Tarihte Kurban Adetleri

'Genel Türk Tarihi' forumunda HazaN tarafından 24 Şubat 2011 tarihinde açılan konu


  1. Tarihte Kurban Adetleri

    Tarihin her devrinde insanlar, doğanın gücü karşısında çaresiz kalmışlar, kendilerini koruma içgüdüsü içinde, inandıkları tanrısal varlıklara kurban adamışlar, kurban kesmişler Her ulusun kendine göre kurban adetleri vardır Birçok ulus değişik hayvanları, hatta insanları kurban etmişler Günümüzde bile, başımıza bir hal, sıkıntı geldiği zaman, “şu sıkıntıdan kurtulursam kurban keseceğim, kurban adayacağım” gibi adaklarda bulunuruz

    Türk Dili’nin en eski ve sözlüklerinden Divanü Lügati’t-Türk’te kurban karşılığı olarak “yağış” sözcüğü geçmektedir “Yağış, İslam’dan önce Türkler’in adak için, yahut tanrılara yakınlık elde etmek için putlara kestikleri kurban” olarak anlamlandırılmıştır Yine aynı sözlükte ıdhuk/ıduk sözcüğü geçmektedir “Idhuk: Kutlu ve mübarek olan her nesne Bırakılan her hayvana bu ad verilir Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırılmaz; sahibinin yaptığı bir adak için saklanır” Şeklinde tanımlanmaktadır
    Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük’te: “1 Dinin bir buyruğu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen hayvan 2Müslümanlarda kurban bayramı 3 Mec Bir ülkü uğruna feda edilen veya kendini feda eden kimse 4 Mec Bir kazada veya felakette ölen kimse 5ünlhlk Bazı bölgelerde seslenme sözü olarak kullanılır Kısaca kurban, insanın Tanrı’ya yakınlık elde etmek için adadığı candır Bazı ilkel dinlerde kurbanla birlikte Tanrılara sunulan hediyeler de kurban kapsamına girmekte

    KURBANIN TARİHÇESİ
    İnsanoğlu, sıkıntılarından kurtulmak isteği olduğu kadar, şükür etmek için, bereket getirilmesi, fırtınalardan, sel vb afetlerden kurtulmak için, kendinden güçlü olan varlıklara, tanrılara, Allah’a kurban kesmişlerdir Hazreti İbrahim’in oğlu İsmail’i Tanrı adına kesme girişimi öyküsünü hepimiz biliriz Hazreti İbrahim

    20 BİN KİŞİ BOĞAZLARI KESİLEREK KURBAN EDİLDİ
    Bugünkü Meksika topraklarında, MS 400 – 1500 yılları arasında büyük bir uygarlık yaratan Aztekler, yaptıkları kanlı törenler ile de tanınıyordu Huitzilopochtli adlı Güneş Tanrısı’nın şefkatini kazanmak için insan kalplerini yiyen ve kanlarının içilmesine inanan halk, dini törenlerde de tüyler ve kâğıttan yapılan yılanlar ile süslenen çoğu mahkûm olan kişileri kurban seçiyordu Rahipler, flüt eşliğinde yapılan törende, taş bıçak ile kurbanların kalbini çıkarıyor ve vücudu, piramidin basamaklarına atıyor, kalbin üzerine biber koyarak yiyordu Yağmur Tanrısı Tlaloc’a, 4 –7 yaşları arasındaki çocukları getiren ve boğazlarını keserek kurban eden toplumda, en büyük kitlesel kurban, 1487′de Mayor Tapınağı’nın açılışında 20 bin kişinin sunaklarda kurban edilmesiyle olmuş ve bu iş 4 gün 4 gece sürmüştü

    ASTEKLERDE KANLI DİN ANLAYIŞI
    Amerika kıtası keşfedildiği zaman, Kızılderililer, Aztekler, Mayalar, İknalar yaşıyorlardı Peru’da yaşayan İnka Uygarlığının başlangıcı İsa’dan önce 1200 yıllarına kadar çıkıyordu İnka kralları soyunun asaletini korumak için kendi kız kardeşiyle evlenirdi İnka’lıların çok değişik tanrıları vardı; bu tanrılara hayvan ve insan kurban ederlerdi
    İNKALAR: Güney Amerika’nın Geçit vermez Ant Dağlarının tepelerinde bu günkü teknikle bile zor yapılabilecek uçurumlara köprüler kurarlar, yerleşim yeri oluştururlardı Bu uygarlıkların MÖ 5000 yıl öncesine kadar hesabı yapılmış takvimleri vardır Onların barut ve alevli silâhları yoktu İlkin atları bile yoktu Alabildiğine her yer altınlarla doluydu

