Resistance 2

'Oyun Bölümü' forumunda cCasT tarafından 4 Temmuz 2010 tarihinde açılan konu


  1. PlayStation 3 sahiplerinin “Hani bana, hani bana?” diye ağlamaklı olduğu bir dönemde Resistance 2 imdada yetişti; ama ne yetişti! Sony bu sefer beklentilerin ötesinde bir çaba göstererek 2008 sona ermeden “Yılın FPS Oyunu” unvanını kazanma umuduyla Resistance 2’yi oyuncularla buluşturmayı başardı. Microsoft’un konsol piyasasına ağırlığını koymaya başlamasından bu yana Sony kendi konsoluna has kaliteli yapımlar konusunda biraz pasif kaldı. Neyse ki sonunda PlayStation 3 sahiplerini de ödüllendirecek destansı bir yapım geldi.

    İlk oyun Resistance: Fall of Man, PS3 için hem çıkış oyunu, hem de can simidi görevini layıkıyla yerine getirdikten iki yıl sonra, Resistance 2 ile oyuncular bu sefer daha büyük bir aksiyon girdabına sürükleniyor. Resistance 2 sizi ilk on dakikadan itibaren öyle bir sarıp sarmalıyor ki, neye uğradığınızı anlamadan bir de bakmışsınız üç saat geçmiş. Devasa alanlarda gökdelen boyundaki robotlara bakmak için kafayı havaya kaldırırken bir düzine yaratığın hışmına uğruyorsunuz. Suratınızda patlayan bombanın etkisinden kurtulmak için sağa sola koşuşturup saklanacak bir delik ararken birden yukarıdan yüzlerce mermi üzerinize yağmaya başlıyor ve eğlence doruklara ulaşıyor. Resistance 2, ilk oyundan daha heyecanlı, daha hareketli ve daha keyifli bir oyun. Duke Nukem’dan veya Quake 3’ten sonra ilk defa o tadı verebilecek bir FPS ile karşılaşıyorum, bunca yıl sonra. Tamam, 2. Dünya savaşını konu alan FPS oyunlarını farklı kategorize edip ayrı tutalım, ama uzaylı ve uzaylı istilası konulu FPS’lerin hiçbirisi Resistance 2’nin sunduğu heyecanı, atmosferi ve keyifli oyun deneyimini sunmayı başaramıyor, hatta ilk oyun bile. Çünkü bu sefer yapımcılar bizi oyunun ilk dakikalarından itibaren alıp aksiyonun içine çekiyor ve oyunun son anına kadar bizi hiç bırakmıyor. İşte bu yüzden Resistance 2 gibi oyunlara “konsol sattıran” yapımlar deniliyor.
    Biz de ilk oyunu devasa sanıyorduk!

    Resistance 2, yine alternatif geçmişte uzaylıların istilasını sağlam görseller eşliğinde, ama maalesef zayıf bir hikaye kurgusu ile ele alıyor. Uzaylı - insan melezi “Chimera” adındaki yaratıklar bu sefer Kuzey Amerika’yı istila ederken imdadımıza yine Nathan Hale adındaki asker yetişiyor. Hatırlarsanız ilk oyunda 1951 yılında uzaylılar Avrupa’yı istila etmişti ve Amerika’dan gelen özel birimdeki Nathan dışında kurtulan olmamıştı. İşte Resistance 2’nin konusu Nathan’ın bulunup tekrar Amerika’ya getirilmesi ile başlıyor. Ama dünyayı hastalıklı Chimera’ların yaşadığı bir çöplük haline getirmeyi amaç edinen uzaylılar, Amerika’yı da istilaya geliyorlar. Resistance 2, zaman olarak 1953 yılında geçiyor, yani ilk oyundan iki yıl sonrasını konu alıyor. Avrupa’da hayatta kalmaya çalışırken bedenine virüs bulaşan Nathan’e tedavi uygulanıyor, ama zamanla bu tedavinin tam olarak etkili olmadığı ortaya çıkıyor. Nathan bir yandan Amerika’yı uzaylı istilasından kurtarmaya çalışırken, bir yandan da bedenini virüs istilasından korumakla cebelleşiyor. Baştan sona kadar oyunun tek kişilik campaign modunu bitirdiğimizde bile hikayede bir takım boşlukların olduğunu ve oyun sonunda bile bazı soruların cevapsız kaldığını görüyoruz. Bazı parçaların yerine oturmasını sağlamak için co-op multiplayer modunda Nathan dışında bir karakter seçip, grup arkadaşlarınızla birlikte hikayeyi bir de başka açıdan takip etmeniz mümkün. Yine de oyunu itmeye yetecek derinlikte bir hikayeden söz edemeyiz. Sonuçta Doom 3’ün hikayesini hatırlayan var mı?

