Şiir Nazım Hikmet

'En Güzel Şiirler' forumunda Wish tarafından 30 Nisan 2010 tarihinde açılan konu


  1. Nazım Hikmet Ran Şiirleri
    Nazım Hikmet Şiirleri


    SALKIMSÖĞÜT

    Akıyordu su
    gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
    Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
    Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
    koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
    Birden
    bire kuş gibi
    vurulmuş gibi
    kanadından
    yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
    Bağırmadı,
    gidenleri geri çağırmadı,
    baktı yalnız dolu gözlerle
    uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

    Ah ne yazık!
    Ne yazık ki ona
    dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
    beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

    Nal sesleri sönüyor perde perde,
    atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

    Atlılar atlılar kızıl atlılar,
    atları rüzgâr kanatlılar!
    Atları rüzgâr kanat...
    Atları rüzgâr...
    Atları...
    At...

    Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

    Akar suyun sesi dindi.
    Gölgeler gölgelendi
    renkler silindi.
    Siyah örtüler indi
    mavi gözlerine,
    sarktı salkımsöğütler
    sarı saçlarının
    üzerine!

    Ağlama salkımsöğüt
    ağlama,
    Kara suyun aynasında el bağlama!
    el bağlama!
    ağlama!

    [​IMG]

    AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR



    Açlık ordusu yürüyor
    yürüyor ekmeğe doymak için
    ete doymak için
    kitaba doymak için
    hürriyete doymak için.

    Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin
    yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak
    yürüyor ayakları kan içinde.

    Açlık ordusu yürüyor
    adımları gök gürültüsü
    türküleri ateşten
    bayrağında umut
    umutların umudu bayrağında.

    Açlık ordusu yürüyor
    şehirleri omuzlarında taşıyıp
    daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri
    fabrika bacalarını
    paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak.

    Açlık ordusu yürüyor
    ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp
    ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta.

    Açlık ordusu yürüyor
    yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için
    hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor
    yürüyor ayakları kan içinde.

    [​IMG]

    ASYA-AFRİKA YAZARLARINA

    Kardeşlerim
    bakmayın sarı saçlı olduğuma
    ben Asyalıyım
    bakmayın mavi gözlü olduğuma
    ben Afrikalıyım
    ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda
    sizin ordakiler gibi tıpkı
    benim orda arslanın ağzındadır ekmek
    ejderler yatar başında çeşmelerin
    ve ölünür benim orda ellisine basılmadan
    sizin ordaki gibi tıpkı
    bakmayın sarı saçlı olduğuma
    ben Asyalıyım
    bakmayın mavi gözlü olduğuma
    ben Afrikalıyım
    okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin
    şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek
    şiirler bayraklaşabilir benim orda
    sizin ordaki gibi
    kardeşlerim
    sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
    toprağı sürebilmeli
    pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli
    dizlerine kadar
    bütün soruları sorabilmeli
    bütün ışıkları derebilmeli
    yol başlarında durabilmeli
    kilometre taşları gibi şiirlerimiz
    yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
    cengelde tamtamlara vurabilmeli
    ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan
    gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar
    malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
    büyük hürriyete şiirlerimiz
     



  2. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    Ben Senden Önce Ölmek İsterim

    Ben
    senden önce ölmek isterim.
    Gidenin arkasından gelen
    gideni bulacak mı zannediyorsun?
    Ben zannetmiyorum bunu.
    İyisi mi, beni yaktırırsın,
    odanda ocağın üstüne korsun
    içinde bir kavanozun.
    Kavanoz camdan olsun,
    şeffaf, beyaz camdan olsun
    ki içinde beni görebilesin...
    Fedakârlığımı anlıyorsun :
    vazgeçtim toprak olmaktan,
    vazgeçtim çiçek olmaktan
    senin yanında kalabilmek için.
    Ve toz oluyorum
    yaşıyorum yanında senin.
    Sonra, sen de ölünce
    kavanozuma gelirsin.
    Ve orda beraber yaşarız
    külümün içinde külün,
    ta ki bir savruk gelin
    yahut vefasız bir torun
    bizi ordan atana kadar...
    Ama biz
    o zamana kadar
    o kadar
    karışacağız
    ki birbirimize,
    atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
    yan yana düşecek.
    Toprağa beraber dalacağız.
    Ve bir gün yabani bir çiçek
    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
    sapında muhakkak
    iki çiçek açacak :
    biri sen
    biri de ben.
    Ben
    daha ölümü düşünmüyorum.
    Ben daha bir çocuk doğuracağım.
    Hayat taşıyor içimden.
    Kaynıyor kanım.
    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
    ama sen de beraber.
    Ama ölüm de korkutmuyor beni.
    Yalnız pek sevimsiz buluyorum
    bizim cenaze şeklini.
    Ben ölünceye kadar da
    bu düzelir herhalde.
    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
    İçimden bir şey :
    belki diyor.

