Said Paşa İmamı - Mehmet Akif Ersoy

'En Güzel Şiirler' forumunda ZeuS tarafından 28 Aralık 2011 tarihinde açılan konu


  1. Said Paşa İmamı Şiiri,
    Mehmet Akif Ersoy Said Paşa İmamı

    Coşar âvîzeler artık, köpürür kandiller;

    Bu ışık çağlayanından bütün âfâk inler!

    Yalının cebhesi, Ülker gibi, baştan başa nûr;

    Nîm açık pencereler reng ü ziyâdan mahmûr.

    Al, yeşil, mâvi fenerlerle donanmış kıyılar;

    Serv-i sîmînler atılmış suya, titrer par par.

    Dalgalardan seken üç çifte kayıklar sökerek,

    Süzülür sâhile, şâhin gibi, yüzlerce kürek.

    Bir taraftan bu akın yükseledursun karaya;

    Bir taraftan dökülür öndeki saflar saraya.

    Rıhtımın taşları, zümrüt gibi, Îran halısı:

    Suda bitmiş çemen, üstünde de Sultan Yalısı!

    Renk renk açmış o başlar, biriken mahşere bak:

    Fes, arâkiyye, sarık, yazma, bürümcük, yaşmak,

    Taylasan, takke, nazarlıklı hotoz, âbânî,

    Mâvi boncuk, oyanın türlüsü, dal dal yemeni.

    Ama birçokları da´vetli değilmiş, kime ne?

    Bu açılmaz kapılar, şimdi, açık her gelene.

    Avlu, dış bahçe, harem bahçesi, taşlık, yer yer,

    Medd ü cezrin ebedî sâhası: Boy boy siniler,

    Ki donandıkça o başlarla, hemen, çepçevre,

    Tablalar, ay dede çıkmış gibi, başlar devre!

    Yayılır baygın, ılık bir buğu, bir tatlı duman:

    Çözülür büsbütün âvâre sinirler o zaman.

    Kafalar tütsüyü aldıkça döner mest-i hayât;

    İki el bir baş için, kim kime artık? Heyhât!

    Orta katlar, sofalar, belli ki da´vetlilere:

    Sofralar tahtanın üstünde değil bir kerre;

    Bir de, oldukça merâsimle mükellef huzzâr;

    Sonra, kalkıp oturanlar bütün ashâb-ı vakâr.

    Yatsı bir hayli geçer, çifte ezanlar verilir;

    Yazma seccâdeler artık yere, boy boy, serilir.

    Doğrulur Kıble´ye herkes, kılınır şimdi namaz;

    Derken “âmin!” çekilip arz edilir Hakk´a niyaz

    -Başlayın mevlide!

    -Lâkin, hani? Mevlid-han yok!

    -Sordurun!

    -Hiç de gören bir kişi, bir tek can yok!

    -Üsküdar´dan gelecek sözde, olur şey mi ki bu?

    Bâri söz verme.

    Adam sen de, bırak meczûbu!

    -Bence aynıyle kerâmet delinin gelmediği:

    Şu ilâhîcilerin hepsi okur ondan iyi.

    -Bilemem.

    -Dinlediniz şimdi.

    -Evet, çok yüksek.

    Ama hazretle kıyâs etmeye gelmez.

    -Ne demek?

    -O anaç bülbüle eş beslemez artık yuvalar.

    -Pek uçurdun, a beyim!

    -Yolş ben uçurmam, o uçar:

    Sâde bir gelse. Fakat gelmedi, bilmem ki neden?

    -Beklemek nâfile, hâlâ ne gelen var, ne giden!

    -Harem ağasında haber.

    Anlıyabilsek ne diyor?

    -Okuyun, beklemeyin emrini tebliğ ediyor.

    Gâlibâ Vâlide Sultan gazab etmiş hocaya.

    -Gazab ettiyse, çanak tuttu herif, doğrusu ya.

    Bir saray halkını – sultanla berâber – hiçe say;

    Bunca da´vetliyi, da´vetsizi beklet bir alay;

    “Oyun ettim size; hey sersem adamlar!” diye, gül!

