Rene Descartes Hayatı

'Biyografi' forumunda HazaN tarafından 20 Mayıs 2011 tarihinde açılan konu


  1. Rene Descartes, Rene Descartes kim
    Rene Descartes biyografi,
    Rene Descartes hakkında bilgi

    René Descartes 1596 senesinin mart ayının son gününde, Touraine ile Pitou yakınlarında küçük bir kent olan la Haye’da dünyaya geldi. Babası Brötonya yüksek mahkemesinde görevli bir hâkim olan Joachim Descartes’tı. Kızlık soyadı Brochard olan annesi Jeanne, küçük René’yi doğurduktan bir yıl sonra 16 Mayıs 1597’de beşinci çocuğunu doğururken hayata veda etti. René’nin bu kardeşi ancak üç gün yaşadı. Descartes annesinin ciğerlerindeki müzmin hastalığı hakkında şunu söylemiştir: «Annemden bana, yirmi yaşına kadar geçmeyen ve beni gören her doktora fazla uzun yaşamayacağımı düşündüren kuru bir öksürük ve solgun bir ten miras kalmıştır». Babası, sağlık açısından çok talihsiz doğmuş oğlunun bir sütanne tarafından özenle bakılmasını sağlar. Sekiz yaşına gelinceye kadar öğrenimi için üstüne fazla gitmez ve onu kendi halinde oynadığı oyunlara koyverir. Fakat buna rağmen, henüz küçük bir çocukken, düşünceli, meraklı ve her şeyin nedenini soran bir karakteri olduğunu fark eden babası, ona “küçük filozof” lâkabı takar. Sekiz yaşına girdiğinde, taptaze ve canlı bir dimağa sahip René’yi, la Flèche kolejine kaydettirir. Descartes zayıf bünyesi nedeniyle, hayatı boyunca sürdüreceği bir alışkanlık olarak yatağına uzanarak ders çalışma ve bol bol düşünme alışkanlığını kolejde edinir. Kolejin son senesine kadar vasat ama düzenli tempo tutturan Descartes, son sınıfta bilimler ve felsefe alanındaki çalışmalarının temposunu arttırır; öyle ki, “artık derslerde bize öğretilenlerle yetinmeksizin elime geçen her kitabı büyük bir iştahla okuyordum” demiştir. Onun bu okuma temposu, sonraki yıllarda okuyacağı pek fazla kitap kalmamasına neden olmuştur. Şurası muhakkaktır ki ilerleyen yıllarda daha az okuyacak ve kitaplığında sadece kendisini muhatap alan kitapları bulunduracaktır. Aslen, Descartes’ın hoşuna giden başlıca konu “gerekçelerinin apaçıklığı nedeniyle” matematiktir. Matematiği kolej yıllarında henüz neye yaradığını ve “mekanik sanatlarda olduğu kadar kâinatın kuruluşunda da kullanıldığını” bilmeksizin sevmiştir. Sonradan bütün bilimleri bağlayacağı geometrinin de onun zihninde aritmetikten daha az iz bırakmış olduğu söylenemez. Descartes kolejden on yedi yaşında mezun olur olmaz Paris’e gelir. Orada ilk zamanlarda eğlenceli bir hayat tarzını benimser ve tıpkı Pascal gibi iskambil oyunlarında bir süre sonra artık olanaklı bütün kombinasyonları kafasında tartacak kadar ustalaşır. Bu dönem pek uzun sürmez ve merak ettiği konuları araştırma tutkusuyla bir anda ortadan kaybolur. Orada edindiği oyun arkadaşları bile onun nereye gittiğini bilmez. Descartes’ın biyografisini kaleme alan Baillet, o sıralarda Paris’in kenar mahallelerinden birinde saklandığını yazar. İşin aslı öyle değildir: hukuk tahsil etmek üzere Poitiers’e gitmiştir. Mezuniyetin sınavı kayıtları sonradan ortaya çıktığında, sınav komisyonunun düştüğü şu nota rastlanmıştır: Nobilissimus dominus Renatius Cartesius, creatus fuit baccalaureusin utroque jure1. Descartes takip eden yıl, gönüllü olarak Hollanda’da Prens