    Meksika’da yaşayan Aztek dininin temel inançlarından biri şuydu: “Güneşin gökyüzünde kalıp ışık saçabilmesi için insanların kalpleriyle beslenmesi gerekir Bunun için de durmadan savaş yapmak bir din görevidir Bu görevi yerine getirmek için Meksikalılar durmadan savaşlar, akınlar yapmış yakaladıkları esirleri kurban taşı üzerine gererek yatıştırmışlardır Tarih kayıtlarına göre Tenoktitlandaki büyük pramidin Güneşe adanması sırasında 1486 da 20000 kişi kurban edilmiş ve bunların kalpleri rahibeler tarafından taş bıçaklarla göğüslerinden çıkarılmıştır Ateş tanrısına adanan kurbanlarda, göğüsleri açılmadan ateşe atılıyordu Beslenme tanrısına adanan kurbanların derileri yüzülüyor ve törenler bitinceye kadar öbürleri bu derileri üstlerine giyiyorlardı Kurban yerinde ölenlerin, savaş yerinde ölenler gibi, doğrudan doğruya güneş cennetine gittiğine inanılıyordu Bazen tanrılara sunulan kurbanların etlerini yemek, bir dinsel ayin olmakta idi



    TANRILAR İNSAN KANI İÇTİLER…
    Aztek dini çok tanrılı olmakla birlikte iki tanrı, Huitzilopochtli ve Quetzalcoatl daha bir ön planda olup her işi düzenleyen takvimle sıkı bir bütün halinde damgalarını tüm kültlere basmışlardır Aztek dininin inanılmayacak denli fazla sayıda insan kurbanıyla kendini gösteren tüyler ürpertici bu özelliği vardır Aytekler insanları kitleler halinde tanrılarına kurban ediyorlardı; hatta büyük doğal afetlerde yaklaşık 20,000 insanın kurban edildiği bilinmektedir Aytek rahiplerinin açıkça bilinen işlevi de, amansız tanrıların öfkelenerek herkesi kötürüm ve hastalıklı bırakmamaları, dünyayı yakıp yıkmak için onlara körpe insan yürekleri ve insan kanı sağlamaktı Bunlar piramitlerin basamaklarından çıkartılır, dört rahip tarafından tutularak tapınaklara yürütülür, kurban taşı üzerine kolları ve ayakları gergin durumda sırt üstü yatırılır, beşinci rahip tarafından kullanılan ve volkanik taştan yapılmış bıçakla göğüsleri baştanbaşa yarılarak açılır, sonra kurbanın hala çarpmakta olan yüreği yerinden burularak koparılır ve tanrıya sunulurdu
    Ceset ise piramit merdivenlerinden yuvarlanarak atılırdı Savaş tutsaklarının yanında köleler, bazı genç erkek ve bakire kızlar kurban edilenler arasındadır Bu yönüyle Aztek uygarlığı bir anlamda yüksek kültürünü günümüz insanına vahşi görünen bir takım uygulamalarla birleştirmektedir


    HZ İBRAHİM VE OĞLUNUN KURBAN İMTİHANI
    HAZRETİ İBRAHİMDEN İLGİNÇ KESİTLER

    Hazreti İbrahim Kalde’de doğduğunda, topraktan yaptığı küçük putlarla geçimini sağlayan ve yoksul bir çömlekçi olan Azer Terah’ın oğludurKutsal kitapların yazdığına göre, Tufandan sonra 1263 te veya dünyanın yaratılışından sonra 3337 de Nuh’tan veya dünya yaratıldıktan 1918 yıl sonra doğmuştur Anası Uşa, Kusa civarında bir mağaraya sığınmağa mecbur olmuş ve İbrahim de orada (mağarada) dünyaya gelmiştir
    Devrin Hükümdarı Nemrut birtakım korkulu rüyalar görmüş, gebe kadınları nezaret altında bulundurup, yeni doğan çocukları öldürtmeğe başlamış idi Nemrud’un adamları, İbrahim’in anasını, daha doğum ağrıları başlamadan önce muayene ettiler Karnının sağ tarafını elleseler çocuk sol tarafa saklanıyor, solda arasalar sağa gizleniyordu Hiçbir netice almadan gittiler
    İbrahim daha küçük yaşta iken Allah’ın varlığını araştırdı İbrahim mağaradan çıkıp da babasının evine yaklaştığı zaman karanlıkta gördüğü yıldızı, “işte benim Allah’ım” dedi Fakat yıldız gündüz kaybolunca, “ben kaybolan şeylere sevmem”, dedi Ayın doğduğunu gördü, “işte Allah’ım” dedi Ay batınca, “eğer Allah bana hidayet etmezse yolunu şaşanlardan olacağım,”dedi Güneşin doğduğunu görünce, haykırdı: “İşte benim Allah’ım” dedi, “çünkü bu hepsinden büyük” dedi Fakat güneş batınca,” ey benim kavmim, ben sizin Allah’a koştuğunuz şeriklerden biriyim, işte yüzümü göğü ve yeri yaratana dönüyorum”


