Selahattin Pınar'ın Hayatı, Aşkı ve Notaları

'Hakkında bilgi' forumunda Nalan tarafından 30 Mayıs 2013 tarihinde açılan konu


  1. SELAHATTİN PINAR VE AFİFE JALE
    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/pinar-2-90280.jpg]pinar-2-90280[/IMGALT]
    Selâhattin Pınar, 22 Ocak 1902 tarihinde Üsküdar, Altunizade de dünyaya geldi.
    Babası Sadık Bey aslen Denizli ilinin Çal kasabasındandır. Eski hukukçulardan olan Sadık Bey kadılık yapmış, Denizli milletvekili olmuş, İstanbul "Yüksek Ticaret ve İktisat Mektebi"nde "Medeni Hukuk müderrisliği" yapmıştı. Annesi İsmet Hanım Ud çalar, babası da musikiyi severdi. Türk Musikisi’ni daha çocukluğunda, aile çevresinde tanımıştı.
    Selâhattin Pınar ilköğrenimini Çal 'da tamamladı. Buradan sonra sırasıyla önce Saros adasına, sonra Edirne'ye tayin oldular. Ortaokulu burada okuduktan sonra 1918 yılında İstanbul'a geldiler. İtalyan Ticaret Okulu'nda okudu ise de yarıda bıraktı. Babası Sadık Bey, onun hukukçu olmasını istiyordu.
    Bir gün Denizli'den gelen eşraf için kurulmuş bir sofrada Sadık Bey'e oğlunu sordular; Selâhattin Pınar 'da sofradaydı. Sadık Bey, o yokmuş gibi "Selâhattin çalgıcı oldu" dedi.
    Selâhattin Pınar ayağa fırladı ve "Babacığım, rica ederim, ben çalgıcı değil, sanatkârım" diye itiraz etti. Sadık Bey, pek sevimsiz bir kelime ile yanıtladı bu çıkışı... Bunun üzerine Selâhattin Pınar, ceketini alıp sofrayı terk etti. Kapıdan çıkarken döndü ve şöyle dedi; "Babacığım, bir gün gelecek, benim adımla anılacaksınız." Sadık Bey, yanı başında bulunan gaz lambasını oğluna doğru fırlattı. Çıkan yangını güç bela söndürüldüler. Selâhattin Pınar o günden sonra bir daha baba evine dönmedi.
    Çok temiz giyinen, zarif, efendi, güzel ve esprili konuşan Selâhattin Pınar 6 Şubat 1960'da Todori'nin lokantasında, yanında söz yazarı Selim Aru olduğu halde, yemeğini yemek üzereyken yine bir kalp krizi sonucu öldü. 7 Şubat 1960 tarihinde kalabalık bir toplulukla Şişli Camii'nde kılınan namazdan sonra Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.
    Sanat Hayatı
    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-1-56519.jpg]selahattin-pinar-1-56519[/IMGALT]
    Musiki çalışmalarına on iki yaşında iken, Udî Sami Bey'den Ud dersleri alarak başladı. 1920 yılında kurulan, daha sonra "Üsküdar Musiki Cemiyeti" adını alacak olan "Darü'l-Feyz-i Musiki”nin kurucuları arasında bulundu. Burada Telgrafçı Ata Bey, Udî Sami Bey, Kadıköylü Fuat Bey gibi kimselerle ciddi çalışmalar yaptı.
    O zamanlar Üsküdar Musiki Cemiyeti 'nde Bestenigâr Ziya Bey, Mızıkalı Celâl Bey, Udî Sami Bey, Hanende Hüsamettin Bey, Kazım Uz ve Ali Rıfat Çağatay hoca olarak görev yapıyordu. Selâhattin Pınar bütün bu hocaların çeşitli yönlerinden yararlandı.
    1919 yılında Tanbur çalmayı öğrendi. 920 yılında bestekârlığa başladı. İlk eseri sözleri adliyeci Senihî’nin olan Kürdîlihicazkâr makamında/aksak usulünde bestelediği "Mülkün ne yaman şule-i ikbâli karardı" güfteli şarkısıdır. Eserlerinin çoğunu İskender Kutmanî yayınlamıştır. Bestelerinde Hacı Arif Bey ekolünü benimsediği görülür. Belki de bu yüzden Hacı Arif Bey'in mucidi olduğu Kürdîlihicazkâr makamını çok sevdiği söylenmektedir. Eserlerine söz seçmekte çok titiz bir sanatkârdı. Şarkılarının çoğunun sözlerini Mustafa Nafiz Irmak yazmıştır. 20. yüzyıl içinde yetişmiş bestekârlar arasında özel bir yeri olan Pınar, şarkı formunun geleneklerine bağlı olmakla beraber kendine özgü yeni bir yol izlemiş, yeni bir duyuş ve anlayışın etkisi altında güzel eserler bestelemiştir. Eserlerinde makamlarımızın seyir ve hareketi, usta bir modülasyon tekniği, ritim ve melodi uygunluğu dikkat çekicidir. Bu eserlerin çoğu o zamanın ve zamanımızın ses sanatkârları tarafından plâklara okunmuştur. Sanat hayatının büyük bir bölümünü İstanbul sahnelerinde geçiren sanatkâr geçimini bu yoldan temin etmiştir.