    [​IMG]


    BENİM OĞLAN FOTOĞRAFLARDA BÜYÜYOR


    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,
    gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,
    iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış
    evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?
    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?
    Elâleme haset mi ediyoruz?
    Elâlemin babası İstanbulda hapiste,
    elâlemin oğlunu asmak istiyorlar
    yol ortasında
    güpegündüz.
    Bense burda rüzgâr gibi
    bir halk türküsü gibi hürüm,
    sen ordasın yavrum,
    ama asılamıyacak kadar küçüksün henüz.
    Elâlemin oğlu katil olmasın,
    elâlemin babası ölmesin,
    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,
    orda onlar aldı göze ipi.

    İnsanlar,
    iyi insanlar,
    seslenin dünyanın dört köşesinden
    dur deyin,
    cellât geçirmesin ipi.

    [​IMG]

    BEŞ SATIRLA

    Annelerin ninnilerinden
    spikerin okuduğu habere kadar,
    yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
    anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
    anlamak gideni ve gelmekte olanı.
     



  3. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    BEYAZIT MEYDANI'NDAKİ ÖLÜ


    Bir ölü yatıyor
    on dokuz yaşında bir delikanlı
    gündüzleri güneşte
    geceleri yıldızların altında
    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor
    ders kitabı bir elinde
    bir elinde başlamadan biten rüyası
    bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında
    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor
    vurdular
    kurşun yarası
    kızıl karanfil gibi açmış alnında
    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatacak
    toprağa şıp şıp damlayacak kanı
    silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip
    zaptedene kadar
    büyük meydanı.
    [​IMG]

    BİR ACAYİP DUYGU

    «Mürdüm eriği
    çiçek açmıştır.
    — ilkönce zerdali çiçek açar
    mürdüm en sonra —

    Sevgilim,
    çimenin üzerine
    diz üstü oturalım
    karşı-be-karşı.
    Hava lezzetli ve aydınlık
    — fakat iyice ısınmadı daha —
    çağlanın kabuğu
    yemyeşil tüylüdür
    henüz yumuşacık...
    Bahtiyarız
    yaşayabildiğimiz için.
    Herhalde çoktan öldürülmüştük
    sen Londra'da olsaydın
    ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...

    Sevgilim,
    ellerini koy dizlerine
    — bileklerin kalın ve beyaz —
    sol avucunu çevir :
    gün ışığı avucunun içindedir
    kayısı gibi...

    Dünkü hava akınında ölenlerin
    yüz kadarı beş yaşından aşağı,
    yirmi dördü emzikte...

    Sevgilim,
    nar tanesinin rengine bayılırım
    — nar tanesi, nur tanesi —
    kavunda ıtrı severim
    mayhoşluğu erikte ..........»

    .......... yağmurlu bir gün
    yemişlerden ve senden uzak
    — daha bir tek ağaç bahar açmadı
    kar yağması ihtimali bile var —
    Bursa cezaevinde
    acayip bir duyguya kapılarak
    ve kahredici bir öfke içinde
    inadıma yazıyorum bunları,
    kendime ve sevgili insanlarıma inat.

    [​IMG]

    BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
    Erkek kadına dedi ki:
    -Seni seviyorum,
    ama nasıl,
    avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
    parmaklarımı kanatarak
    kırasıya
    çıldırasıya...
    Erkek kadına dedi ki:
    -Seni seviyorum,
    ama nasıl,
    kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
    yüzde hudutsuz kere yüz...
    Kadın erkeğe dedi ki:
    -Baktım
    dudağımla, yüreğimle, kafamla;
    severek, korkarak, eğilerek,
    dudağına, yüreğine, kafana.
    Şimdi ne söylüyorsam
    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
    Ve ben artık
    biliyorum:
    Toprağın -
    yüzü güneşli bir ana gibi -
    en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
    Fakat neyleyim
    saçlarım dolanmış
    ölmekte olan parmaklarına
    başımı kurtarmam kabil
    değil!
    Sen
    yürümelisin,
    yeni doğan çocuğun
    gözlerine bakarak..
    Sen
    yürümelisin,
    beni bırakarak...
    Kadın sustu.
    SARILDILAR
    Bir kitap düştü yere...
    Kapandı bir pencere...
    AYRILDILAR...
     



