Simyacıların en çok kullandığı işlemler nelerdir?

'Sorun Cevaplayalım' forumunda By RiZeLi tarafından 4 Ekim 2011 tarihinde açılan konu


  1. Madenlerin çıkarılması, işlenmeye başlaması sonucunda değişik meslek türleri ve inanç oluşumları yeşermeye başlamıştır Bu oluşumların en önemlilerinden biri de “simyacı” adı altında tanımlanır Simyacı, simya işlemlerini gerçekleştiren kişidir de simya nedir? Değişik açıklama ve anlatımlar olmasına rağmen en kısa ve öz anlatımı “ Simya bir arılaştırma sanatıdır”, “ Maddeyi, doğanın gerçekleştirdiği işlemleri, zamanı kısaltarak, taklit yolu ile arı bir halde tekrar yaratmaktır”
    İlk simya işlemlerini gerçekleştirenler madenciler, dökümcüler, demirciler olmuştur Metallerin ateş aracılığı ile şekil değiştirmesi ve daha kullanılır hale gelmeleri, oluşuma eklenen mistik inançlar, insanları büyülemiştir İlk baştan beri ölümsüzlüğe duydukları özlem onları, çeşitli yönlerde yeniliklere doğru itmiştir Ölüm onlar için geriye, kaosa, ölümsüzlük olan geçmişteki o mükemmel “ilk yaşama” dönüştü
    Özetlemek gerekirse; İnsanlar gökteki o muazzam “Göksel güç” ile tekrar birleşmek için ölmeli ve ikinci kez doğmalıydı İkinci doğum erginlenme sayesinde olurdu Maddenin ilk biçimine yani tohum biçimine dönülür ve böylelikle ebedi “diriliş” sağlanırdı Simyacı yaptığı işlemler sırasında, doğadan daha hızlı çalışmak ve zamanı oluğu kadar kısaltmak için çaba sarf ediyordu

    Yaptıkları işin anlaşılması en zor yanı da, simyacının bol miktarda simge kullanmış olmasıdır Olayların akışı içinde yanlış anlaşılmasının bir nedeni de kullandığı bu tür simgeler olmuştur Kullanılan simgeler zaman içinde anlamlarını yitirdikleri gibi, yörelere göre de farklılıklar göstermiştir Simya olayını en az hata ile anlayabilmek için, her şeyden önce simyacıların kullanmış oldukları simge dil ve anlamlarını biraz irdelemek gerekmektedir

    Simge, bir düşüncenin ya da bir kavramın durumunu, niteliğini belirten bir amblem, bir tür işarettir Bu işaret canlı bir varlık olabildiği gibi cansız herhangi bir nesne de olabilir Önemli olan simgenin neyin yerine kullanıldığını kavramak veya bilmektir Simya dalında ise simgelerin anlamları oldukça karmaşıktır Çünkü bu dalda işin anlamı ve gereği nedeniyle birçok davranış, oluşum, gizli ve saklı olarak gerçekleştirilmeli, sırlar saklı kalmalıydı Ne de olsa simyacı madde ile uğraşsa da ruhlarla da ilgili bazı mistik eylemler gerçekleştirmekteydi İşin içine mistisizm girince, olayları ve kavramları ayırt etmek ya da anlamak, işin doğası gereği zorlaşmaktadır

    İlk zamanlarda simyacı sıradan metalleri, altın ve gümüş gibi soylu olanlara dönüştürme işlemi ile uğraşırken daha sonraları makro kozmos ile mikro kozmos arasındaki dengeyi bulmak, insanın kusursuz halde cennette yaşamasını sağlamak da araştırmaları arasına katıldı ve öncelik kazandı Mistik düşünceler ağırlık kazanınca da sır ve gizem ağırlığını arttırarak ön plana çıktı
     