    Atatürk ile Anıları
    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-2-91988.jpg]selahattin-pinar-2-91988[/IMGALT]
    ATATÜRK, İstanbul'da bulunduğu zamanlar huzuruna çağırırdı. Pınar bir anısını şöyle anlatıyor. "Arkadaşlardan Nubar, Dolmabahçe'de Büyük Gazi'nin huzurunda çalıyor; Gazi de zevkle dinliyor ve Nubar'a soruyor:
    - Kendi eserleriniz de var mı?
    Nubar da okumuş. Gazi bunu da çok beğenmiş; bir şarkısını daha istemiş. Bunun üzerine Nubar:-Efendim, benim başka şarkım yok ama bir arkadaşımın yeni güzel bir şarkısı var. Müsaade buyurursanız onu okuyayım, diye benim,
    Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek
    Hasta gönlüm yine hicranını yalnız çekecek
    Bil ki ruhum seni çılgınca severken ölecek
    Yine sensin beni bir lâhza şifâyâb edecek diye okumuş. Nubar hakikaten güzel okurdu. Gazi'nin de pek hoşuna gitmiş.
    - Kimin bu ? Bu eserin sahibini öğrenmek isterim demiş. O da:
    - Arkadaşlardan tanburi Selâhattin... deyince, Gazi:
    - Bu kabiliyetli çocuğu tanısam..." demiş.
    - Ertesi akşam zaten tanıştığımız Kılıç Ali Bey telefonla beni davet etti. Otomobil gönderdiler, kalktım gittim. üyük Gazi'nin huzuruna ilk çıkışım; heyecan içindeyim. Dolmabahçe Sarayı'nın muazzam salonunda nasıl adım atacağımı bilmiyorum. Gazi karşıda oturuyordu.
    - Sizi yalnız dinleyelim... Dün gece Nubar Bey güzel bir eserinizi okudu. Bir de sizin ağzınızdan dinleyelim buyurdu.
    - Emredersiniz... diye okumağa hazırlandım ama, bir hatâ edeceğim diye ödüm kopuyordu. Tarif edilmez bir heyecan içindeydim. Hele bakışlarım gözlerine ilişince büyülenmiş gibi oluyor, titriyordum. Sazımı akort ettim ve tek başıma okudum. Çok mütehassıs oldu. " Bir daha okuyun " dedi. Bu iltifatın verdiği sevinçle kabıma sığmayacak hale geldim. O anda dünyalar benim oldu. Tekrar okudum, yine takdir etti, yalnız sazımı beğenmemiş. "Bu madeni sazı değiştirin... Bunda bizim ananevi tanburumuzun hassasiyeti yok", diye buyurdu. O günden sonra madenî saza veda ettim. İtiraf ederim ki, sanatımda beni en çok teşvik ve teşci eden büyük halaskâr Atatürk'ün paha biçilmez iltifatlarıdır. O vakit gençlik de vardı. O'nun küçük bir takdir ve teşviki insana yaratmak kudretleri, hayata ve sanata bambaşka gözle bakmak, emniyet ve cesaretle bağlanma aşkını verirdi. Ve o kadar yüksek bir sezişi vardı ki, tarif edemem.
    Florya Deniz Köşkü yeni yapılmıştı. Bir akşam oraya davet ettiler. Hafız Yaşar da orada idi.
    - Bir fasıl yapın dedi. Hüzzam faslı yaptık. O aralık yeni bestelediğim şu şarkı da vardı:
    Aşkınla sürünsem, yine aşkınla dirilsem
    Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem
    Bir gölge gibi ruhunun altında belirsem
    Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem
    Bunu Atatürk bilmiyordu. O gece saz heyetiyle hep beraber çaldık, söyledik. İlk defa dinledikleri bu şarkı dikkat nazarını çekmiş... Fakat zekâya bakın: "
    - Durun... dedi ve bana hitapla:
    - Bu şarkı sizin mi? diye sordu."
    - Evet efendim... dedim
    - Ben anladım zaten... Sen bunu yalnız oku" buyurdu. O kalabalık saz ve hanende içinde daha ilk duyuşta, benim olduğunu sezişi beni hayrette bıraktı. Bu görülmemiş müthiş bir seziş hassasıdır. Sonra son derece hassastı. Meselâ, bir gece yine "Gel gitme kadın" şarkısını okurken, "Karşında esirim bana düşman gibi bakma" yerine gelince, ağlayarak masayı terk edip uzaklaştığını görmüştüm."
     