  4. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    BİR GEMİCİ TÜRKÜSÜ


    Rüzgâr,
    yıldızlar
    ve su.
    Bir Afrika rüyasının uykusu
    düşmüş dalgalara.
    Işıltılı, kara
    bir yelken gibi ince
    direğinde geminin.
    Geçmekteyiz içinden
    bir sayısız
    bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

    Yıldızlar
    rüzgâr
    ve su.
    Başüstünde bir gemici korosu
    su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,
    yıldızlar gibi
    rüzgâr gibi
    su gibi bir türkü.
    Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!
    İnmedi bir gün bile gözlerimize
    bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»
    Bu türkü
    diyor ki,
    «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz
    ölümün önünde sigaramızı.»
    Bu türkü
    diyor ki,
    «Çizmişiz rotamızı
    dostların alkışlarıyla değil
    gıcırtısıyla düşmanın
    dişlerinin.»
    Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»
    Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük
    ışıklı geniş ve sınırsız bir limana
    dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»
    Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar
    rüzgâr
    ve su...»

    Başüstünde bir gemici korosu
    bir türkü söylüyor;
    yıldızlar gibi
    rüzgâr gibi,
    su gibi bir türkü..

    [​IMG]

    BİR HAZİN HÜRRİYET



    Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu, bir lokma bile tatmadan
    yoğurursun
    bütün nimetlerin hamurunu.
    Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı
    Karun etmek hürriyetiyle hürsün!

    Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
    işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
    değirmenleri,
    büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan
    hürriyetiyle hürsün!

    Başın ensenden kesik gibi düşük,
    kolların iki yanında upuzun,
    büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
    işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün!

    En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini, günün birinde, mesela,
    Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber,
    hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün!

    Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in, günün birinde, diyelim ki,
    Kore'ye gönderilebilirsin, büyük hürriyetinle bir çukura
    doldurulabilirsin, meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün!

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin,
    büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
    yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle
    hürsün

    Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok
    hürsün.

    Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

    [​IMG]


    BİR KIZ VARDI JAPONYADA

    Bir kız vardı Japonyada
    ufacık, tefecik bir kız,
    Bir bulut vardı dünyada
    işi: öldürmekti yalnız.

    Bu bulut bu kızcağızın
    öldürdü nineciğini,
    külünü göğe savurdu,
    sonra, yine apansızın
    gelip babasını vurdu,
    sonra da kızın kendisini.
    Ve doymadı ve doymadı
    yeni kurbanlar arıyor.
    Atom ölümüdür adı,
    karanlıkta bağırıyor.

    Büyük bir birlik kuralım,
    canavarı susturalım.
    Savaş cengine gidelim,
    canavarı yok edelim.
     



  5. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    BU VATANA NASIL KIYDILAR


    İnsan olan vatanını satar mı?
    Suyun içip ekmeğini yediniz.
    Dünyada vatandan aziz şey var mı?
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

    Onu didik didik didiklediler,
    saçlarından tutup sürüklediler.
    götürüp kâfire : «Buyur...» dediler.
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

    Eli kolu zincirlere vurulmuş,
    vatan çırılçıplak yere serilmiş.
    Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

    Günü gelir çarh düzüne çevrilir,
    günü gelir hesabınız görülür.
    Günü gelir sualiniz sorulur :
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

    [​IMG]

    BÜYÜK İNSANLIK



    Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
    tirende üçüncü mevki
    şosede yayan
    büyük insanlık.

    Büyük insanlık sekizinde işe gider
    yirmisinde evlenir
    kırkında ölür
    büyük insanlık.

    Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
    pirinç de öyle
    şeker de öyle
    kumaş da öyle
    kitap da öyle
    büyük insanlıktan başka herkese yeter.

    Büyük insanlığın toprağında gölge yok
    sokağında fener
    penceresinde cam
    ama umudu var büyük insanlığın
    umutsuz yaşanmıyor.

    [​IMG]

    CEVİZ AĞACI

    Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
    ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
    budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
    Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

    Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
    Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
    Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
    koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
    Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
    Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
    Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
    Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
    Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

    Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
    Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

    [​IMG]

    ÇOCUKLARIMIZA NASİHAT

    Hakkındır yaramazlık.
    Dik duvarlara tırman
    yüksek ağaçlara çık.
    Usta bir kaplan
    gibi kullansın elin
    yerde yıldırım gibi giden bisikletini..
    Ve din dersleri hocasının resmini yapan
    kurşunkaleminle yık
    Mızraklı İlmihalin
    yeşil sarıklı iskeletini..
    Sen kendi cennetini
    kara toprağın üstünde kur.
    Coğrafya kitabıyla sustur,
    seni «Hilkati Âdem»le aldatanı..
    Sen sade toprağı tanı
    toprağa inan.
    Ayırdetme öz anandan
    toprak ananı.
    Toprağı sev
    anan kadar...
     