  2. Simyacı da tıpkı demirci gibi madenle, ateşle uğraşıyor ve madeni, zamana hâkim olarak, en mükemmel olan altın haline getirmeye çalışıyordu Diğer madenlerle uğraşanlar gibi doğanın bitirmediği, yarım bıraktığı işi üstleniyor ve onu en mükemmele ulaştırmaya çabalıyordu Demirci gibi simyacı da ateşin efendisiydi İçinde ölümsüzlük ruhunu taşıyan ateşi kendi istekleri doğrultusunda istediği gibi kullanabiliyordu Ancak kullandığı başka maddeler de vardı Cıva, kükürt, zincifre, yeşim taşı, inci ve benzerleri sahip oldukları özellikleriyle simyacının elde etmek için peşinde koştuğu ve yapay altına sahip olmasını kolaylaştıracak olan nesnelerdi Aslında peşinde koştuğu en önemli beklentisi “Filozof taşı” ya ada “iksir” denen oluşumdur
    Simyacı temel olarak maden filizlerini kullanıyordu Bu filizler embriyon halinde oldukları için kullanılırken çok dikkatli olunmalı ve bu işi erginlenmiş olanlar yapmalıydı Asurbanipal kütüphanesinde bulunmuş olan bir belgeye göre, her şeyden önce ayın önceden tespit edinen şanslı günü beklenmeli, temiz olunmalı ve maden fırına konduğu zaman kurban kesilmeliydi Zaten simyacıların hepsi erginlenme törenlerini geçen ve çömezlik döneminde eğitimleri devam eden kişilerdi Esasında filozof taşına, her şeyden önce çömezin dönüşmesi gerekiyordu
    Aynı belgede, fırının nasıl ve ne ile yakılacağı işlemler tek tek açıklanarak yazılmıştır Belgenin bir yerinde “ kurban sunmalı, bir kap çam reçinesi koymalı, bira, kuruna dökmelisin” Diye yazılıdır Bir başka yerde ise ocakta yakılacak odunun “ab” ayında kesilmiş olması, odunun kabuklarının soyulmuş büyük kütükler halinde bulunması ve ocağa atılmadan önce deriye sarılması gerektiği detaylarıyla yazılmaktadır Bütün bu formüller ve davranış şekillerine harfi harfine uyulmalıydı Aksi takdirde işler yolunda gitmeyebilirdi Kullandıkları maddelerin ne derece tehlikeli olduğunu tam anlamıyla bilip bilmediklerini bilemeyiz Ama birçok istenmeyen kaza ile karşılaştıkları bir gerçek
    Evlenme ve üreme yolu ile gelişim biçimine, sıkı sıkıya bağlı olan bu tür toplumlarda, cinsellik büyük önem taşıyordu Bütün maden filizlerinin cıva ve kükürt birleşiminden oluştuğuna inanıyorlardı Bazı yerlerde cıvanın bulunmaması başka açıklamaların oluşmasına neden oldu Cıvaya eril ve kükürde de dişil cinsiyet yakıştırıldıktan sonra kanın akması için damar gerektiğini düşündüler Kan damarları olarak da simyacı kapları dediğimiz kapları kullanmaya başladılar
    Her şeyin sudan oluştuğunu düşündükleri için, madenlerin de su haline gelmesini sağlamaya çalışıyorlardı Bu sıvı hale dönüş erginlenmiş olanın ölümü olarak kabul ediliyordu Simyacı maddeyi “ prima materia” (ilksel madde) olarak görmek ister Ebediyete ulaşması için de ölüp, eriyip tekrar ana karnına girmesi gerekmekteydi Ebedi yaşamın olması için maden de ateş işkencesine tabi olmalı, acı çekmeli ve ölmelidir Ancak bu yollardan geçenler ölümsüzlüğe ulaşabilirlerdi Mitleri incelersek tanrıların da aynı yolla ölümsüz olduklarını gözlemleriz İnsanların bu tür yaklaşımlarda bulunmalarının nedeninin, tanrının çilesine, ölümüne ve tekrar dirilişine katılma düşüncesi olabilir
    Elimize geçen metinlerden, yapılan işlemlerin yanında simyacıdan erdemli, dürüst ve namuslu olması beklenirken, sabırlı olması ve yaptığı işle uyumlu olmasının istendiğini öğreniyoruz Simyacının çalışma alanına girmek de oldukça zor bir işti ve izne tabiydi Simyacı takip ettiği ritüellere sadık kalmalı ve hiçbir şekilde rahatsız edilmemeliydi En küçük bir sapma bütün işlemlerin bozulmasına neden olabilirdi Onlar çalışırken Tanrı’nın yardımını aldıklarına inanan kişilerdi Tanrı bu işi yapmaları için onları teşvik etmiyordu Yaptıkları sadece doğayı kusursuz hale getirme işiydi ve bu eylem için Tanrı onlara izin veriyordu
    Simyacı sadece doğadan daha hızlı altın üretmek istiyordu O yalnız doğadaki ritmi hızlandırmaya çalışmaktaydı Zamanın yerine geçme düşüncesi yoktu çünkü tanrının işine karışamazdı Simyacı zamanı hızlandırmaya çaba gösterse de zaman onu korkuturdu Yaptığı işlemler her zaman, zamanın hızlandırılması olayı ile sınırlıdır O bütün gücü ile ölümsüzlüğü, ebedi yaşamı ve cennete olan huzur ve mutluluğu elde etmeye çabalamaktaydı
    Doğada bulduğu altının büyülü erdemleri olduğunu bilir ama o, yapay altını üretmek ister Onun inanışında yapay altın esas altından çok daha üstündür Bu düşünce zamanla daha da artmış ve kendine olan güveni ile perçinleşmiş olabilir İnsanlar doğal olarak alıştıkları, tanıdıkları ve bildikleri ortamlarda yaşarken karşısına yepyeni bir durum çıktığı zaman o nesnede bir tür büyü, tılsım, kutsallık ya da bunun tam tersi, kötülük, şeytani bir güç aramaktaydı Belki de devamlı yeniliklerin peşinde koşması bu nedenleydi Büyük ihtimalle yeniye istediği anlamı yükleme yetisini elinde saklı tutmak istiyordu
    Vedalardan sonraki dönem metinlerinden altın için “Altın ölümsüzlüktür” dendiğini öğrenmekteyiz Ümitleri, simyacının maddeyi altına dönüştürdüğü zaman, ölümsüzlük iksirini bulmuş olacaklarıydı Bulamadılar ama hiç yılmadan aramaya devam ettiler Yaptıkları denemeler oldukça tehlikeliydi Devamlı cıva ve kükürt buharlaşmasına maruz kalıyorlardı Bu yetmiyormuş gibi zincifreyi ( cıva sülfür yapısında sülfür minerali ) de bol miktarda kullanıyorlardı Karanlık ve kapalı alanlarda çalışmaları da bütün bu olumsuzluklara eklenince onların, normal insan tiplerinden neden, daha farklı göründüklerini ve davrandıklarını daha kolay anlayabiliriz

