Prince of Persia

'Oyun Bölümü' forumunda cCasT tarafından 4 Temmuz 2010 tarihinde açılan konu


  1. Bu laf çocukluğumuzdan aşina olduğumuz bir masal başlangıcıydı. Büyülü şehirler, kahraman prensler, güzel prensesler ve çok güçlü kötü adamlar. Yüz yıllarca süren hayal gücünün birikimi hep bu masallarda yansırdı. Yatmadan önce hayal gücümüzü şekillendiren bu masallar, teknolojiyle birlikte aynı misyonu popüler kültür eserlerinde gerçekleştirmeye başladı. Kitaplar, filmler ve bilgisayar oyunları hep bu masallardan izler taşır. Bazıları daha belirgin, bazıları ise alt metinlerde gizli esintiler. Ancak bir oyun var ki, geldiği yeri hiçbir zaman inkar etmiyor. Hatta 1001 Gece Masallarına eklenecek kadar iyi bir içeriğe sahip. İsimsiz bir kahramanın düşmanlarla dövüşüp, türlü türlü maceraya girdiği oyun. Diğer adıyla Prince of Persia...

    İlk POP oyunu 1989 yılında Jordan Mechner tarafından geliştirildi. Mecher, kardeşine akrobatik hareketler yaptırdı ve bunları videoya kaydetti. Saatlerce üzerinde çalışarak bu hareketleri oyuna çizdi. Günümüzde de oyunların olmazsa olmazı olan bu teknik o zaman büyük bir hayranlık uyandırmıştı. Belirli bir sürede bitirilmesi gereken ilk POP oyununda, prensimiz hain vezirden intikam almak için tuzaklarla dolu saray zindanından kaçmaya çalışıyordu. Yanlış bir adım, bubi tuzaklarını çalıştırıyordu ve sonuçsa ölümcüldü. Serinin bu ilk oyunu neredeyse her oyun platformuna uygulandı. Yıllar içerisinde devam oyunları da yapıldı. Özellikle 10 yıl şerefiyle piyasaya sürülen Prince of Persia 3D merakla bekleniyordu. Motion Capture özelliğini sonuna kadar kullanan bu oyun, o zamana kadar yapılmış en gerçekçi kılıç dövüş özelliklerine sahipti. Ancak eleştirmenler üzerinde istenilen etkiyi bırakamadı. Çünkü oyun fazla Tomb Raider gibiydi ve kimse Lara Croft'un güzelliğini izlemek yerine, şalvarlı bir adamı izlemek istemedi...
    Ubisoft projeyi böyle kırık bir zamanda devraldığında kimse böylesine büyük bir patlama beklemiyordu. Prince of Persia: Sands of Time masalsı yapısı, zamanı geri alma özelliği ve yeni akrobatik hareketleriyle herkesi büyüledi. Yeni Prens, sünnet kıyafetleriyle duvarlarda yürüyordu. Free run adlı marjinal sporun kronolojik olarak tarihteki mucidiydi. Fransa'da yaygınlaşan bu spor özetle, bir noktadan başka noktaya giderken, en uçuk yolları seçmek ve mümkün olduğu kadar akrobatik hareket yapmayı gerektiriyor. Kısacası, evinizden işinize giderken, duvardan duvara zıplama, çatılarda yürüme gibi şeyler yapmak gerekiyor. Daha sonra Assassin's Creed'e de bu sistem zirveye ulaşacaktı. Sands of Time eski bir Ortadoğu efsanesinden esinlenmişti. Oyunda ölümsüzlük hayalleri olan Pers veziri, babasına kendini kanıtlamaya çalışan Prensi kandırıp, zamanın kumlarını serbest bıraktırmıştı. Bu kumlar bir hançer ve kolye sayesinde zamanı kontrol etmeye yarıyordu. Aynı zamanda lanetliydiler ve etrafındaki herkesi garip yaratıklara çevirdiler. Hançere sahip olan Prens ile kolyeye sahip olan Farah dışında herkes bu lanetten etkilendi. İlk oyunda Prens, hızlı düşünme ve dakik davranma gerektiren türlü ölüm bulmacısıyla uğraştı, hain veziri yendi ve en sonunda zamanın kumlarını ait olduğu yere kapattı. Tam bir masal gibi her şey iyi bitmişti. Ya da biz öyle sandık, çünkü kısa süre sonra Prens, yeni macerasıyla geri döndü. Ancak ilk kez serinin yaratıcısı Jordon Mancher arkasında yoktu. Warrior Within adlı bu oyunda Prens, sünnet kıyafetlerini çıkartmış Pers ordusuna ait, savaş kıyafetlerini giymişti. Gözü dönmüş vahşileşmiş ve hırçın tavırlar takınmıştı. Zamanla bunun nedenini öğrendik. Bu oyun kanı kaynayan ve savaşça bir ruha sahip herkesin, hayranlığını kazandı. Bu sefer Prens, savaş çığlıkları atıp, korkusuzsa düşmanlarının üzerine saldırıyordu. Onları parçalıyordu, yeri geldi mi iki silahla savaşıyordu. Müthiş bir savaşçı olduğu kadar, gençlik yıllarından kalma akrobasi merakı da devam ediyordu. Yıllar önce yaptığı hata yüzünden lanetlenmiş olan Prens, kendi ölümünden kaçıyordu. Peşinde Dhaka adlı boğa şeklinde dev bir yaratık vardı. Onu durdurmanın ve haklamanın tek yolu Zaman adasına gitmekti...
    Aslında bunları sonda söylemem gerek; ama dayanamayıp başta söyleyeceğim: Harika bir oyun serisi yaratıp daha sonra o oyun serisini yine aynı hızla batırmada Electronic Arts'ın üstüne başka firma yok. Bir zamanların en iyi futbol oyun serisi olan FIFA serisini batırdılar, şimdi yeni yeni toparlamaya başladılar. NBA Live serisini söylemiyorum bile, en sonunda dayanamayıp bu sene bilgisayarlar için piyasaya sürme zahmetine bile girmediler. Ve işte bu kıyımın son halkası da maalesef NFS serisi olmuş. Bu oyunu, piyasaya yeni giriş yapmış bir oyun firması yapmış olsaydı, fena değil diyebilirdim; ama Electronic Arts gibi bir devin, böyle bir oyun yapmasını, doğrusu pek içime sindiremedim. Neyse, dilerseniz artık oyunun incelemesine geçelim.