  6. Cevap: Şiir Nazım Hikmet


    DAVET

    Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket, bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benziyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu dâvet bizim....

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...

    [​IMG]

    DOĞUM

    Anası bir oğlancık doğurdu bana;
    kaşsız, sarı bir oğlan,
    masmavi kundağında yatan
    bir nur topu, üç kilo ağırlığında.

    Benim oğlan
    dünyaya geldiği zaman,
    çocuklar doğdu Korede,
    sarı ay çiçeğine benziyorlardı.
    Makartır kesti onları,
    gittiler ana sütüne bile doymadan
    Benim oğlan
    dünyaya geldiği zaman,
    çocuklar doğdu Yunan zindanlarında,
    babaları kurşuna dizilmiş.
    Bu dünyada ilk görülecek şey diye
    demir parmaklığı gördüler.

    Benim oğlan
    dünyaya geldiği zaman
    çocuklar doğdu Anadoluda,
    mavi gözlü, kara gözlü, elâ gözlü bebeklerdi.
    Bitlendiler doğar doğmaz
    kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden.
    Benim oğlan
    benim yaşıma bastığı zaman,
    ben bu dünyada olmıyacağım,
    ama harikulâde bir beşik olacak dünya,
    siyah,
    beyaz,
    sarı
    bütün çocukları
    sallıyan
    mavi atlas döşekli bir beşik.

    [​IMG]

    DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA

    Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
    allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
    oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
    dünyayı çocuklara verelim
    kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
    hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
    bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
    çocuklar dünyayı alacak elimizden
    ölümsüz ağaçlar dikecekler
     



  7. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    GÖZLERİN



    Gözlerin gözlerin gözlerin,
    ister hapisaneme, ister hastaneme gel,
    gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte,
    şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte
    Antalya tarafında ekinler seher vakti.

    Gözlerin gözlerin gözlerin,
    kaç defa karşımda ağladılar
    çırılçıplak kaldı gözlerin
    altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak,
    fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar.

    Gözlerin gözlerin gözlerin,
    gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün
    sevinçli bahtiyar
    alabildiğine akıllı ve mükemmel
    dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın.

    Gözlerin gözlerin gözlerin,
    sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın
    ve yaz yağmurundan sonra yapraklar
    ve her mevsim ve her saat İstanbul.

    Gözlerin gözlerin gözlerin,
    gün gelecek gülüm, gün gelecek,
    kardeş insanlar birbirine
    senin gözlerinle bakacaklar gülüm,
    senin gözlerinle bakacaklar.

    [​IMG]

    GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

    Bu bir türkü:-
    toprak çanaklarda
    güneşi içenlerin türküsü!
    Bu bir örgü:-
    alev bir saç örgüsü!
    kıvranıyor;
    kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
    esmer alınlarında
    bakır ayakları çıplak kahramanların!
    Ben de gördüm o kahramanları,
    ben de sardım o örgüyü,
    ben de onlarla
    güneşe giden
    köprüden
    geçtim!
    Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
    Ben de söyledim o türküyü!

    Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
    altın yeleli aslanların ağzını
    yırtarak
    gerindik!
    Sıçradık;
    şimşekli rüzgâra bindik!.
    Kayalardan
    kayalarla kopan kartallar
    çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
    Alev bilekli süvariler kamçılıyor
    şaha kalkan atlarını!


    Akın var
    güneşe akın!
    Güneşi zaptedeceğiz
    güneşin zaptı yakın!


    Düşmesin bizimle yola:
    evinde ağlayanların
    göz yaşlarını
    boynunda ağır bir
    zincir
    gibi taşıyanlar!
    Bıraksın peşimizi
    kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

    İşte:
    şu güneşten
    düşen
    ateşte
    milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

    Sen de çıkar
    göğsünün kafesinden yüreğini;
    şu güneşten
    düşen
    ateşe fırlat;
    yüreğini yüreklerimizin yanına at!


    Akın var
    güneşe akın!
    Güneşi zaaptedeceğiz
    güneşin zaptı yakın!


    Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
    Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
    toprak kokuyor bakır sakallarımız!
    Neş'emiz sıcak!
    kan kadar sıcak,
    delikanlıların rüyalarında yanan
    o «an»
    kadar sıcak!
    Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
    ölülerimizin başlarına basarak
    yükseliyoruz
    güneşe doğru!

    Ölenler
    döğüşerek öldüler;
    güneşe gömüldüler.
    Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!