    Büyük bir gizlilik ve karmaşa içinde gerçekleştirilen simya işlemlerinin yapılış biçimi hakkında fazla bir bilgimiz olmasa da günümüze kadar kalmış olan belgelerden bazılarını öğrenmek kanımca olayın hem mistik hem de işlem kısımlarının anlaşılmasına fayda sağlayacaktır
    Her şeyden önce filozof taşına ulaşmak içim, prima materia’dan başlarlar ancak hiçbir zaman elde etmek istedikleri sonuca ulaşamazlar Prima materia için kullanılan kelimeler o kadar çoktur ki hangisinin esas tanım olduğunu bilemeyiz İncelendiğinde ise filozof taşının bütün özelliklerini taşıdığını görürüz Belgelerde taşın akıl almaz zorluklar sonunda elde edildiği ama aynı zamanda da her yerde bulunduğu ve kolaylıkla elde edilebileceği belirtilmektedir Tarihi bir belgede ise taşın bütün insanlar için bildik olduğu, Tanrının yarattığı her yerde bulunduğu, herkesin taşı bildiği ama hor gördüğü yazılıdır Bakmasını bilen için bu taş ya da iksir her yerde bol olarak bulunur ama insanlar bunun bilincinde değillerdir
    Birçok simyacı filozof taşının elde edinilmesinin, tanrı’nın tam olarak bilinmesi anlamına geldiği düşüncesinde olduğunu biliyoruz Bir belgede de “ İlkbaharda taş büyük ve mucizevi sıcaklığıyla bitkilere can verir; bu taştan tohum kadarını suda eritip bir fındık kabuğuna dolduracak miktarda alıp bir asmanın dibine dökersen, mayıs ayında olgun üzüm çıkacaktır” Yazılıdır