Maurice de Nassau komutasındaki orduya katılır. Onu askerliğe yönelten savaşçılık içgüdüsü, “sonradan sönüp gidecek bir yürek kabarması”ndan ibarettir. İleri yaşlarında, profesyonel savaşçılık, yaptığı “haysiyetli meslekler” sıralamasında, ancak alt sıralarda yer alacaktır: «Bugün artık insanların ekseriyetinin temel motivasyonu, bir kuş gibi hür olmaktır». Descartes askerlik mesleğini sadece kendisini yetiştirmek, türlü türlü ülkelere güvenlik içinde seyahat edebilmek, farklı milletlerin törelerini gözleriyle görmek ve bütün dünyadaki âlimlerle tanışabilmek için bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Breda’da görevde oldukları sırada, Descartes duvara asılmış bir afişin önünde durmuş bir kalabalık görür. Kalabalıkta yanındakilerden birinden, afişte yazan şeyi Fransızca’ya veya Latince’ye tercüme etmesini rica eder. O kişi de biraz alaycı bir üslupla tercüme eder: bu, çözümünü bulana ödül vaat edilen bir geometri problemidir. Afişi tercüme eden kişi, genç subayla dalga geçmek amacıyla, problemin çözümünü ertesi gün getirip getiremeyeceğini sorar. O zât, Dordrecht kolejinin müdürü ve o sırada otuz yaşında olan ünlü matematikçi Isaac Beeckman’ın ta kendisidir. Descartes ertesi gün çözümü ona götürür. Descartes’ın bilgisinden şaşkına dönen Beeckman, onunla dost olur. Descartes sonradan, Abrégé de musique’i [Hulâsa-i musiki], müziği çok seven Beeckman’a ithafen kaleme alacaktır. Descartes orada geçirdiği iki yılın ardından Hollanda’dan Almanya’ya geçer ve Bavyera Dükalığı’nın birliklerine katılarak Otuz Yıl Savaşları’nın ilk çarpışmalarında muharebe eder. Uzun yıllar boyunca “insanlık komedyasında bir aktör olmaktan ziyade bir seyirci olarak o ülkeden bu ülkeye dolanıp durmak dışında yapacak bir işim yoktu” diyecektir. Descartes nihayet 1619’un başında, şiddetli kışın bastırmasıyla Bavyera sınırındaki Neubourg’ta mahsur kalır. “Vakit geçirecek hiçbir sohbetin olmadığı”, “insanın aklını çelecek hiçbir tutkusunun uyanmadığı” bu zorunlu ikâmeti boyunca, bir kuzinenin ısıttığı küçük bir odada günlerce kapalı kalmış ve yalnız başına düşüncelere dalmıştır. Neubourg’ta konakladığı bu kış, hem Descartes’ın hayatında, hem de bilim tarihinde bir dönüm noktası olmuştur: cebri, geometriye tatbik etmeyi başarmıştır. O sıralarda muhayyilesi/imgeleme yetisi aşırı uyarılmış bir durumdadır ve sonsuz çeşitlilikte kombine edilebildiğini gördüğü şekiller ve hareketler dünyasında yaşamaktadır. İşte o dünya, realite dünyasına gizli bir bağ ile bağlı olan, mümkünlerin dünyasıdır. Peki ama bu bağı kuran nedir? Descartes’ın zihninde bunun cevabı açıklığa kavuşur: bir yandan geometrik hakikatleri, diğer yandansa aritmetiğin veya cebrin hakikatlerini zihninde canlandırır ve onları tek bir genel bilim altında birleştirir: “evrensel matematik”. Ardından da bir bütün olarak tabiatın sırrını evrensel matematikte keşfettiğine inanır. Descartes buraya kadar naklettiğimiz olayları Discours de la Méthode’ta [Metot üzerine Konuşma] anlatır. Ölümünden sonra en yakın dostlarından Chanut tarafından kabrinin kitabesine yazdırıldığı gibi: «Kışın bir inzivada, kâinatın gizemlerini tabiatın kanunlarıyla kıyaslayarak her ikisinin sırlarını açabilecek tek bir anahtar olduğunu düşünmeye cesaret