  2. Cevap: Selahattin Pınar'ın Hayatı, Aşkı ve Notaları

    AFİFE JALE HAYATI
    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/afife-jale-1-39154.jpg]afife-jale-1-39154[/IMGALT]

    1902 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Afife Jale, Dr. Sait Paşa'nın torunudur. Tiyatro sevgisiyle 1918'de, Türk ve müslüman kadınlarının sahneye çıkmaları yasak olan bir dönemde Darülbedai'ye (Şehir Tiyatroları) alınmak üzere açılan sınava girer. Prof. Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi kitabında o dönemi "1920 yılında Darülbedayi, Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununu Kadıköy'deki Apollon Tiyatrosu'nda (şimdiki Reks Sineması) sahneye koyuyordu. Bu oyunda Emel adlı kızı oynayan Eliza Benemenciyan topluluktan ayrılıp yurt dışına gittiği için bu rolü yüklenecek bir bayan aranıyordu. bu rol için seçilen Afife, "Jale" takma ismiyle Kadıköy'de Apollon Tiyatrosu'nda sahneye çıkar. O tarihi geceyi, altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil'e anlatırken "Hayatımda mesut olduğum ilk gece..." diyordu.

    Bir İlk Kadın: Afife Jale
    Başkaldırı, başarı, aşk, mutluluk, mutsuzluk... Huysuz ve Tatlı Kadın şarkısı onun için yapıldı. 24 Temmuz 1941"de yaşama veda eden Afife Jale , tarihe; "sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını" olarak geçti. Ama onun kısacık yaşamı daha fazlasını içeriyor.
    Afife Jale , orta halli bir ailenin kızı olarak,1902 yılında İstanbul'un Kadıköy semtinde dünyaya geldi. Dr. Sait Paşa'nın torunudur. Çocukluk düşlerinde hep tiyatro vardı. İstanbul Kız Sanayi Mektebi'nde okuyordu. Ama onun aklı tiyatrodaydı.O yıllar Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu yıllardı. Bu yasağa rağmen 1918'de, Darülbedayi'ye (Şehir Tiyatroları) alınmak üzere açılan sınava bile girdi.
    10 Kasım 1918'de, Behire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife stajyer kadrosuna alındılar. Afife ve Refika hariç öteki kızlar daha fazla dayanamamış ve "nasılsa sahneye çıkamayacakları" gerekçesiyle tiyatroyu bırakmışlardı . Aynı yılın 18 Aralık günü, Refika tiyatronun süflör, Afife de "mülazım artistlik" (stajyer oyuncu) kadrolarına alınmışlardı. Afife ise bir yılı aşkın bir süre boyunca bütün provalara katıldı, kendini sahneye hazırladı. Ama bir türlü sahneye çıkamadı. Öte yandan Refika, sahne gerisinde görev alan ilk müslüman Türk kadını oldu.
    Prof. Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi kitabında, 1920 yılında Darülbedayi'de, Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununu, Kadıköy'deki Apollon Tiyatrosu'nda (şimdiki Reks Sineması) sahneye koyuyordu. Bu oyunda Emel adlı kızı oynayan Eliza Benemenciyan topluluktan ayrılıp Paris'e gittiği için, bu rolü yüklenecek bir kadın sanatçıya ihtiyaç vardı. Ve Afife Jale, bu rol için seçildi. İlk kez Emel rolüyle ve takma bir isimle sahneye çıktı. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere bir uyarıda bulundularsa da, genç sanatçı bir hafta sonra da "Tatlı Sır" oyununda yeniden sahneye çıktı. Sanatçı polis tarafından tutuklanmak istenince, Kınar Hanım tarafından arka bahçeye kaçırılarak polislerin elinden zor kurtuldu.