    Bir gün İbrahim’in kavmi Allah’a kurban kesmek üzere şehirden çıktı İbrahim, keyifsiz olduğunu bahane ederek şehirde kaldı Eline bir balta alıp, üstü yiyeceklerle dolu masaların bulunduğu put haneye gitti “Niçin yemiyorsunuz” diye sorduktan sonra, putlardan birinin elini, ötekinin ayağını, üçüncüsünün de kafasını kesti Baltayı en büyük putun eline verdi ve bütün yemeklerini onun önüne koydu Şehir halkı geri döndüklerinde, bu hali görünce, İbrahim’den hesap sordular O da cevap olarak dedi ki: “Doğrusunu isterseniz, bu işi yapan en büyükleridir, eğer konuşabilirlerse sorun!” Bunun üzerine ahali: “Biliyorsunuz ki konuşamazlar” deyince, İbrahim: “Demek Allah’dan gayri öyle şeylere tapıyorsunuz ki, size ne faydası, ne zararı dokunabilir, öyle mi? size de ibadetinize de yazıklar olsun”,dedi İbrahim’e kızan o bölgenin insanları, İbrahim’i ceza olarak Harran’da (Urfa’da) ateşe attılar Orada üç veya yedi gün kaldıktan sonra, sağ salim, HalilüAllah veya Halilürahman unvanını alarak, maiyeti ile birlikte Küdüs’e doğru gitmek zorunda kaldı

    Tüm bu anlatıanlar Kuran’da ve öteki kutsal kitaplarda da ilgili ayetlerde anlatılmakta Yaratılışın dediğine göre, babası Azer Terah’ın (fakir çömlekçinin) ölümünden sonra Harran Ülkesinden çıktığı zaman yetmiş yaşında imiş Ama gene aynı yaratılış, İbrahim’in, Azer Terah’ın yetmiş yaşında iken dünyaya geldiğini, Azer Terah’ın iki yüz beş yaşına kadar yaşadığını, İbrahim’in ancak babasının ölümünden sonra Harran’dan ayrıldığını da söylüyor
    Bu hesaba göre ve yaratılışa göre, Mezopotamya’yı bırakıp gittiği zaman, İbrahim yüz otuz beş yaşındaydı Böylece puta tapar denilen bir ülkeden Filistin’e Şekem denen puta tapar bir başka ülkeye gitmiş İbrahim 120 yaşında iken, kendi kendini sünnet etti

    İbrahim, Filistin’in dağlık Şekem Ülkesine varmasıyla açlık yüzünden oradan ayrılması bir olmuş Çünkü o zaman açlık ve kıtlık vardı Karısı Sara ile beraber Mısır’a yiyecek bir şeyler bulmaya, yüz kırkayaklaşmış İbrahim, buğday aramak için dilini hiç bilmediği ülkeye gitmiş İbrahim’in karısı Sara çok genç ve çok güzel bir kadınmış 65 yaşında olan Sara İbrahim’in yanında çocuğu gibi kalıyormuş Bu durumu bile İbrahim, rivayete göre genç ve güzel karısına: “Kendini benim kız kardeşimmiş gibi göster ki senin sayende bana da iyi davransınlar”, demiş