    Babil hekimliği de simyanın büyülü tarafından yararlanmıştır Eskiden hastalıkların kötü davranışlardan olduğu, günah işlemek, yalan söylenmek gibi eylemlerden kaynaklandığına inanılırdı Bazı taşlar iyileştirici özelliklerinden bazıları da koruyucu olduklarına inanıldığı için insanlar üzerinde taşırlardı Burada ki amaçları belli bir ritmik enerjiyi yüklemekti Bir babil metninde “ Görkemli taşlar, bolluk ve sevinç getiren taşlar, tanrıların tenlerine yaraşır taşlar… Enlil’in başrahibi kral Azag’ın göğsünde bir süs gibi bu taşlar parlasın ve kötü ruh öylece uzaklaşsın yuvamızdan…” yazmaktadır
    Asya’ya doğru baktığımızda Çin’de simyacı, altını sadece ölümsüzlük iksirini yapmak için arar Onun için altının maddi değerinin hiç önemi yoktur Çin inancının iki temel kaynağı vardır Yang (eril) ve yin(dişil), bu kaynaklar her yerde ve her şeyde bulunur Yang içerenler erdem, kozmik ilkeler, altın, yeşim taşı gibi değerlerle yüklü iken yin madenlerin de içinde olduğu toprağı temsil etmektedir
    Altın ve yeşim taşı ve inci gibi nesneler her zaman ölümsüzlüğü temsil ettikleri gibi altın ve yeşimin büyüsel erdemlerini hiçbir zaman kaybetmediğine inanılırdı Yeşim sadece ölümsüzlüğe erişmek için kullanılmadı Kişilerin üstlerinde taşıdıkları yeşim taşları sayesinde toplumdaki konumları da belirlenmiş oluyordu İncinin ise ejderha ile ilişkisi vardır ve dişildir Yeşim karaları temsil ederken inci de denizleri temsil etmektedir İnci aynı zamanda yaşamı, üretkenliği temsil eder ve ikinci doğuşu, ardından gelen ölümsüzlüğü simgeler Aslında Çinliler her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğuna inandıkları için bedende bulunan organların mineraller ile bağlantısını da belirlemişler ve inanmışlardır
    Beş element su, altın ateş, tahta ve toprak onlar için evrensel bir gruptur Çinli bir yazar kalbin ateşi zincifre gibi kırmızı ve böbreklerin suyu kurşun gibi karadır diye yazmıştır Toplumsal yaşamlarında da beş sayısına sadık kalmışlardır Yazılarında beş erdemden, beş duyudan ve beş tattan bahsedilir Beş element kavramının Türk-Moğol etkisinde oluştuğunu belirten yazarlar da bulunmaktadır Aslında beş sayısı gökyüzünde belirledikleri gezegenlerden kaynaklanmaktaydı
    Dinin ağırlık kazandığı Çin simyasında zincifre ölümsüzlük aracıydı Zincifre ateşte bütün madenlerin ruhu sayılan cıvaya dönüşüyordu Bir metinde üç ölçü zincifre ile bir ölçü bal güneşte kurutulup hap yapılıyor ve bir yıl boyunca kullanıldığında beyaz saçlar eski rengine, dökülen dişler yerine geliyordu Çinli bir simyacı dışrak simya ve içrek simya diye bir ayırım da yapmıştır Dışrak denen simyada somut olan maddeler kullanılırdı Zincifre, kurşun, cıva türü nesneler ve içrek simyada da maddelerin ruhları işlenirdi Taoculuk bu şekilde gelişme göstermiştir Onlar için ruhun arınması ölümsüzlüğe ulaştırır Daha sonraları Zen düşünce sisteminde simyacının çektiği çile bir tür tefekkürcü davranışa dönüşmüştür
    Yapılan araştırmalar, Tantracılık ile simya arasında güçlü bir iletişim bağı olduğunu göstermektedir Tantra, Budacılık, Hinduizm ve Caynacılığın Bâtınî ( iç anlam önemlidir, dış anlamın önemi toktur ) olan metinlerinin ortak adı olup Sanskrit dilinde “ dokuma tezgâhı “ anlamına gelmektedir Tantracılar hiçbir zaman simyanın deney ve bilim yanına ilgi duymamış sadece mistik anlamda konuya bağlanmışlardır Onlar için önemli olan çile olayıdır Aslında Hindistan çilecilerinin ve yogilerinin peşinde koştukları “ ömrü uzatmaya yönelik çalışmalar” hangi ad altında anılırsa anılsın, Asya’da simya, deneyden uzaklaşmış ve mistik düşüncelere bağlı yaşam tarzını benimsemeye doğru yönlenmiştir
    Mistik düşüncenin arttığı yaptırımlarda dindarlık normal yaşamın hareketliliğini ortadan kaldırmak ve ruhu dinginleştirmek, ruhun özerkliğini kazanmasını sağlamaktır Onlar için cıva yaşam gücünü verendir ve altı defa sabitlenmesi sonucunda esas etkisi ile karşılaşılır Sabitlenme aslında özgürlük arayışı ve özgürlüğe kavuşmadır Belgeler dikkatlice incelendiğinde bütün bu çabaları ölümsüzlük ve ebedi gençliğe kavuşma arayışları olduğunu görmekteyiz