    "Mesut olduğum ilk gece" Afife Jale O tarihi geceyi, altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil'e anlatırken; "Hayatımda mesut olduğum ilk gece..." diye tanımlıyordu: "Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Ağlama sahnesinde, taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım... Alkış, alkış, alkış... Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin." dedi.
    Gerçekten de Afife Jale bir fedai gibi geçirir bundan sonraki yaşamını... Ve daha sonra Onu diğer kadınlar izledi. Tüm baskılara karşın bundan sonra Burhanettin Topluluğunda Seniye, Yeni Sahne'de Şaziye (Moral), Münir (Neyire Neyyir), Bedia (Muvahhit) Milli Sahne'de Huriye ve Hikmet, Ruhat gibi Müslüman Türk kadınları Afife'yi izlediler" diye anlatılır.
    İşsizlik Üçüncü piyesi olan Odalık'ta oynarken, polis yine tiyatroyu bastı. Afife bu kez de makine dairesinden kaçırıldı . Bu zaptiye baskınında, Afife arkadaşlarınca kaçırılmışsa da, daha sonra sokakta polisce yakalanarak karakola götürüldü . "Dinini, milliyetini unutan sen misin?" diye hırpalandı. Aile içinde, Babası Hidayet bey de, onun tiyatrocu olmasına karşıydı. kızını bu sevdadan vazgeçirmek için çok uğraştı. Başaramayınca sertleşti. Ona "Benim Afife diye bir kızım yok" diye gürledi. Zaten Afife artık sahnede, "Jale" adını kullanıyordu. Sanatı için baba evini terk etti. 1921'de dahiliye nezaretinin bir buyruğu ile belediye, 27 Şubat günü 204 sayılı bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu'na gönderdi. Bildiride, Müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazıyordu. Bu bildiri üzerine Afife'nin, Darülbedayi'deki ücretli görevine de son verildi.. Artık hayat onun için çok zorlaşmıştı. Güvencesiz ve parasızdı ama tiyatro onun için bir tutkuydu ve gözü başka bir şey görmüyordu.
    Hastalık Önüne gecilmeyen şiddetli başağrıları başlar. Tiyatrosuz kalması Afife'nin zaten zayıf olan sinirlerini alt üst etmiş, kaçışı haplarda ve uyuşturucularda bulmaya başlamıştı. Sonradan aşık olduğu Suriye'li bir eczacının , yaptığı iğneler de onda bir alışkanlık başlatmıştı. Eczacı morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlışlık yapar. Bunun sonucu Afife artık bir morfinmandır.
    Ortalık biraz durulunca, birkaç yıl sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu'da turneye çıkmış, yeni tiyatro topluluğu ile Kadıköy'de oynamış, daha sonra da Fikret Şadi'nin Milli Sahne'siyle çeşitli kentlerde temsiller vermişti. Zaten 1923'ten sonra Türk Kadınları Atatürk'ün emriyle sahneye çıkmaya başlamıştı.
    Gün geçtikçe bozulan sağlığı ve uyuşturucu alışkanlığı, tiyatroyu ister istemez bırakmasına neden oldu. Bu onu büsbütün çileden çıkardı.
     