    Çekilir nağme değil. Neymiş, anaçmış bülbül!

    -Kim bilir, özrü mü var?

    -Dinleyemem varsa bile!

    Başlanır Mevlid´e mu´tâd olan âdâbıyle;

    Önce tevhîd okunur, gaşy ile dinler herkes.

    O, güzel, sonra müessir, sekiz on parlak ses,

    Kimi yerlerde ilâhî, kimi yerlerde durak;

    Kimi yerlerde cemâ´atle beraber coşarak;

    Kalan üç bahri terennümle, çekerken “âmîn!”

    Ta uzaklardan çakar zulmet içinden bir enîn.

    Gecenin kalbi durur; ürperir inler, cinler;

    Açılan pencereler, göz kulak olmuş, dinler.

    O enîn karşıki sâhilden açılmaz mı biraz,

    Sûr-i mahşer gibi sesler çıkanr, şimdi, Boğaz!

    Tutuşur, cebhe-i Sînâ´ya döner, sîne-i cev:

    Sanki yüzlerce yanık ney savurur, yer yer, alev!

    Kayalardan, kıyılardan bir ateştir çağlar:

    Lâhn-i Dâvûd ile inler yine gûyâ dağlar!

    Âh o kudsî nefes eşbâha ederken sereyan,

    -Karalar vecd ile pür-cûş, sular pür-galeyan -

    Dem çekip, dem tutarak etmeye başlar feryâd,

    Boğaz´ın her tarafından bir İlâhî inşâd:

    “Sultân-ı Rusül, Şâh-ı Mümecced´sin, efendim!

    Bîçârelere devlet-i sermedsin, efendim!

    Menşûr-ı ?Le amrük?le müeyyedsin efendim!

    Dîvân-ı İlâhîde ser-âmedsin, efendim!

    Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed´sin, efendim!

    Hak´tan bize Sultân-ı Müebbed´sin, efendim!

    Kesilir, gitgide, tedrîc ile sesler artık,

    Aktarır sâhile mevlidciyi bir köhne kayık.

    Koşarak doğruca mâbeyne alır karşı çıkan;

    “Nerde kaldın, hoca der, Vâlide Sultan o zaman,

    Sen de kalleşlik edersen, bize eyvahlar ola!”

    -Henüz akşamdı ki, gelsem diye, düştüm de yola,

    Yürüdüm haylice. Derken – hele sen kısmete bak! -

    Öteden karşıma bir yaşlıca hâtun çıkarak,

    “Azıcık dursana, oğlum!” dedi. Durdum, nâçar.

    -Göğsün imanlıya benzer, sana bir hizmet var,

    Ama reddetme ki, zâten beni mahvetmiş ölüm;

    Bir perîşan anayım, dağ gibi evlâd gömdüm!

    Kızımın cânı için, bâri bu kırkıncı gece,

    Şöyle bir mevlid okutsam, diyoıum, kendimce.

    Nasıl etsem? Okuyan çok ya, benim yufka elim.

    Hocasın, elbet okursun; hadi oğlum, gidelim.

    Ne olur bir yorulursan, hadi, bekletmek günah!

    Sen benim yavrumu şâd et ki, rızâen li´llâh!

    İki dünyâda azîz eylesin Allah da seni.

    Hâtunun sözleri dîvâneye döndürdü beni;

    Ne saray kaldı hayâlimde, ne sultan, ne filân;

    “Çile dolsun, yürü öyleyse, dedim, oldu olan!”

    Size yüzlerce adam mevlid okur benden iyi,

    Ama bîçâre kızın, bağrı yanık anneciği,

    Yoklasın merdini, nâ-merdini, insan diyerek

    Eli yüzlerce heyûlâya değip boş dönecek!

    Fukarânın seneler, belki, siler göz yaşını;

    Hangi taş pekse, hemen vurmaya baksın başını,

    Elin evlâdına yanmaz parasız bir kimse!

    Çaresizdim sizi bekletmede, beklettimse.

    -Hoca! der Vâlide Sultan, beni ağlatma, yeter!

    Yeniden mevlid okursun bize, da´vâ da biter.