    Akın var
    güneşe akın!
    Güneşi zaaaptedeceğiz
    güneşin zaptı yakın!


    Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
    Kalın tuğla bacalar
    kıvranarak
    ötüyor!
    Haykırdı en önde giden,
    emreden!
    Bu ses!
    Bu sesin kuvveti,
    bu kuvvet
    yaralı aç kurtların gözlerine perde
    vuran,
    onları oldukları yerde
    durduran
    kuvvet!
    Emret ki ölelim
    emret!
    Güneşi içiyoruz sesinde!
    Coşuyoruz,
    coşuyor!..
    Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
    mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!


    Akın var
    güneşe akın!
    Güneşi zaaaaptedeceğiz
    güneşin zaptı yakın!



    Toprak bakır
    gök bakır.
    Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
    Hay-kır
    Haykıralım!

    [​IMG]

    HASRET

    Denize dönmek istiyorum!
    Mavi aynasında suların:
    boy verip görünmek istiyorum!
    Denize dönmek istiyorum!

    Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
    Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
    Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
    Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
    Ben sularda batan bir ışık gibi
    sularda sönmek istiyorum!
    Denize dönmek istiyorum!
    Denize dönmek istiyorum!
     



  8. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    JAPON BALIKÇISI

    Denizde bir bulutun öldürdüğü
    Japon balıkçısı genç bir adamdı.
    Dostlarından dinledim bu türküyü
    Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.

    Balık tuttuk yiyen ölür.
    Elimize değen ölür.
    Bu gemi bir kara tabut,
    lumbarından giren ölür.

    Balık tuttuk yiyen ölür,
    birden değil, ağır ağır,
    etleri çürür, dağılır.
    Balık tuttuk yiyen ölür.

    Elimize değen ölür.
    Tuzla, güneşle yıkanan
    bu vefalı, bu çalışkan
    elimize değen ölür.
    Birden değil, ağır ağır,
    etleri çürür, dağılır.
    Elimize değen ölür...

    Badem gözlüm, beni unut.
    Bu gemi bir kara tabut,
    lumbarından giren ölür.
    Üstümüzden geçti bulut.

    Badem gözlüm beni unut.
    Boynuma sarılma, gülüm,
    benden sana geçer ölüm.
    Badem gözlüm beni unut.

    Bu gemi bir kara tabut.
    Badem gözlüm beni unut.
    Çürük yumurtadan çürük,
    benden yapacağın çocuk.
    Bu gemi bir kara tabut.
    Bu deniz bir ölü deniz.
    İnsanlar ey, nerdesiniz?
    Nerdesiniz?

    [​IMG]

    KADINLARIMIZIN YÜZLERİ



    Meryem ana Tanrıyı doğurmadı
    Meryem ana Tanrının anası değil
    Meryem ana analardan bir ana
    Meryem ana bir oğlan doğurdu
    Âdemoğullarından bir oğlan
    Meryem ana bundan ötürü güzel bütün suretlerinde
    Meryem ananın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi
    yakın bize

    Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır
    acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan
    karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü.

    Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların
    göllerde ışıyan seher vakıtları gibi.

    Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların,
    görelim görmeyelim karşımızda dururlar
    gerçeğimize en yakın ve en uzak.

    [​IMG]

    KEMAL TAHİR'E MEKTUP


    «Malatya» diyorum,
    senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma.
    Bursa'da kaplıcalar
    Amasya'da elma
    Diyarbakır'da karpuz ve akrep.
    fakat senin oranın,
    Malatya'nın
    nesi meşhurdur,
    yemişlerinden ve böceklerinden hangisi,
    suyu mu, havası mı?
    Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok.
    Yalnız :
    bir oda,
    bir tek penceresi var :
    çok yüksek olan tavana yakın.
    Sen ordasın
    dar ve uzun bir kavanozda
    küçük bir balık gibi...
    Teşbihim hoşuna gitmeyebilir.
    Hele bu günlerde
    kendini kafeste arslana benzetiyorsundur.
    Haklısın Kemal Tahir,
    emin ol ben de öyle,
    muhakkak ki arslanız,
    şaka etmiyorum
    hattâ daha dehşetli bir şey :
    insanız...
    Hem de hangi tarihte, hangi sınıftan,
    malum...
    Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor,
    ikisi de bir,
    hele bu günlerde...
    — Bunu içerde rahat ve masun
    yatan bilir — ...

    Hele bu günlerde,
    Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek,
    sevgili kitapların ve domatesin lezzeti,
    tahtakurularına rağmen uyku
    — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa —
    ve Tahir'in oğlu Kemal
    hattâ mektup gelmesi senden
    ve hattâ ses duymak, dokunmak, görebilmek havanın ışığını,
    karıma olan aşkımdan başka
    nefsimin herhangi bir rahatlığını
    affedemiyorum...

