryasına dalmak:

    Bütün deryaları geçip O'nun aşkının deryasına varmaktır. Nitekm Mecnun mecazi aşki tattıktan sonra gerçek aşkı, Hakk'ı bulur. Aslında insanın bütün hareketleri O'nun aşkından şudur eder. Bunun için ehl-i Hakk'a ta'nda bulunmak hata ve belki de küfürdür. O'na kavuşma özlemini duymak:

    İştiyak muhabbet üzerine bina edilen bir durumdur. Bu durumda kişi O'na kavuşmak arzusuyla efsunlanır. O'nun huzurunda ağlamak:

    Ehl-i murakabenin huzur-i ilahide şevke gelip ağlaması onun vuslata olan aşkındandır. Bunlar sevinç gözyaslarıdır. Bu gözyaşları soğuktur. 'Firkat' dolayisiyla akan yaslar ise sıcaktır. Çünkü kalpteki ateş onları da ısıtır.

    Sadece O'na güvenir.

    Allah'in lütfu için yine O'nun lütfunu ister.Çünkü kendine yardım eden ona yol gösterip dergahiha kabul eden yine O'dur.

    Sadece O'ndan yardim diler.

    Salik 'Senden Sana sığınırım prensibince Allah'ın yardımı için yine O'nun yardımını, O'nun kahrından sakınmak için yine O'nun yardımını ister. Tıpkı bir çocuğun annesinde dayak yerken bile 'anne' diye bağırması gibidir bu. Bütün bu sifatlari kendisinde bulunduran salik için Cenab-i Allah hiç kimsenin kapatamayacağı azap kapılarını kapatır. Öbür taraftan hiç kimsenin kapatamıyacağı rahmet kapılarını açar.Ebrar için hasenat olan sey vardir ki, 'mukarribin için seyyiattir. Kur'an-i Kerim'de: "Güzel amelde bulunanlara daha güzel karşılık vardır, ki (Yunus, 26)." Bu ziyadelik Allah'ın ikramıdır. "Bu Allah'ın bir lütfudur, istediğine verir, (Maide, 54) buyurulmaktadır.

    Buradaki 'fazlalık'tan maksat Allah'ın (c.c,) lütuf ve iyilikleridir. Bunun en yüksek ve yücesi" rü'yetullahtir. Yani Cemal-i ilahi'yi temaşadır. Allah bunu dilediğine verir demekten maksat ise 'mukarribin'dir. Bunlar Allah'ın hass kullarıdır. Ahirette de cennetin en üst mertebesi plan 'Firdevs' cennetine konulacaklar, burada peygambere komşu olacaklardır. Bu komşuluk dünyadaki manevi bağın bir devamıdır.
     



  7. RIZA
    Riza, nefsin isteklerinden tıpki bir ölü gibi kendini tecrid ederek, hiçbir itiraz ve münakaşada bulunmadan Allah"in ezeli tedbirlerine teslim olmaktır.

    Bu konuda tartışma ve kavgaya gerek yoktur. Çünkü Hakk'ın ilmi, kulun akIından geniştir. Hakk herkesin istidadına göre ezelden takdir etmiştir. Bunun için kula düsen vazife teslimiyet ve kabul etmektir. Yoksa red ve itiraz değildir. Nitekim bir hadis-i kudside: «Her şeyide Ben takdir ettim, Ben tedbir aldım ve her şeye Ben hükmettim. Kim buna rıza gösterirse Benden kendisine rıza vardır, kim ki aksilik yaparsa Benden aynısını bulur», denilmiştir.

    Bazi sufilerin «bütün islerimi mabuduma haveIe ettim, O dilerse beni yaşatır, dilerse öldürür demeleri gibi.

    Böyleleri yanında lütuf ile kahır arasında bir fark yoktur. İkisinde de mahbubun etkisi olduğundan aradaki perdeler ortadan kalkınca her şeyin aslında ayni olduğu görülür.

    Kim bu dünyanın perdelerinden ve karanlık vasıflarindan sıyrılarak iradi ölümü tadabilirse Allah onu kendi yardımıyla tekrar diriltir. Nitekim Kur'an-i Kerim'de: "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse karanlıklar içine kalıp çıkamayan kimse gibi olur mu? ..» (En'am, 122)şeklinde bu sınıftan bahsedilir.

    'Iradi ölümden' sonra meydana gelen bu hayata 'hakkani hayat' denir. Fani cesed akıp eriyip yok olunca, baki çıkar ortaya. Ve artik bakininhükmü geçerli olur. Ayetin tefsirini Şeyh Necmüddin Kübra şöyle yapmaktadır: Yani biz onu 'enaniyetin' kati ve karanlık çukurlarından alıp kurtarır, kendi rabbani vasıflarımızla diriltir ve yüceltiriz.

    Onun bu zulmet çukurundan kurtarılması ağacın yeni bir meyvaya aşılanması gibidir. Ağacın verdiği meyvalar degişiktir. Artık ağaç bambaşka bir ağaçtır.

    Daha sonra ona cemalimizden bir nur ,veririz ki, soo o sayede insanlararasinda yürür- ve ai,n hallerini müsaJiede eder.Ehl-i feraset sahibi bir mü'minin mertebeleri söyledir:

    1 - İman: Avam seviyesindeki mü'minlerin halidir. Bu mertebe bir ağacın çiçeği gibidir . 2 - Velayet: Hass mü'minlerin halidir. Bu mertebeye 'ihsan' mertebesi de denir. Ağacın mertebesi gibidir bu. Zaten iman ve amel-i salih ile müşahede makamı kastedilmektedir.

    3 - Nübüvvet: Ehassu'l-havass mertebesidir. Bu da meyvanin özü gibidir.

    4 - Risalet: Bu da 'hülasa-i ehass, veya 'dehn-i lübb' gibidir. Yani özün özü.

    Bu saydigimiz mertebelerden ilk ikisi kesbidir, insanin kendi mücahedesiyle elde edebileceği mertebelerdir.

    Üç ve dördüncüsü ise vehbidir. Allah'in istediği kullarına verdiği mertebelerdir.

    Her veli de bir yönüyle öz sayilir. Fakat Hz. Peygamber'e göre dis ve kabuk sayilir. Bu mertebenin en yücesi de Hz. Muhammed'e aittir.


    Kaynak: Necmeddin Kübra, Tasavvufun On Esası, Bedir Yayınları