  3. Cevap: Selahattin Pınar'ın Hayatı, Aşkı ve Notaları

    1928 yılında bir arkadaşıyla, Kuşdili çayırında Hafız Burhan'ın bir konserine gitmiş, orada sanatçıya tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar'la tanışmıştı. Kısa bir sürede Pınar, genç kadına deliler gibi aşık olur. 1929 yılında evlenirler ve Selahattin Pınar "Nereden Sevdim O Zalim Kadını", " Huysuz ve Tatlı Kadın " gibi birçok ölümsüz şarkısını onun için besteler.
    İkisi de, Gençliklerini acılar içinde harcamışlardı. Evlenince hayat boyu ıskaladıkları her şeyi, birlikte yapmaya çalıştılar. Evde saklambaç oynadılar. Bahçede enginar yetiştirip, yarıştılar. "Bir çocuk resmi" kıvamında şiirler yazdılar. Pınar çaldı; Afife dinledi. Ancak güzel günler uzun sürmedi. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordu ve tiyatronun boşluğunu uyuşturucularla dolduruyordu. Suriye'li Eczacı onu morfine alıştırmıştı bir defa, kurtulamıyordu.... Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife.. Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu. Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu .Ama Bir süre sonra, Pınar karısının morfin bağımlılığı ile başa çıkamamaya başladı. Tiyatrodan uzak kalmak, sahneye çıkamamak, Afife'yi mutsuz kılıyor, kurtuluşu yalnız "iğne"de buluyordu.
    Çırpındılar, bu gidişi geri çevirebilmek için... Olmadı ! Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi oldu. Bunun üzerine Afife; "Terk et beni" diye yalvardı ona. "Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim" dedi. Ve 1935 yılında boşandılar... Şimdi afife için en kötü yıllar başlıyordu. Bundan sonra Afife içine düştüğü girdaba büsbütün batarak, sefalet içinde sürünmeye başladı. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aşevlerinde karının doyururken, ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağlardı. Ayrılık acısını yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pınar ise hiç birlikte yatmadığı bu kadından kısa sürede ayrılır.
    Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı olan, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastanesi'nde geçirir, yaşamının son yıllarını... 24 Temmuz 1941 günü henüz 39 yaşındayken, bir deri bir kemik veda etti hayata.. Ölümü gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de, mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu...
    Tiyatronun ve devrinin bu büyük fedaisi, böylece sessiz sedasız yok olup gitti. O istediği hayatı yaşayabilmek için çok bedel ödedi. Büyük mutlulukları ve mutsuzlukları bir arada yaşadı . Ve elbette sanatta, kadınların tarihine geçti.
    Uzun yıllar onun adını bile anan olmadı. Lâkin son dönemlerde, önemli bir yere sahip oldu;yönetmenliğini "Şahin Kaygun'un üstlendiği, Müjde Ar ve Tarık Tarcan'ın baş rollerini paylaştığı, " AFİFE JALE " adlı sinema filmi ile, Afife Jalenin hayatı, beyaz perdeye taşınmıştır... Daha sonra, Haldun Dormen'in önerisi ile 1997 yılının mayıs ayından bu yana, her yıl Afife Jale adına, tiyatro ödülleri dağıtılmaktadır...
    Afife Jale Selahattin Pınar Aşkı
    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/afife-jale-2-30542.jpg]afife-jale-2-30542[/IMGALT]