    Fartı-hassasiyet?
    Değil.
    Döğüşememek,
    bir mavzer kurşunu kadar olsun
    bilfiil
    doğrudan doğruya...
    Ancak kavgada vurulan acı duymaz
    ve kavga edebilmek hürriyetidir
    en mühimi hürriyetlerin.
    İçerim yanıyor, Kemal,
    dışarım serin...

    Anlıyorsun ya,
    zaten ettiğim lâf
    bizim lâflarımızın herhangi biri :
    çok konuşulmuş,
    ve konuşulmakta olan...
    Şimdi kim bilir kaç yerde, kaç insan,
    dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acıyarak
    bu lâfları ediyor...

    Anlıyorsun ya,
    zarar yok,
    ben anlatacağım yine!...
    Elden hiçbir şey gelmediği zaman
    konuşup anlatmanın alçak tesellisi?

    Belki evet,
    belki hayır...
    Hayır öyle değil.
    Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak...
    Bu, düpedüz,
    başın önde, olduğun yerde dolanarak
    kükremek, böğürüp bağırmak, Kemal...
     



  9. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    KIZ ÇOCUĞU

    Kapıları çalan benim
    kapıları birer birer.
    Gözünüze görünemem
    göze görünmez ölüler.

    Hiroşima'da öleli
    oluyor bir on yıl kadar.
    Yedi yaşında bir kızım,
    büyümez ölü çocuklar.

    Saçlarım tutuştu önce,
    gözlerim yandı kavruldu.
    Bir avuç kül oluverdim,
    külüm havaya savruldu.

    Benim sizden kendim için
    hiçbir şey istediğim yok.
    Şeker bile yiyemez ki
    kâat gibi yanan çocuk.

    Çalıyorum kapınızı,
    teyze, amca, bir imza ver.
    Çocuklar öldürülmesin
    şeker de yiyebilsinler.

    [​IMG]

    MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN
    VE HANIMELLERİ


    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Kadının hayali minnacık bir evdi,
    bahçesinde ebruliii
    hanımeli
    açan bir ev.

    Bir dev gibi seviyordu dev.
    Ve elleri öyle büyük işler için
    hazırlanmıştı ki devin,
    yapamazdı yapısını,
    çalamazdı kapısını
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan evin.

    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Mini minnacıktı kadın.
    Rahata acıktı kadın
    yoruldu devin büyük yolunda.
    Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
    girdi zengin bir cücenin kolunda
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan eve.

    Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
    dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
    bahçesinde ebruliiiii
    hanımeli
    açan ev..

    [​IMG]


    MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI'NDAN


    Haydarpaşa garında
    1941 baharında
    saat on beş.
    Merdivenlerin üstünde güneş
    yorgunluk ve telâş
    Bir adam
    merdivenlerde duruyor
    bir şeyler düşünerek.
    Zayıf.
    Korkak.
    Burnu sivri ve uzun
    yanaklarının üstü çopur.
    Merdivenlerdeki adam
    -Galip Usta-
    tuhaf şeyler düşünmekle
    meşhurdur:
    "Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü
    5 yaşında.
    "Mektebe gitsem" diye düşündü
    10 yaşında.
    "Babamın bıçakçı dükkânından
    Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü
    11 yaşında.
    "Sarı iskarpinlerim olsa
    kızlar bana baksalar" diye düşündü
    15 yaşında.
    "Babam neden kapattı dükkânını?"
    Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına"
    diye düşündü
    16 yaşında.
    "Gündeliğim artar mı?" diye düşündü
    20 yaşında.
    "Babam ellisinde öldü,
    ben de böyle tez mi öleceğim?"
    diye düşündü
    21 yaşındayken.
    "İşsiz kalırsam" diye düşündü
    22 yaşında.
    "İşsiz kalırsam" diye düşündü
    23 yaşında.
    "İşsiz kalırsam" diye düşündü
    24 yaşında.
    Ve zaman zaman işsiz kalarak
    "İşsiz kalırsam" diye düşündü
    50 yaşına kadar.
    51 yaşında "İhtiyarladım" dedi,
    "babamdan bir yıl fazla yaşadım."
    Şimdi 52 yaşındadır.
    İşsizdir.
    Şimdi merdivenlerde durup
    kaptırmış kafasını
    düşüncelerin en tuhafına:
    "Kaç yaşında öleceğim?
    Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?"
    diye düşünüyor.
    Burnu sivri ve uzun.
    Yanaklarının üstü çopur.