etti». Descartes, Olympiques’te şöyle söyler: «Cezbeyle dolu 10 Kasım 1619 gecesi, hayranlık uyandırıcı bir bilimin temelleri atılmış oldu». Bu, cebrin, geometrinin ve mekaniğin tek bir bilime, düzenin ve orantının bilimine indirgenmesiyle bir arada, analiz ve sentez yöntemidir. Baillet’nin naklettiğine göre, Descartes o gece peşpeşe üç rüya görür ve bunları ilâhî bir işaret olarak yorumlar. Descartes’ın felsefesi, matematik ile metafizik olmak üzere iki karakteristik döneme ayrılabilir. İlk dönemi yukarıdaki açıklamaya çalıştığımız gibi, seyahat ettiği, orduda subay olarak görev aldığı, bilimler konusunda kafa yorduğu, çeşitli ülkelerin insanlarını tanıma fırsatını bulduğu ve o ülkelerdeki âlimlerin keşifleriyle tanıştığı bir dönemdir. Descartes bir işaret olarak yorumladığı rüyalarıyla başlayan ikinci dönemindeyse, üyelerine “hakikî bilimi” öğretmeyi vaat eden gizli dernek Rosenkreuser’e2 üye olmaya çabalar. Bu çabaları sonuçsuz kalsa da, Trésor mathématique de Polybius le cosmopolite başlığıyla kaleme aldığı bir çalışmasını Rosenkreuser’e ithaf eder. Descartes muzaffer bir ordunun neferi olarak Prag’a girince, Tycho Brahe’nin icatlarından oluşan meşhur koleksiyonunu arar, ama bulamaz. Ardından, ordudan ayrılarak seyahatlerine devam eder: Kuzey Avrupa’da bir süre dolaştıktan sonra güneye, İtalya’ya geçer. Önce Venedik’te, ardından da Roma’da bir süre kalır. Descartes’ın bu esnada hac ziyaretini ifa ettiği kuvvetle muhtemeldir. Bütün bu seyahatlerinde, dünyanın farklı coğrafyalarındaki insanların âdetlerinin ve törelerinin akıl almaz çeşitliliğine şahit olur. Öyle görünmektedir ki Descartes, aklın ve ideaların sabit/değişmeyen dünyası yanında, farklı ülkelerin vatandaşlarının tecrübelerinin birbirinden ne kadar değişik olduğunu gözlemlemekten felsefî bir keyif duyar. Fakat, bu gözlemlerinden çıkardığı sonuç, “akla dayalı olmayan ve sadece âdetlerden kaynaklanan hiçbir şeye inanmamak” gerektiğidir. İtalya’dan Fransa’ya dönüşünde, Suse vadisinden geçerek yoluna devam eder ve Cenis Dağı’nın yüksekliğini ölçmek üzere bir süre dağın çevresinde konaklar. O esnada meteorolojik gözlemler yapar ve çığ düşmesinin nedenlerini araştırır. Descartes bundan kısa süre sonra, Kardinal Bérulle ile tanışma ve sohbet etme fırsatı bulur. Bu görüşmesinin ardından, artık çalışmalarını tamamen felsefeye vakfetmeye karar verir. Aslına bakılırsa, teorik çalışmalarının yanında pratik meşguliyetlerinden hayatının sonuna kadar yakasını kurtaramayacaktır. Meşhur benzetmesinde, Descartes evrensel bilimi bir ağaç gibi tasavvur etmiştir: metafizik, ağacın kökü; fizik, gövdesidir; insanlığın meyvelerini topladığı üç ana dalı ise, mekanik, tıp ve ahlâktır. Descartes 1628’de, işi başından aşkın insanların “çölü” dediği3 Hollanda’ya dönerek sakin kafayla, ağacının eksik kısımlarını tamamlayacaktır. Baillet’nin naklettiğine göre, Descartes henüz felsefesinin hiçbir bölümünü geliştirmiş değildir. Hollanda’da bazı münasebetsiz kişilerin huzurunu kaçırmaması için, oturduğu evleri sık sık değiştirerek tam yirmi senesini geçirir. Ünlü bir mektubunda, Balzac’a şöyle yazmıştır: «Burada, kimse beni tanımadan yaşayabiliyorum. Her gün, neredeyse boş bir vadide yapılabilecek bir rahatlıkla, insan seli arasında