    Klasik Bir Senaryo
    Oyunda gizli bir polisiz ve uyuşturucu çetesinin içine gizlice sızıp onları çökertmeyi hedefliyoruz. Bunun için de en iyi yol nedir? Evet, iyi bir şoför olmak. Senaryo bundan ibaret. Oyun boyunca yarışlara katılıyoruz, polislerden kaçıyoruz, bu çeteye bizim bir polis olmadığımızı inandırmak için ne kadar suç -kamu malına zarar vermek, araba çalmak, mal kaçakçılığı yapmak- varsa onu işliyoruz.

    Oyunun grafikleri ilk başta gözüme hoş gözükse de sonradan çok rezil gelmeye başladı. Gölgelendirmeler fena değil; ama o gündüz aydınlığı tam bir felaket. Bazen artan güneş ışınları, hızlı gittiğinizden dolayı oluşan blurlanmayla birleşince ekranı neredeyse bembeyaz bir ışık kaplıyor ve yolu görmekte sıkıntı çekiyorsunuz. Ayrıca oyundaki blur efektinin de biraz abartılmış olduğunu söyleyebilirim. Tekrardan güneş ışınlarına dönecek olursak, olmayacak yerlerden sızan güneş ışınları da saçma sapan görüntülere neden olabiliyor.

    Hasar modellemelerine de pek bir anlam veremedim. Arabanızın dikiz aynası bazen en ufak bir sürtünmenizle uçup giderken, bazen de bana mısın demiyor. O kadar kaza geçirmenize rağmen, bazen arabanın camları kırılmıyor, arabanın yan kısmını duvara çarptığınızda yan kısmında ya da arabayla takla attığınızda üst kısmında bir çizik bile olmayabiliyor. Yani hasar modellemeleri orta ile kötü sınıf arasında bir yerlerde. Tamam, hasar modellemelerini pek iyi yapamamışsınız, iyi de araba bir yarıştan sonra ya da bir kovalamacadan sonra; kısacası o an oynadığımız görevi geçtikten sonra niye “sıfır” haline geri dönüyor. Madem geri dönecek o zaman niye hasar modellemesi yapmışsınız.

    Hayalet Şehir
    Gelelim şehre. Bu nasıl bir şehir ya! Tamam geniş, güzel bir şehir; ama sokaktaki yürüyen vatandaştan vazgeçtim, bari biraz trafiği kalabalık tutun. Sadece High Way Battle yarışları var sizi bu açıdan tatmin edebilecek, gerisi boş. Bunu hem şehir olarak hem de alacağınız tat olarak söylüyorum. Yolda ilerlerken seyrek seyrek karşınıza çıkan arabalar harici, şehir, insana bir hayalet şehri andırıyor ve maalesef oyun bu konuda da vasatı geçememiş.

    High Way Battle’dan biraz bahsedecek olursak; teke tek yarıştığınız ve öndekini geçip ona belli bir fark atmak zorunda olduğunuz ya da belli bir süre önünde kalmak zorunda olduğunuz bir yarış türü. Genel olarak bu yarışlar heyecanlı geçiyor. Yolunuzun üzerindeki bir sürü arabadan sıyrıla sıyrıla ilerlemeniz, milimetrik hesaplar yapmanız bir an olsun dikkatinizin yarıştan kopmamasını sağlıyor ve adrenalinizi doruk noktasına çıkartabiliyor. Bu mod haricinde klasik olarak polisten kaçma, polisten kaçarken belli bir kamu hasarı yaratma, klasik yarışlar, sprint gibi modlar da oyunda mevcut. Aslında polisten kaçma olayı da bir nebze olsun zevkli. Bir nebze diyorum, çünkü sokaklarda fazla arabanın olmaması maalesef buradan alacağınız zevki de baltalamış.

    [​IMG]

    [​IMG]