    Mısır Memphis’te İbrahim’in güzel karısı Firavunun huzuruna çıkarıldı Sara İbrahim’i, kendi yüzünden katledilmesin diye kardeşi olarak tanıttı Mısır Kralı Firavun genç ve güzel Sara’ya âşık olmuş Sözüm ona ağabeysi İbrahim’e birçok koyun, sığır, erkek ve dişi eşek, deve, köle, cariye vermiş Bütün bunları vermekteki amacı, güya İbrahim’in kardeşi olan Sara’yı elde etmekti
    Firavun âşık olduğu güzel Sara’ya dokunmak isteyince eli tutmaz olur, ancak Sara’yı serbest bıraktıktan sonra iyileşti Mephis halkı İbrahim’i, bu kayırma yüzünden kıskanmaya başladı
    İbrahim’i Mephis halkı kıskanıp ona fena muamele yapınca, İbrahim ondan ayrılmak zorunda kaldı
    Tanrı kendisine, o zamanlar yüz altmışında olan İbrahim’den yıl içinde bir çocuğu olacağını müjdelediği zaman, genç Sara doksan yaşında imiş

    Bütün bu olaylar kutsal kitapların hepsinde yazılıdır Bütün ansiklopedilerde de, bunlar hangi kutsal kitabın hangi ayet ve sahifelerinde olduğu belirtilmektedir

    Çok uzun zaman önce insanların 200–300 yıl (hatta bazı peygamberler zamanında insanların 500–1000 yıl) yaşadığı yazılmakta 90 yaşındaki Sara ve öteki kadınların hamile kalması ile günümüz insanlarını kıyasladığımız zaman, insanlığın uzun bir süreçte evrim geçirdiğini göstermektedir

    Allah’ın Hz İbrahim kıssasında haber verdiği olaylardan biri de kurban olayıdır
    İbranilerde, peygamberler dönemine kadar sürdürdükleri, ilk çocuğun kurban edilişi inancı vardı İlk çocuk, çoğunlukla bir tanrının çocuğu olarak görülürdü Bu ilk çocuğun kurban edilmesi, Tanrı’ya ait olanın geri verilmesi demekti…

    Hz İbrahim’in karısı Sara 90 yaşında, (Hz İbrahim 120 yaşında) olarak doğurganlık yaşını çoktan geçmişti Hz İbrahim’in bu yaştan sonra iki oğlu olur, İshak ve İsmail

    Mekke’de geçen bu olayda, Hz İbrahim’in ve oğlu Hz İsmail’in başından geçen bu denemeyi Tanrı ayetlerde şu şekilde haber verir:
    “Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): “Oğlum” dedi “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm Bir bak, sen ne düşünüyorsun” (Oğlu İsmail) Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap İnşallah, beni sabredenlerden bulacaksın” Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı Biz ona: “Ey İbrahim” diye seslendik “Gerçekten sen, rüyayı doğruladın Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz” Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik (Saffat Suresi, 101–107 yetler)

    Allah yukarıdaki ayetlerde Hz İbrahim’i nasıl bir denemeden geçirdiğini bizlere aktarmaktadır İslam âlimleri de bu ayetleri genelde aynı şekilde tefsir ederler Örneğin Elmalılı Hamdi Yazır, Kuran-ı Kerim tefsirinde, Hz İbrahim’in rüyasında gördüklerinin bir vahiy olduğunu, bu vahyin yerine getirilmesinin ise bir emir olduğunu belirtmektedir Ayetlerin devamını ise şu şekilde açıklamaktadır:

    …Bunun üzerine onu zorla yapmaya kalkışmayıp, önce yerine getirilme şeklini istişare etmek üzere böyle görüşünü sorarak tebliğ etti ki, bununla ilk önce onun itaat ve boyun eğmekle ecir ve sevaba ermesini temin etmek istedi Düşünmeli, bunu söylerken “Ey yavrucuğum!” diye hitap eden bir babanın kalbinde ne yüksek bir şefkat duygusu çarpıyor ve ona ne kadar büyük bir vazife aşkı, Allah sevgisi hakim bulunuyordu… İşte bunun böyle İlâhî bir emir olduğunu anlayan ve Allah’ın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o yumuşak huylu oğul “Ey babacığım!” dedi, “Ne emrolunuyorsan yap Beni inşallah sabredenlerden bulacaksın

    “5 Ömer Nasuhi Bilmen’in tefsirinde Hz İbrahim ve oğlunun başından geçen bu deneme şu şekilde izah edilmektedir:

    Hazret-i İbrahim de oğlu da Allah-u Teala’nın emrine itaat edip teslimiyet gösterdiler ve İbrahim Aleyhisselam oğlunu (alnının bir yanı üzerine yatırdı) onu boğazlamak için öyle bir vaziyete bulundurdu… Onun rahmani bir rüya olduğunu anlayarak emr olunduğun vazifeyi yapmaya azmettin, sabrın, emri İlahi’ye itaatin tezahür etmiş oldu Artık Hak Teala lütfetmiş, o oğlun yerine bir kurban hayvanının kesilmesini emir eylemiş, Hazreti İbrahim’i, öyle bir fedakarlıktan kurtarmıştır

    Ayetlerden ve tefsirlerden Hz İbrahim ve oğlu Hz İsmail’in Allah’a olan kalpten itaatleri, teslimiyetleri ve gönülden bağlılıkları açık bir şekilde anlaşılmaktadır Bu üstün ahlak tüm iman edenlere çok güzel bir örnek, eşsiz bir rehberdir Allah Saffat Suresi’nin devamında şu şekilde bildirir:

    “Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık İbrahim’e selam olsun Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz Şüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandır (Saffat Suresi, 108-111 ayetler)

    İbrahim 80 (bir rivayete göre 120) yaşında olduğu halde Kadum köyünde kendi kendini sünnet etti Taberi (c1 sa102–103)’ye göre İbrahim 200 yaşında vefat etmiştir Başka bir rivayete göre İbrahim, ahid gereği, kendisi doksan dokuz, İsmail de on üç yaşında iken, aynı gün sünnet olurlar

    KURBANIN TARİHÇESİ
    Tarihte kurban olayı, Müslümanlıktan çok önceki çağlara uzanır Çok eski tabiat dinlerinde Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani, yılın belli aylarında dini törenlerle kurban sunma, bayram yapma, geleneği vardır Ancak İnsanlık tarihinde en fazla şöhret bulan kurban olayı Hz İbrahim’in oğlu İsmail’i (bir rivayete göre İshak’ı) kesmeye teşebbüs olayıdır
    Çocukların kurban edilişi eski Sami dünyasından gelen bir şükran geleneği idi Görünüşte çok saçma ve vahşet görünen bu olay, Hz İbrahim için bir iman ve inanç ölçme kriteri (ölçüt) olmuş, Hz İbrahim böylece Allah’a olan inancını göstermiş olmaktadır

