Sen Paris çakalıysan, biz İstanbul kurduyuz

'Masallar ve Hikayeler' forumunda alemşah tarafından 25 Mart 2010 tarihinde açılan konu


  1. Sen Paris çakalıysan, biz İstanbul kurduyuz
    Uyanık olmak gerkli ama insan ister istemez tongaya düşe biliyor.insan dayanamıyor duygusal yaklaşıyorlar.
    Biliyorum suç, biliyorum o insanlara, hele de çocuklara yarardan çok zararı var ama n'apiim dayanamıyorum. Eğer üstümde para varsa dilenen birine birkaç kuruş vermezsem hem içim içimi eziyor, hem de tuhaf bir suçluluk duygusuna kapılıyorum. Bazılarının birçoğumuzdan daha zengin, evler katlar sahibi olduğu efsanelerini ben de duyuyorum elbette. Ama açım diyen bir insana da Kraliçe Marie Antoinette gibi Fransız kalamıyorum. "Ya doğruysa?" sorusu açlığın acı tadını bilen biri olarak kalbimi kemiriyor her seferinde.

    Bu safdilliğimden dolayı alay konusu olduğum da oluyor elbette. İlk kez bir dilenci tarafından "keklendiğimde" bundan 4-5 yıl önceydi. Taksim'den alışveriş yapmışım, elim-kolum dolu, Harbiye'deki evime gidiyorum. Hava buz gibi. Sıcak yuvama, sıcak soframa sığınmak için adımlarımı hızlandırmışım.

    BOYACI ÇOCUĞUN TEZGAHI

    Gezi Parkı'nın yanındaki kaldırımdan Elvan Abeylegesse gibi süratle seyrederken, kaldırımda renk renk boyalar ve ağlayan bir çocuk gördüm. Olsun olsun 9-10 yaşlarında bir oğlan çocuğu, kırılmış ayakkabı boyası tezgahının ve etrafa saçılmış boya kavanozlarına kapaklanmış, bir yandan kapkara küçük elleriyle boyaları toplayıp kırık kavanozlara doldurmaya çalışıyor, bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyor...
    Benim elimde eldiven, onun karaları çıplak... Benim sırtımda kalın gocuk, o kazakla... Ben sıcak evime gidiyorum, o sokakta... Ben kazık kadar adam, o daha küçücük bir çocuk... Sorunca öğreniyorum: Ondan daha büyük diğer ayakkabı boyacıları "burada çalışma" diyerek tezgahını da boyalarını da kırmışlar. Bütün sermayesini, tüm varlığını...

    Kendimi 80'lerin Kadir İnanır filmlerinde buldum birden. Bir boya tezgahı, birkaç kavanoz boya kaç paraya alınır bilmiyorum. Cebimdeki bütün parayı çıkardım, verdim çocuğa. Başını sevdim, boya ve kirle karışık gözyaşlarını sildim. "Üzülme bu parayla yine alırsın, yarın yepyenisi olur tezgahının" gibisinden abuk sabuk laflarla çocuğu teselli etmeye alışıyorum. Sanki tezgahını yeniden alsa herşey yoluna girecek, ertesi gün "normal", mutlu-mesut bir çocuğa dönüşecek...

    Cebimdeki bütün para gitmişti ama yine de hayatın acımasızlığına karşı elimden geleni yapmış olmanın iç rahatlığıyla evimin yolunu tutabildim. Bütün dünyayı ben düzeltecek değildim ya!

    MEĞER FENA KEKLENMİŞİM

    Evde ahaliye, karşılaştığım durumu ve yaptığım iyiliği anlattığımda bayağı bir dalga geçtiler benle. Ben ilk kez denk geliyormuşum ama bu, İstanbul'un en eski dilenme numaralarından biriymiş. Sonradan başka çok kişiden dinledim, "tezgahı kırılmış boyacı çocuk" hikayesini. Ama akıllandım. Artık "açım" diyen olduğunda cebimde neyim var neyim yok önüne dökmek yerine en yakın büfeden yiyecek birşeyler ısmarlıyorum.