    Bana “Görüşemeyiz” deme

    Sony’ye sadakatiyle dikkat çeken firma Insomniac, FPS türü olarak Resistance’tan evvel pek deneyimli olmasa da bu işi gerçekten iyi beceriyor. Resistance 2, biraz nostaljik tarzda, lineer yani “takoz” ilerleyen bir FPS deneyimi sunsa da, devamlı taze mekanlar ve soluksuz atraksiyon sayesinde oyuncu bunun farkına bile varmıyor. Oyun sizi öyle bir sürüklüyor ki, San Francisco’daki gökyüzünü kaplayan uzay gemilerini gördüğünüz zaman, orada öyle kalakalıp hayranlıkla izliyorsunuz. Resistance 2’nin en can alıcı, en etkileyici yeri kuşkusuz Golden Gate köprüsünün başına çullanmış sayısız uzay gemisi ile karşılaştığınız andır. O anda kendinizi “ndependence Day filmindeki koca koca, uzay gemilerini görüp de afallayan vatandaşların yerine koyabiliyorsunuz. Hareketli arka dünya öylesine gerçekçi ve sanatsal bir tablo ortaya çiziyor ki insanın tasarım demeye dili varmıyor. Insomniac firması oyuncuları nereden vuracağını çok iyi biliyor. Bu destansı San Francisco’yu istila sahnesi şu an itibariyle tüm oyuncuların beynine kazınmış ve oyun literatüründeki yerini almış vaziyette. Resistance 2, bu özelliği ile tıpkı Duke Nukem oyunu gibi efsaneleşerek kolay kolay unutulmayacaktır. En son ne zaman bir oyunda durup da “Vay be! Adamlar yapmış” dediniz ki? Böyle devasa ve etkileyici atmosfer tasarlayıp da aksiyon dozajını ilk oyuna göre artırmasalar ayıp olurdu zaten. Bu nedenle oyun mekaniğinde ilk oyuna oranla belirgin iyileşmelere gidilmiş. Bu sefer galeyana gelip bir sonraki yere ilerlemek için acele ettiğinizde önünüz farklı sürprizlerle kesilecek. Tamam, Resistance’ın ilk oyunu diğer FPS’lere göre biraz ağır kalıyordu, koştuğunuz zaman bile yavaş ilerliyordunuz. Resistance 2 için fizik motoru değiştirilmediği için bariz bir hızlanma fark etmeyebilirsiniz. Lakin bu sefer Nathan biraz daha akıcı hareket ediyor ve kontroller çok hızlı tepki veriyor. Yürürken yavaş ilerliyormuş gibi görünmenize karşın, Chimera’ların hızları arttığı için savaşlar daha hızlı cereyan ediyor. Koşma moduna geçiş efekti ise biraz sert olmuş ve göze batıcı görünüyor. Bunun dışında ikinci oyunla birlikte tek kişilik modda sağlık mekaniği değiştirilmiş. İlk oyundaki dört aşamalı sağlık barı tamamen kaldırılmış ve artık sağlık paketi toplamamıza gerek kalmamış. Onun yerine yaralanıp kalp atışlarınız hızlandığı zamanlarda ekran kızarmaya başlıyor. Size de iyileşmek için tabanları yağlayıp toz olmak düşüyor. Heyecan unsurunu artıran bir başka keyifli yenilik ise artık bodoslama her yere dümdüz gidemiyorsunuz. Ani ölüm saçan görünmez Chimera’lar ve suda pusu kuran yaratıklar sizi sürekli gafil avlayıp sık sık ölmenize vesile oluyor. Resistance 2 öyle kolay da bir oyun değil yani. Özellikle görünmez Chimera’ların sesini duyduğunuzda yaşadığınız endişe tıpkı Arnold Schwarzenegger’in Predator ile savaşması esnasında yaşadıklarına benziyor. Yeni yaratıklar ve devasa bosslar dışında elbette çok yaratıcı ve çok kullanışlı yeni silahlar da Resistance 2’ye eklenmiş. İlk oyundan transfer olan Carbine ve Bullseye gibi silahlara yeni ikincil fonksiyonlar eklenirken, Magnum gibi küçük ama ikincil fonksiyon olarak düşmanlarınızı havaya uçuran silahlar oyuncuyu mest ediyor. Marksman gibi yarı otomatik bir sniper tüfeğinin de ikincil atış olarak elektro dalga saçması Marksman’ı favoriler arasına sokuyor. Önünüze sarı renkli bir kalkan açan, Eraser filmindeki gibi duvarların arkasındaki yaratıklara ateş edebilen değişik, yenilikçi ve tamamı çift fonksiyonlu 12 adet silah Resistance 2’de yer almakta. Başka bir yenilik olarak tüm silahları değişik stratejideki kombinasyonlarda kullanmanız amacıyla üzerinizde taşıyabileceğiniz silah sayısını iki ile sınırlamışlar. Bazen hangi iki silahı kullanacağınızı karar veremediğiniz durumlarda önünüze bırakılmış silahı almanız sizin yararınıza oluyor.