    Denizde balık kokusuyla
    Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
    Haydarpaşa garında bahar
    Sepetler ve heybeler
    merdivenlerden inip
    merdivenlerden çıkıp
    merdivenlerde duruyorlar.
     



  10. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    MERHABA ÇOCUKLAR


    Nâzım, ne mutlu sana
    cân ü gönülden,
    ferah ve emin,
    «Merhaba,» diyebildin.

    Sene 940.
    Aylardan temmuz.
    Ayın ilk perşembesi günlerden.
    Saat : 9.

    Mektuplarınıza böyle mufassal tarih atın.
    Öyle bir dünyada yaşıyoruz
    ki en kalın kitaptan çok yazısı var :
    ayın, günün ve saatın.

    Merhaba, çocuklar.

    Bir geniş
    bir büyük «Merhaba» demek,
    sonra bitirmeden sözümü
    yüzünüze bakıp gülerek
    — kurnaz ve bahtiyar —
    kırpmak gözümü...

    Biz ne mükemmel dostlarız ki
    kelimesiz ve yazısız
    anlaşırız...

    Merhaba, çocuklar,
    merhaba cümleten...

    [​IMG]

    ÖLÜME DAİR

    Buyrun, oturun dostlar,
    hoş gelip sefalar getirdiniz.
    Biliyorum, ben uyurken
    hücreme pencereden girdiniz.
    Ne ince boyunlu ilâç şişesini
    ne kırmızı kutuyu devirdiniz.
    Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
    başucumda durup el ele verdiniz.
    Buyrun, oturun dostlar
    hoş gelip sefalar getirdiniz.

    Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor?
    Osman oğlu Hâşim.
    Ne tuhaf şey,
    hani siz ölmüştünüz kardeşim.
    İstanbul limanında
    kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,
    kömür küfesiyle beraber
    ambarın dibine...

    Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı
    ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız
    simsiyah başınızı.
    Kim bilir nasıl yanmıştır canınız...
    Ayakta durmayın, oturun,
    ben sizi ölmüş zannediyordum,
    hücreme pencereden girdiniz.
    Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
    hoş gelip sefalar getirdiniz...

    Yayalar-köylü Yakup,
    iki gözüm,
    merhaba.
    Siz de ölmediniz miydi?
    Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp
    çok sıcak bir yaz günü
    yapraksız kabristana gömülmediniz miydi?
    Demek ölmemişsiniz?

    Ya siz?
    Muharrir Ahmet Cemil?
    Gözümle gördüm
    tabutunuzun
    toprağa indiğini.

    Hem galiba
    tabut biraz kısaydı boyunuzdan.
    Onu bırakın Ahmet Cemil,
    vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan,
    o ilâç şişesidir
    rakı şişesi değil.
    Günde elli kuruşu tutabilmek için,
    yapyalnız
    dünyayı unutabilmek için
    ne kadar çok içerdiniz...
    Ben sizi ölmüş zannediyordum.
    Başucumda durup el ele verdiniz,
    buyrun, oturun dostlar,
    hoş gelip sefalar getirdiniz...

    Bir eski Acem şairi :
    «Ölüm âdildir» — diyor,—
    «aynı haşmetle vurur şahı fakiri.»

    Hâşim,
    neden şaşıyorsunuz?
    Hiç duymadınız mıydı kardeşim,
    herhangi bir şahın bir gemi ambarında
    bir kömür küfesiyle öldüğünü?...

    Bir eski Acem şairi :
    «Ölüm âdildir» — diyor.
    Yakup,
    ne güzel güldünüz, iki gözüm.
    Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir...
    Fakat bekleyin, bitsin sözüm.
    Bir eski Acem şairi :
    «Ölüm âdil...»
    Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.
    Boşuna hiddet ediyorsunuz.
    Biliyorum,
    ölümün âdil olması için
    hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...

    Bir eski Acem şairi...
    Dostlar beni bırakıp,
    dostlar, böyle hışımla
    nereye gidiyorsunuz?

    [​IMG]


    POSTACI

    İnsanın, dünyanın, yurdun haberini,
    ağacın, kuşun, kurdun haberini,
    seher vakitlerinde
    yahut
    gecenin ortasında
    taşıdım insanlara yüreğimin çantasında,
    şairlik ettim
    bir çeşit postacılık yani.
    Çocukken postacı olmak isterdim,
    şairlik filân yoluyla değil ama
    basbaya, sahici postacı.
    Renkli kalemlerle çizilirdi bin türlü resim
    hep aynı postacının, Nâzımın resmi,
    Jül Vernin romanlarıyla coğrafya kitaplarına.
    İşte, köpeklerin çektiği kızağı
    sürüyorum buzun üzerinde,
    Işıldıyor kuzey şafağı
    konserve kutularıyla posta
    paketlerinde.