yürüyüşümü yapıyorum. Rastladığım insanlar, üzerimde adeta ormandaki ağaçlar ya da kırlardaki koyun sürüleri gibi bir intiba uyandırmak dışında hiçbir rahatsızlık vermiyor. Dünyada, buradakinden daha hür olunabilecek başka bir yer mi var?» Hürriyet ve zihnin sükûneti, filozofumuzun en sevdiği iki şey, hayatını vakfettiği hakikatin araştırılmasının en önemli iki koşulu olmuştur. Bağımsız düşünmenin önünde engel teşkil edecek her şeyi reddetmiş olan Descartes, birilerine birtakım sözler vermekten, yahut vaatlerde bulunmaktan daima kaçınmıştır. Müzmin bir bekâr4 olarak ömrünü geçirmesi de, düşünme ve araştırma tutkusuyla bağlantılı olsa gerekir. Descartes’ın Hollanda’daki ikâmetine tekabül eden metafizik döneminde, bilimlerle ilişkisi sürmektedir; ama artık başka bir kılık altında: Descartes’ın farklı bilimlerle meşguliyeti, dünyayı topyekûn kavrayacak bir senteze teşnedir. İşte bu amaçla üzerinde hevesle çalışmakta olduğu Le Monde (ou Traité de la lumière-çev.) [Dünya ya da ışık üzerine deneme] başlıklı eserini yazmayı, 1633 yılının Haziran ayında aldığı, Galilei’nin mahkûm edildiği haberi üzerine bir kenara bırakır. Böylece Descartes, Malebranche gibi ideal dünyada kendini kaybetmiş bir metafizikçi olarak değerlendirilemez. Descartes gözlerini tabiata açık tutarken kafasının arkasındaki düşünce, her zaman idealist bir karakter taşır. İnsanın hayatında önce “metafiziğin ilkelerini kavraması, ondan sonra uzamlı dünyayı etüt etmesi” gerektiğini birçok vesileyle dile getirmiştir. Çok ilginç mektuplarından birinde, Prenses Elisabeth’e, insanın yalnızca zihnindeki metafizik idealar üzerine tefekkürle [méditer] meşgul olmasını, “muhayyileyi/imgeleme yetisini ve duyuları tatil etmek” ile aynı kapıya çıkacağı için “çok sakıncalı” bulduğunu ifade etmiştir. Yine aynı mektubunda, çalışmalarında daima göz önünde bulundurduğu “başlıca kural”ın, yalnızca müdrikesini/anlama yetisini meşgul edecek düşüncelere, yani metafiziğe yılda sadece birkaç saatini; buna karşılık, “hem müdrikeyi hem muhayyileyi/imgelemi meşgul edecek düşüncelere, yani matematiğe ve fiziğe ise her gün birkaç saatini ayırdığını” kaydeder. Gününün geriye kalan kısmını ise, ciddi adamlarla tartışma fırsatı bulduğu günler hariç, dinlenmeye ve yürüyüş yapmaya ayırır. Uykuya gelince, Descartes daima uykusuna düşkün biri olmuştur5. Bu hususu Balzac’a yazdığı mektubunda “her gün muntazaman on iki saat uyurum” diye ifade ederken şunu ekler: «Uyandıktan sonra da bir süre hâlâ rüyalarımın etkisi üzerimde olduğu halde, henüz gece ile gündüz düşünceleri arasında belirgin bir fark olmaksızın gezintiye çıkarım. Uyandığımı iyiden iyiye hissedişim, duyularımın tam olarak açılmasıyla gerçekleşir». Descartes Traité des passions de l’âme [Ruhun teessürleri üzerine deneme] başlıklı eserini Prenses Elisabeth’in ısrarlarına dayanamayarak kaleme alır. Eserin elyazmasını, aradan epey zaman geçtikten sonra kraliçeye yollar ve eseri nihayet 1649’da Amsterdam’da yayınlanır. Descartes, zeki hanımefendilere ders vermekten hoşlanırdı, zira kadınları daha az peşin hükümlü, daha doğal bir kavrayışa sahip, daha açık ve samimi bulurdu; bunlar da ona öğretme şevki veren özelliklerdi. İnsanın kalbine hitap eden konularda daha hassas olan