    KURBAN ÇEŞİTLERİ:
    Kurban/kurbanlık genellikle iki türlüdür:
    1-Kansız/ cansız kurbanlar Hayvan ve balıklar gibi canlı varlıkların dışında tanrılara sunulan çok değişik hediyeleri kaplar Bu hediyeler insanların sahip oldukları ve üretebildikleri her türlü gıda maddeleridir Eski Hitit krallarına sunulan üzüm ve buğday başağını tasvir eden heykeller günümüze kadar ulaşmıştır (Bu İvriz kaya kabarma heykeli yanda)
    2-Kanlı/canlı kurbanlar Tanrı/ tanrılara sunulan insan, hayvan ve balıklar gelir Öteki kurban hayvanları sığır, koyun, keçi, ayı, domuz, tavuktu Bunların dışında köpek, eşek, yılan vb hayvanlar kurban olarak sunulmuşlardır Türklerde kanlı kurbanların başında at gelmektedir Tüm göçebe toplumlarında olduğu gibi, Türklerde de at en değerli hayvanlardan birisi idi Savaşta ve barışta devamlı at üzerinde olan Türkler ayrıca atın etinden ve sütünden de istifade ediyorlardı Bunun için o zamanları tanrılarına sunulan en değerli kurban at olmaktadır Orta Asya kültürünün en büyük destanlarından olan Manas Destanının birçok yerinde at kurbanı ön plandadır
    Türklerin münasebette olduğu kavimlerden İranlıların eski Zerduşluk dinin kaynaklarında su aygırının kurban edildiği yazılıdır Oğuzların ülkeler fethedip döndüklerinde şeref için, toy için doksan bin koç, dokuz yüz kısrak kesilmesi emredildiği yazılıdır
    Göktürklerde, Yakutlarda kurban olarak iyi ruhlar için at sürülerini kırlara başıboş bırakılırdı Bu hayvanlardan yararlanılmaz, eti yenmez, sütü sağılmaz, ne den yük hayvanı olarak kullanılmazdı
    Anadolu’da, ilk çağlarda Frigya’lılar zamanında hasat mevsimi dolayısıyla insan kurbanı ve kafa kesme ayinleri yapılırdı Efsaneye göre, Kral Midas’ın gayri meşru oğlu Lityerses korkunç iştahı ile tanınmakta ve mahsulünü, daha doğrusu buğdayını bizzat biçmeyi çok sevmektedir Kendisinin bir âdeti vardı Tarlada ekin biçerken, oradan kim geçerse, kendisi ile ekin biçme yarışına zorlamaktadır Yolcu bu yarışmada yenilirse, Lityerses ellerini bağlıyor ve tırpanla kafasını keserek vücudunu tarlaya atıyordu
    Günün birinde, bir yolcu kılığında Herkül oradan (tarladan) geçler ve huyu depreşen Lityerses tarafından yarışmaya çağırılır Bu kez Lityerses’in tanıyamadığı Herkül onu yener ve başını keserek vücudunu Menderes (Kaystros) ırmağına atar Böylece kendi âdetine kendi kurban edilmiş olur
    Eski Sami kavimlerinde insan kurbanı çok yaygın bir gelenek halini almıştı Tevrat’ta adı geçen Bolo (Baal) daha çok körpe etleri severdi Onun tunç heykelinin bir fırın olan karnında çocuklar yakılır ve böylece tanrılarını doyururlardı
    Cahiliye döneminde Araplar insan kurban ederlerdi Cahiliye devri Arapları Sabah Yıldızı daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ederlerdi Yine önemli putlarından Uzza’ya oğlanlarla kızları ve esirleri kurban ederlerdi
    Hz Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunun kazılması sırasında Kureyşlilerin kendisine çıkardıkları zorluklar sebebiyle, eğer on tane oğlu olursa ve bunlar kendilerini koruyacak yaşa gelirlerse içinden birisini Kâbe’nin yanında Allah için kurban etmeyi adamıştı Abdülmuttalib’in isteği gerçekleşince, adağını yerine getirmek istemiş; oğulları arasında çekmiş olduğu kurada kurban adayı olarak Abdullah çıkmıştı Abdülmuttalib adağını yerine getirmeye kalkışınca, böyle bir adağın adet haline gelmesinden çekinen Kureyişliler ona engel olmuşlardı Bu olay karşısında ikilem içerisinde kalan Abdülmuttalib bilgisine güvendiği bir kadına başvurdu; akıllı kadın şöyle dedi: “Bana ilham geldi, sizde kan bedeli nedir”? Ona “on deve olduğunu” söylediler “Memleketinize dönün ve kurba edeceğiniz adamı bir tarafa, on deveyi de bir tarafa koyun ve aralarında kura çekin Ok adamın aleyhine çıkarsa, on deve daha ekleyin ve tekrar kura çekin Fal develere çıkıncaya kadar develeri artırın Develeri kurban edip adamı salın” Böylece yüz deveye varıncaya kadar oklar Abdullah’ı gösterdi Daha sonra fal (kura) develere çıktı ve kefaret olarak yüz deve kurban edildi