    Gizemci gelenek geliştikçe, Hellenistik dönemin Mısır’ında Gnostikler, İslam ülkelerinde Hermesciler ve Batıda hem Hermescilik hem de Kabalacılar olarak karşımıza çıkmaktadır Bütün bunlar tekniklerini geliştirerek zamanın yerini almaya çalışıp yarattıkları eserleriyle de doğanın görevini üslenme çabalarından başka bir şey değildir Arapların da simya alanında Avrupalılara büyük etkileri olmuştur
    Değişik akımların bir birini takip ederek doğması ve etkinlik kazanması, yeni görüşlerin doğmasına, yeni beklentilerin oluşmasına fırsat tanımıştır Doğu’ya nazaran geç de olsa Avrupa’da gelişen simya kısa zamanda büyük mesafeler almış ve Hıristiyan inancına hizmet etmiştir İsa’nın insanlık için kendini feda etmesi, çileli ölümü ve tekrar canlanması inancı simyacının doğa ile olan birlikte çalışma metotları ile birleştirilmiş, doğanın kurtuluşu, insanlığın kurtuluşu iç içe girmiştir M Eliade’den küçük bir paragrafla bitirelim:
    “ Sonuç olarak simyanın oldukça eski bir projenin son aşamasını tamamladığı söylenebilir Bu proje, ilk insanlar doğayı değiştirmeye çalıştığı an doğmuştu Simyanın dönüşüm kavramı, insanlığın, doğanın dönüşümü etkinliğine olan sonsuz inancının son ifadesiydi Simya söylencesi çok ender birkaç iyimser söylenceden biridir; aslında opus alchimicum ( simya eseri) doğayı yalnızca dönüştürmekle, mükemmelleştirmekle ya da yenilemekle kalmaz sağlığa ve sonsuz gençliğe, yani ölümsüzlüğe kavuşturarak insanın var oluşunun mükemmelleştirilmesini de sağlar”