kadınların bilhassa psikoloji ve ahlâk konularına düşkün olduğunu görüyordu. Bu bakımdan Descartes’ın Seneca’yı yorumlama ve en yüksek iyinin mahiyetini araştırma çabası esasen, ya Elisabeth’e ya Christine’e cevap arayışının ürünüydü; ve Chanut’ya hitaben sevgi/aşk konusunda yazdığı müthiş mektubunun çıkış noktası da yine Christine tarafından yöneltilmiş sorular olmuştur. O sıralarda Descartes artık bu konularla daha fazla ilgilenecek bir yaşa geldiğini düşünüyordu. Bundan böyle özellikle insan hakkında yazma arzusunun önüne geçemediğini dile getiriyordu. Her büyük öğretinin en sonunda pratik alana açılması mukadderdir ve Descartes da zaten her zaman, spekülasyonlar kadar uygulamaya dönük çalışmalara düşkün olmuştur. Bu husus, onun mizacının ana hatlarından biridir. Descartes teolojik münakaşalara her zaman mesafeli yaklaşmıştır. Samimi bir Hristiyan olmakla birlikte, bilimi ve felsefeyi “dinî hakikatler”den ayrı tutar. Tanrı’nın akılla kavranabilir olmadığına dair düşüncesi, bir yandan bizi aşan bir esrardan ibaret olan vahyin kabulüne, diğer yandansa bu tür esrarengiz meseleler üzerinde tartışmanın beyhudeliğine dayalıydı. Şöyle söyler: «İlâhiyata/teolojiye hürmetim büyük, ama o alanda başarılı çalışmalar yapabilmek için bazı olağanüstü semavî destekler gerektiğini ve sıradan bir adamdan fazla bir şahsiyet olmak gerektiğini düşünürüm». Bu sözleri, kuşkusuz Descartes’ın aldığı eğitimle alâkalıdır. Cizvitler derslerinde, imanı bilimden açık açık ayırt ediyor ve öğrencilerinin de böyle yapmasını, kilisenin otoritesine dil uzatmamak kaydıyla teşvik ediyordu. O dönemde, teolojiyle çatışmaya düşmesi kaçınılmaz olan “kritik eden tarih”, jeoloji, antropoloji gibi bilimler henüz kurulmamıştı. Cizvitler’e nazaran daha az toleranslı olan Jansenistler ise, bilimlerin epey bir kısmına kuşkuyla yaklaşıyordu. Descartes ise, çok daha engin bir hoşgörü anlayışına sahipti. Bilimlerle bağdaşan bir teoloji yanlısıydı. Dinî inançların ülkeden ülkeye ne kadar farklılaştığını mükemmelen görecek kadar dünyayı dolaşmıştı. Kendi dinini hem başka dinler kadar -ve hatta belki de daha- kıymetli bulduğundan, hem de “içine doğduğu din o” olduğundan, muhafaza etmişti. Reform yanlısı ilâhiyatçı Regius, Descartes’ı imanın temellerini incelemeye de felsefesine gösterdiği kadar özen göstermeye davet ettiğinde, şöyle cevap vermiştir: «Kralın ve sütannemin inandığı dine inanıyorum. Kültü [culte] değiştirmek isteyenlere tek tavsiyem, babalarının imanında huzura kavuşmaları olacaktır». İncil’in “figüratif anlamı”, birer mümin de olan büyük zihinlerin önünde daima engel teşkil etmişti. Descartes’a göre “Kitab-ı Mukaddes’te sık sık geçen ve pekâlâ da bazı hakikatler içeren, ama avama seslenen ve herkesçe farklı anlaşılabilen şekilde Tanrı’dan söz etme tarzları vardır”. Buna karşılık, mutlak bir değer taşıyan ve akla dayanan bir imanın konusu olan farklı söz etme tarzları da vardır: «Bunlar, daha yalın ve saf, kişiden kişiye anlamı değişmeyen tarzlardır». Burada, Descartes’ın felsefesi söz konusu olduğunda hepimizin hatırladığı, “duyulur olan” ile “aklî olan” arasındaki ayrımla bir kez daha karşılaşıyoruz. Onun bütün felsefesinin temelinde yer alan bu ayrım, dinî inancının da temelidir. İncil’in lâfzına