    ESKİ TÜRKLERDE KURBAN ADETLERİ
    Türk’lerin eski dinleri konusunda elimize ulaşan gerçek malumatlara Çinlilerin “Wei-shu” ve “Sui-shu” salnamelerinde rastlanır Çünkü Orta Asya’da Türkler en çok Çinlilerle etkileşim halindedir “Wei-shu” kurbanla birlikte Türk dinî törenlerini şu şekilde göstermektedir:
    1-Güneşin memleket üzerine doğuşunu temsilen hanın otağına doğudan girişi
    2-Devlet erkânının ataların mağarasına yılda bir defa kurban takdim etmesi
    3-Beşinci ayın 10–20 Günleri arasında halkın kenarında toplanarak göğün ruhuna takdim etmesi
    4-Tu-chin’in [Ötügen](Dugin okunur) 500 Li batısında yüksek bir dağ vardır ve dağın tepesinde ağaç ve bitki bulunmayan Po-teng-nin-li (Bodın-inli okunur) isminde bir yer bulunmaktadır ki manası ülkelerin koruyucu ruhu demektir [Dağ kültü]
    Tarihi kaynaklara göre, Türklerde kurban adetleri Orta Asya’dan başlar Türkler, gökyüzünde görülen güneş, ay, yıldızlar ve sonsuz gökyüzü maviliğini kutsal sayarlar Öyle ya yağmurlar, fırtınalar gökyüzünde olmakta Bu nedenle Gökyüzünü kutsal sayan Türkler, gökyüzüne törenlerle kurban keserlerdi “Kök-Tenri-kültü Orhun yazıtlarında şöyle bir kitabe vardır: “Başlangıçta yukarıda gök, aşağıda kara toprak vardı; benî adem bu ikisinin arasında yaratıldı”
    Göğe kurban kesme töreni XlX yüzyılın sonlarına kadar Kaçin’lerde uygulana gelmiştir Tıgır Tayh adı verilen bu tören toplu dua ile başlar, onu koyun kurban edilmesi ve kımız, süt, ayran ve et suyu içilmesi takip eder Bayrama katılan erkekler birbirine yakın obalardan gelirler Kadınlar ve Şamanlar ise törene alınmazlar Tapılan objeler “gökyüzü ve güneş”tir Bu tören yılda iki defa tertiplenir Birincisine Şamanlar alınmaz; ikincisi ise yeryüzünde bolluk bereket olması için kurban kesme törenidir ki herkes bu törene katılır Her iki törenler oldukça önemlidir Kurban kesme töreninden birisine Şamanların alınmaması onun ölülerin ruhuna veya “ezeli ruh”a dua töreni değil, çeşitli adetlere göre Tanrı’ya yakarış töreni olmasıyla izah edilmektedir Yabancı inançlara göre tayh’a alınan Şaman delirir ve dehşetli azaplardan dolayı kaskatı kesilerek bayılır”
    Eski Türklerde ruhların ölümsüz olduğu ve ölüm sonrası hayat inancının bulunduğuna inanılırdı 576 da İstemi-han’ın cenaze töreninde öbür dünyada müteveffaya refakat etsinler diye “dört savaş esiri Hun’un” boynu vurulmuştu Yani bir çeşit kurban edilmiş olmaktalar Yine İmparator T’atsung’un cenaze töreninde A-shih-na She-ni, hükümdar dostundan ayrılmamak için kendini doğramak istemiştir Bu iki olay Türkler’in ahret hayatının bir devamı olarak gördüklerini göstermektedir Ancak kesinlikle ölen şahsı tanrılaştırma olayı yer almamış, sadece ölü ruhuna saygı söz konusu olmuştur Eski Orta Asya’da birçok Türk boylarında ölüler, Şamanlar tarafından boru üfleyerek, davul çalarak ebedi hayata gönderilirdi
    Türkler’de insan kurban edilmesi bulunmamaktadır ve yasak edilmiştir Ancak Göktürkler’de at ile birlikte insan kurban edildiğine dair Bizans elçisi Valentin’in, İstemi Kağan’ın cenaze merasimini (yog) anlatırken yaptığı tasvirde şu not vardır “Matem günlerinden birinde, dört tane bağlı Hun getirdiler Kağanın babasının atları ile birlikte bunları ortaya koydular Öbür dünyaya gidip, kağanın maiyetine girmelerini emrettiler” (Buradan hepsinin kurban edildiği anlaşılmaktadır)
    Başkurt Türklerinin ünlü destanı Ural-Batır’da insan kurbanı konusunda şu mısralar vardır:

    “Sen uzak ülkeden
    İyi düşünceyle gelmişsin
    Ey yiğidim sen bilsen
    Bizim ülkede olsan
    Katil padişahın yaptığı
    İşleri görsen;
    Ağrı ve hastalık görmeyen
    Ölüm başına gelmeyen
    Kadını, kızı, erkeği, babayı
    Genç ve yaşlı ayırmadan
    El ve ayaklarını
    Arkadan seçtirip
    Yılda bir kere yığdırıyor
    Sarayına aldırıyor
    Kızı yiğitler seçiyor
    Kendisi kızlar seçiyor
    Kalanlar dahi
    Padişaha yakın adamlar
    Kendilerine seçiyorlar
    Erkekleri ateşte yakıyorlar
    Diğerlerine merhamet etmiyor
    Kanlı gözyaşlarına bakmıyor
    Diri, sağ
    Kızları göle saldırıyor
    Erkekleri ateşte yaktırıyor
    Babası için, kendi için
    Yakın adamlarının şanı için
    Kendi doğmuş olduğu gün için
    Yılda bir kere tanrı için
    Kanlı kurban veriyor…
    Bizim ülkede bir padişah var
    Yakın adamlarının töresi var
    İşte bu halk içinde
    Türlü nesilden insan var
    Her yıl padişahın doğduğu gün için
    Baba ve annesinin hakkı için
    Padişah doğunca su alıp
    Yıkandığı kuyusu için
    Kurban verir töre var
    Padişahın tuğunun bezeğinde
    Kara kuzgun kuşu var
    O kuşlar her yıl
    İkramladığı gün var
    İşte yiğit görüyorsun
    O kuşları biliyorsun
    Gelip dağa konmuşlar
    Yemleneceklerini bilmişler
    Kızları kuyuya koyduktan sonra
    Kızlar orada öldükten sonra
    Hepsini kuyudan alıp
    Kuzgunlara atıyorlar
    Onlar orada yiyorlar
    İşte bağlı yiğitler
    Her soydan gelmiştir
    Padişahın kızı her yıl
    Yeniden birisini seçiyor
    Ondan kalan padişahın kendisi
    Saraya köleler seçiyor
    Ondan durup kalanı
    Tanrı için kurban ederler