    Hicaz makamındaki Selâhattin Pınar bestesindeki gibi "Bir Bahar Akşamı" rastlaştılar. İstanbul Kuşdili Çayırında. Hafız Burhan konserinde Selâhattin Pınar, üstadın arkasında tanbur çalıyordu. Afife Jale ise Darulbedai'de sahneye çıkarak "Tiyatrodaki ilk Müslüman kadın oyuncu" olarak tarihe geçmiş, ancak tiyatro zaptiye tarafından basılınca kapı önüne konulmuştu. İşsiz, sahnesiz ve kimsesizdi. Acısını yatıştırıcı haplarla dindirmeye çalışıyordu. İkisi de 25 yaşındaydı. Şarkıdaki gibi;
    Bir bahar akşamı rastladım size
    Sevinçli bir telaş içindeydiniz
    Derinden bakınca gözlerinize
    Neden başınızı öne eğdiniz
    İçimde uyanan eski bir arzu
    Dedi ki yılardır aradığım bu
    Şimdi soruyorum büküp boynumu
    Daha önceleri nerelerdeydiniz
    dediler ve evlenmeye karar verdiler. Selâhattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife.. Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu. Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu. Bunun üzerine Afife, "Terk et beni" diye yalvardı ona. "Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim" dedi. Pınar, 6 ay sonra Afife Jale'yi terk etti. Şimdi ikisi için de en kötü yıllar başlıyordu.
    Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı Balıklı Rum Hastanesi'nde vefat etti. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu. Selâhattin Pınar, Afife'nin ölümünün ardından paraladı kendini... Nice, hicran dolu besteye imza attı. Son katıldığı radyo programında "Hatıralar" şarkısını seslendirdi;
    Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar
    Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar
    Yeriniz ne, yurdunuz ne, benden böyle korkunuz ne
    Duyuyorum sesinizi bazen derin bir uykudan
    Dinliyorum uzakları kalkıp derin bir uykudan
    Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar
    Bu ömür tükenecek yolunuza hatıralar
    Bir süre sonra müdavimi olduğu Todori meyhanesine gitti, doktorların yasak ettiği ne varsa hepsini ısmarlayıp sofrayı donattı. Rakısını yudumlarken, son nefesini verdi. "Her yıl ölüm yıldönümümde mezarıma bir büyük rakı dökün" diye vasiyet etti. Son yolculuğuna mezarlıkta kendi bestesi çalınarak uğurlandı;
    Söndü yadımda akisler gibi aşkın seheri...
    Duruyor gözlerinin, kalbimin üstünde yeri
    Kupkuru yollarda ümitsiz yaşadım bîkesim
    Bülbülün duymadı zarını, gül bahçeleri
     



  4. Cevap: Selahattin Pınar'ın Hayatı, Aşkı ve Notaları

    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-1-78716.jpg]selahattin-pinar-eserleri-1-78716[/IMGALT]

    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-2-5991.jpg]selahattin-pinar-eserleri-2-5991[/IMGALT]

    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-3-23790.jpg]selahattin-pinar-eserleri-3-23790[/IMGALT]

    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-4-6830.jpg]selahattin-pinar-eserleri-4-6830[/IMGALT]

    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-5-57433.jpg]selahattin-pinar-eserleri-5-57433[/IMGALT]
     



  5. Cevap: Selahattin Pınar'ın Hayatı, Aşkı ve Notaları

    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-6-52462.jpg]selahattin-pinar-eserleri-6-52462[/IMGALT]
    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-7-9875.jpg]selahattin-pinar-eserleri-7-9875[/IMGALT]
    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-8-16918.jpg]selahattin-pinar-eserleri-8-16918[/IMGALT]
    [IMGALT=http://resim.forumdas.net/upl/uploads/selahattin-pinar-eserleri-9-64601.jpg]selahattin-pinar-eserleri-9-64601[/IMGALT]
    http://resim.forumdas.net/upl/index.php