bakıldığında “öldürülmüş” olduğu anlaşılabilen Ruhülkudüs [Saint-Esprit] aslında capcanlı göğe çekilmiştir ve bu “yalın ve saf hakikat, zamana ve onu okuyan kişiye göre değişmez”. Descartes’ın Matmazel Schurmann’a hitabına bakıldığında, lâfzî anlamıyla ve detaylarında Kitab-ı Mukaddes’ten alınacak ilhama dair öyle pek de sağlam bir iman sergilemediği söylenebilir. Descartes Musa’nın anlatıldığı bâbı, halka popüler bir dille seslenen çocukça bir bölüm olarak görüyordu. Matmazel Schurmann’ın cevabı üzerine ona yazdığı ikinci mektubunda Descartes, Musa’nın yaratılış hakkında kesin olarak ne söylemek istediğini anlama merakından, Eski Ahit’i orijinal dilinden okumak için İbranice öğrendiğini, ama “Musa’nın açık ve seçik hiçbir şey söylemediğini” ve “felsefede kendisine hiçbir ışık tutmayan” bu okuma çalışmasını bir yana bıraktığını belirtir. Aynı mektubunda Descartes ilginç bir kitap yazma hayâlinden de bahseder: Mucizeler üzerine. Bütün mucizeleri sadece bilimle, bilhassa da optikle ve tıpla açıklamayı tasarlamaktadır. Descartes Le Monde’u yayına hazırlamayı bir kenara bırakmasını takiben, “istirahat halinde ve çocukluk günlerindeki gibi yaşamayı” arzuladığını beyan eder6. Fakat yine de ümidini tamamen yitirmiş sayılmaz ve Dünya hakkındaki denemesinin “günün birinde saklandığı yerden çıkabileceğini” ifade eder7. Bu ihtiyatlı döneminde, Latince kaleme aldığı Principia Philosophiae’da [Felsefenin İlkeleri] yerkürenin hareketine dair teorisini kurnazlıkla, zevahirde/görünüşte sanki dönüşünü inkâr ediyormuş gibi sunar. İhtiyatsızlığı nedeniyle başına iş açan arkadaşı Regius’a da çatmıştır. Muharebe meydanlarında hoyratça harcanmış bir gençliğin ardından Descartes, Katolik olarak dünyaya gelmiş, Cizvitler tarafından yetiştirilmiş ve bir Protestan itidaline/ılımlılığına sahip bu adam, ilâhiyat konularında bir deyimle neredeyse “ceylan gibi ihtiyatlı” olacak kadar aşırıya kaçacaktır. Descartes’ın şüphe ve kritik metodu [tarihin bir cilvesi olarak-çev.], kısa sürede ilâhiyat alanına ve dinî tefsire de uyarlanacaktır. Hollandalı Kartezyenler ve Spinoza da ona yakındır. Bütün tedbirlerine rağmen Descartes son yıllarında Hollanda’da bile ilâhiyatçıların şimşeklerini üstüne çeker. Hollandalı Kartezyenlerin ana temayülü/eğilimi, ilâhiyatı akla tâbi kılmaktı; onlara muhalif ilâhiyatçılar da Kartezyenleri kendi saflarına çeker. Ortodokslar alarm halindedir ve sonunda Descartes, Utrecht Üniversitesi Rektörü Voetius tarafından, senato önünde “ateizm” suçlamasıyla savunma vermeye çağrılır8. Fransız büyükelçiliğinin müdahalesiyle bu süreç durdurulur. Descartes Kraliçe Elisabeth tarafından uzun zamandan beri ısrarla İsveç’e davet edilmektedir; nihayet bu ısrarlara dayanamaz ve Hollanda’dan ayrılarak büyük bir hürmetle karşılanacağı Stockholm’e göçer. Her sabah beşte düzenli olarak kraliçeyle sarayın kütüphanesinde felsefe dersleri yapar. Ne var ki doğuştan akciğer zafiyeti olan filozofumuz, yörenin sert iklimine ve Hollanda’daki rahat hayat tarzının birdenbire değişmesine ayak uydurmakta zorlanır. Stockholm’e gelişinin üstünden henüz dört ay geçtiği halde, güçten düşerek hastalanır. İsveçli hekimlerin bütün gayretine rağmen, 11 Şubat 1650’de, elli dört yaşındayken hayata veda eder