    İskit (Saka)krallarının ölümü üzerine yapılan cenaze törenlerinde; ölen krala öbür dünyada yardım etmesi için karısı, hizmetçisi, aşçısı ve atının da ölüyle birlikte mezara konulduğunu görüyoruz: “İçi boşaltılıp mumyalanan kral kırk gün süreyle kabile kabile dolaştırılır ve mezarının bulunduduğu Gerrhi’ye getirilirdi Burada cenaze, hazırlanan mezara indirilir ve bir şiltenin üzerine yatırılır Cenazenin etrafına, zemine mızraklar saplandıktan sonra, mezara tavan teşkil edecek tahta kirişler yerleştirilir ve bunların üzerine de örme hasırdan bir çatı yapılırdı Krala ait mezarın içine içi boş kalan yerlere, boğularak öldürülen karısı, sakisi, aşçısı, seyisi, hizmetçisi, habercisi, birkaç atı ve kendisine ait olan eşyalardan bir kısmı, altın kaplar gömülürdü Sonra mezarın üzerine büyük bir toprak tepe yapılır ve İskitler bu tepeleri yükseltmek için yarış ederlerdi” İşte mezar olan bu tepelerden Anadolu’da 2000 kadar mezar tepe-höyük olduğunu uzmanlar söylemekteler
    Çankırı’nın Ilgaz İlçesi Şeyh Yunus Köyünde bulunan bir türbeye, çocuğu olmayan/durmayan kişiler gelir ve adak adamak suretiyle, çocukları olur düşüncesi ile türbeye kurban keserler Yağmur yağması için kesilen kurban da çok eski Türk inançlarındandır
    Tarihsel olaylardan sonra Orta Asya’dan Kuzey Kutbu’na sürülen Nganasan’lar, (Türklerin bir ata kolu) eski kültlerini, Şamanizm inançlarını korumuşlar Nganasan’laf yılda iki defa gün ışığana kurban keserler Birincisi sonbaharda, düzenli gecelerin başlamasından önce; diğeri Ocak ayının sonlarında, dağ tepelerinde ilk gün ışıkları kendini gösterdiğinde kurban keserlerdi
    Nganasan’larda toprağın efendisine “Fannida” denilir B, ağzını açarak, ölümü bekleyen insanları gözleyen ve çayırlar altında yaşayan kötü ruhtur Ona siyah geyik kurban edilir Yer-su da acımasız bir tanrıdır ve ona boz veya al donlu at kurban edilirdi


    ÇOCUK KURBAN ETME ADETLERİ
    Çocuk kurban etmek de birçok toplumda görülen ”tüyler ürpertici” adetlerden biriydi
    Kartacalılar, site devletlerinin koruyucusu Tanrı Moloch’a kendi öz çocuklarını yakarak kurban ederlerken, Fenikeliler, salgın hastalıklar, kuraklık, savaş kaybetme gibi büyük felaketlerin yaşandığı günlerde ”en sevdikleri çocuklarından birini” tanrıları Baal’e kurban verirlerdi New South Wales’da bazı kabilelerde, her kadının ilk doğan çocuğu, bir dinsel törenin parçası olarak kabile tarafından yenirdi

    Eski Isparta’da da çocuklar doğduklarında topluluğun yaşlılarına götürülür, yaşayıp yaşamayacaklarına onlar karar verirdi Sağlıklı olanlar ana babalarına verilirken, sakat ve hastalıklı olanlar öldürülürdü İstenmeyen çocukların öldürülüp derelere atıldığı Ortaçağ’da her adımda bir çocuk ölüsüyle karşılaşmak olağandı