    Mantığı boş verin, mantıya gelin

    En iyi kısmı en sona sakladım. Resistance 2 oyunculara mükemmel ötesi bir multiplayer oyun deneyimi yaşatıyor. Hatta internet herkesin evine girmemiş olsaydı, Counter Strike internet kafeler için ne anlama geldiyse, Resistance 2’de PS3 kafeler için o anlama gelebilirdi. Co-op modda ekranı ikiye bölerek offline olarak yedi devasa harita üzerinde üç farklı sınıftan birini seçerek eğlencenin dibine vuruyorsunuz. Birbirinden farklı yeteneklere sahip sınıflardan hangisini seçtiğiniz çok da bir önem arz etmiyor, çünkü her üç sınıfın da birbirine ihtiyacı var ve zaten oyun esnasında da değiştirmeniz mümkün. İlk olarak Soldier sınıfı arkadaşlarına koruma sağlıyor, Medic sınıfı düşmana verdiği hasar sayesinde arkadaşlarının sağlığını iyileştiriyor, Special Ops sınıfı ise arkadaşlarına mermi sağlayarak bir nevi levazım görevi görüyor. Hangi sınıfta olursanız olun düşmanlarınıza zarar verdikçe deneyim puanları kazanıp level atlıyor ve bir takım kapalı envanterleri açabiliyorsunuz.Karşılıklı oynadığınız modda ise beşer kişiden altı takım insan ırkı ve beşer kişiden altı takım Chimera ırkı olmak üzere otuzar kişi olup değişik görevler için ultra devasa alanlarda acayip keyifli görevler yapıyorsunuz. Görevler arasında bir bölgeyi korumak, bir hedefi yok etmek tarzında klişe görevler olsa da, Resistance 2’deki kocaman haritalarda savaşı adeta bir film sahnesinin içerisindeymişçesine yaşayarak oynamanın tadı bir başka. Kulağa aşina gelen deathmatch ve team deathmatch modlarının yanı sıra “Core Control” adıyla bize sunulan, bayrak kapma modları da mevcut. Her şey bir tarafa, kesinlikle en zevkli ve sizi asla sıkmayacak modlarından birsi de 60 kişi aynı anda savaşın ortasında yer almanıza olanak tanıyan skirmish modu. Üstelik bunca insana aynı anda destek vermesine rağmen, kayda değer bir takılma kesinlikle olmuyor. Sanırım yapımcılar Resistance 2’nin oyun mekaniğini biraz yavaş tutarken devasa alanlarda beş düzine insanın savaştığı anlarda takılma olma ihtimalini düşünerek böyle yapmışlar. Ben size şu kadarını söyleyeyim; Resistance 2’nin bağımlılık yaratan multiplayer modundan alacağınız zevki ve yaşayacağınız heyecanı şu an itibariyle başka hiçbir FPS oyunda bulamazsınız. Sadece multiplayer oynamak için bile Resistance 2 gözü kapalı alınır.
    Her insanın içinde bir canavar yatar


    [​IMG]
     


Benzer Konular
Yükleniyor...