    Boyacı çocukla maceramdan birkaç yıl sonra, geçen hafta Paris'teyim. Ellerim ceplerimde, ağzımda sigara serseri serseri Moliere'in başkentinin tadını çıkarıyorum. Paris'i ikiye bölen Sen Nehri üzerindeki köprülerden Pont Neuf'ten geçerken, köprünün korkuluklarının dibinde altın bir yüzük gördüm. Tam neymiş diye eğilip alacağım, ben elimi cebimden çıkarıp yüzüğü alana kadar bir başka el ok gibi fırladı yüzüğü kaptı. Üstü başı eski ama tertemiz, 25-30 yaşlarında bir hanımdı yüzüğü alan.
    Yüzük kadının elinde, bir an göz göze geldik.
    Fransızca "yoksa sizin mi bu Mösyö?" diye sordu. Hayır da diyemedim; evet'le (oui) hayır (non) arası boğuk bir ses çıkardım şeytana uyarak. Ulen Paris tatilini bir de altın yüzükle taçlandırsam fena mı olur şimdi yani...

    KALLAVİ BİR ALTIN YÜZÜK

    "Öyleyse buyrun yüzüğünüzü, kusura bakmayın" dedi kadın. Yüzük elinde bana uzatıyor... Nasıl da kallavi, kalın bir erkek yüzüğü! İster istemez gözüm kaydı, yüzüğün ayarı mayarı herşey yazılı, Fransızca bir isim de kazınmış içine...
    Kadın "sizin mi yüzük" diye üsteledikçe etraftan bakanlar olmaya başladı. "Hayır benim değil, sizde kalsın" dedim bu kez toplum baskısıyla. "Ama Mösyö ben Evanjelik'im, bunu kabul edemem" dedi kadın "Lütfen alın, onun yerine kilisemize birkaç kuruş yardım yapın". Fırsatın bu kadarını da tepmeyeyim diye aldım yüzüğü, bir elimde yüzük, bir elimde kadıncağıza birkaç Euro vermek üzere cüzdan...
    O sırada cüzdanın üzerinde bir çift göz daha hissettim. Kafamı kaldırdığımda 2-3 metre ilerdeki bir başka kadını gördü İstanbullu gözlerim ve hemen aydım nasıl bir katakulli içinde olduğuma. "Siz Evanjelikseniz, ben de Müslümanım. Ben de kabul edemem bu yüzüğü" diyerek yüzüğü kadının eline bıraktım, derhal oradan seyirttim.

    Oh ne ala be... Polise şikayet etsen kanuni olarak hiçbir suçu yok: "Memur Bey" diyecek, "köprüden geçiyordum, yerde bir yüzük buldum. Bu beyefendinin sandım, kendisine verdim. O da birkaç kuruş yardım yaptı. Nereden bileyim yüzüğün sahte olduğunu!"
    Sen Paris çakalıysan, biz de İstanbul kurduyuz kızım, hadiiii başka kapıya!

    ekolay
    Savaş Özbey
     



  2. Cevap: Sen Paris çakalıysan, biz İstanbul kurduyuz

    Hayatın tam içinden bir makale. :f40:
    Bir defasında kızılay meydanında dolaşırken benimde yanıma üstü başı darmadağın bir çocuk yaklaşmış ve ekmek parası istemişti. Bende bozukluk ne varsa vermiştim. Oradan 200 m filan uzaklaştıktan sonra bir baktım ki aynı çocuk ve yanında onun gibi daha birçoğu. Hepside ellerini açmış bana bakıyorlar. Sanki daha önce verdiğim milyonlardıda peşimi sürüp yine koparacaklardı. Kalabalık bir dilenen grup görünce irkilmiş hatta korkmuştumda. Birdaha senmisin dedim. Benden kuruş alamazsınız. Siz İstanbul kurduysanız biz de Ankara Cini olduk ;)