    Bering boğazını geçiyorum.
    Yahut işte bozkırda gölgesinde ağır bulutların
    asker mektubu dağıtıp ayran içiyorum.
    Yahut da büyük şehrin uğultulu asfaltındayım,
    çantamda yazıları yalnız müjdelerin
    yalnız umutların.
    Yahut çölde, yıldızların altındayım.
    Bir küçük kız ateşler içinde hasta.
    Kapı çalınıyor gece yarısı:

    -posta!
    Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi.
    Babası yarın akşam dönüyor hapislikten.
    O karda kıyamette bendim bulan o evi,
    komşu kıza bendim telegrafı getiren.

    Çocukken postacı olmak isterdim.
    Oysaki, Türkiyemde postacılık zor sanattır.
    Telegraflarda envai türlü acı
    mektuplarda satır satır keder taşır
    o güzelim memlekette postacı.

    Çocukken postacı olmak isterdim.
    Muradıma, Macaristan'da erdim, ellisinde.
    Çantamda bahar,
    Çantamda Tuna'nın pırıltısıyla
    kuş cıvıltısıyla,
    taze çimen kokusuyla dolu mektuplar.
    Moskova'ya Budapeşte'den,
    çocukların çocuklara mektupları.

    Çantamda cennet...
    Bir zarfın üzeri:
    "Memet,
    Nâzım Hikmet'in oğlu,
    Türkiye"
    diye yazılı.
    Moskova'da mektupları birer birer
    kendim dağıtırım adreslerine.
    Yalnız Memedin mektubunu götüremem yerine.
    hattâ yollıyamam.

    Nâzım'ın oğlu,
    haramiler kesmiş yolu,
    mektubunu vermezler.
     



  11. Cevap: Şiir Nazım Hikmet

    ŞARKILARIMIZ

    Şarkılarımız
    varoşlarda sokaklara çıkmalıdır.
    Şarkılarımız
    evlerimizin önünde durmalı
    camlara vurmalı
    kapıların ellerini sıkmalıdır,
    sıkmalıdır
    acıtana kadar,
    kapılar
    bağlı kollarını açana kadar...

    Biz anlamayız
    tek ağzın türküsünü.
    Her matem gecesi
    her bayram günü,
    şarkılarımız
    bir gaz sandığını yere yıkarak
    sandığın üstüne çıkarak
    kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.
    Şarkılarımız
    çam ormanlarında rüzgar gibi bize kendini
    hep bir ağızdan okutmalıdır!!.

    Şarkılarımız
    ön safta en önde saldırmalıdır düşmana.
    Bizden önce boyanmalıdır
    şarkılarımızın yüzü kana..

    Şarkılarımız
    varoşlarda sokaklara çıkmalıdır!
    Şarkılarımız
    bir tek yüreğin
    perdeleri inik
    kapısı kilitli evinde oturamaz!.
    Şarkılarımız
    rüzgara çıkmalıdır...

    [​IMG]

    TAHİRLE ZÜHRE MESELESİ


    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
    bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
    yani yürekte.

    Meselâ bir barikatta dövüşerek
    meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
    meselâ denerken damarlarında bir serumu
    ölmek ayıp olur mu?

    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

    Seversin dünyayı doludizgin
    ama o bunun farkında değildir
    ayrılmak istemezsin dünyadan
    ama o senden ayrılacak
    yani sen elmayı seviyorsun diye
    elmanın da seni sevmesi şart mı?
    Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
    yahut hiç sevmeseydi
    Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

    [​IMG]

    VEDA


    Hoşça kalın
    dostlarım benim
    hoşça kalın!
    Sizi canımda
    canımın içinde,
    kavgamı kafamda götürüyorum.
    Hoşça kalın
    dostlarım benim
    hoşça kalın...
    Resimlerdeki kuşlar gibi
    dizilip üstüne kumsalın,
    mendil sallamayın bana.
    İstemez...
    Ben dostların gözünde kendimi
    boylu boyumca görüyorum...

    A dostlar
    a kavga dostu
    iş kardeşi
    a yoldaşlar a..!!.
    Tek hecesiz elveda..

    Geceler sürecek kapımın sürgüsünü,
    pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.
    Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım
    mapusane türküsünü.

    Yine görüşürüz
    dostlarım benim
    yine görüşürüz...
    Beraber güneşe güler,
    beraber dövüşürüz...

    A dostlar
    a kavga dostu
    iş kardeşi
    a yoldaşlar a..!!.
    ELVEDA..!!.......