Peygamberimizin Şemaili - 1

'Hz.Muhammed (sav)' forumunda YAREN tarafından 12 Temmuz 2008 tarihinde açılan konu


  1. Hazret-i Ali (ALLAH ondan razı olsun), Hazreti Peygamber (ALLAH'ın salât ve selamı Onun üzerine olsun)' i vasfettiği zaman, şöyle buyurdu:

    Hazreti Peygamberin boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa ne düz uzun saçlı; saçı, kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi (yuvarlak) yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında "Nübüvvet Mührü" vardı. Bu Onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu, en arkadaş canlısıydı. Kendilerini ansızın görenler Onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler, fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, Onu her şeyden çok severlerdi.

    Oturuş tarzları: Peygamberimiz (sav) kimseye darlık vermemek için,ashab içinde ayaklarını uzatıp oturdukları vaki değildir. Umumiyetle kıbleye müteveccih otururlardı. Yanlarına gelen misafirlerin altına çoğu zaman sırtlarında ki abayı serer ve otururlardı. Bazen de misafirlerine kendi minderlerini verirlerdi.

    Konuşmaları: Peygamberimizin konuşmaları tatlı ve tesirli idi. Söz söyledikleri zaman gür ve yüksek sesle, kelimeleri tane tane söylerdi. Hatta dinleyenler sözlerini ezberleyebilirlerdi. Sözlerini umumiyetle üç defa tekrar ederler,konuşma esnasında başını yukarıya kaldırırlardı. Kimseye fena söz söylemez ve kimsenin sözünü kesmezdi. Boş söz asla konuşmazlardı.

    Peygamberimizin ilk zevceleri Hz. Hatice(ra) validemizin ilk kocasından Hind adında bir oğlu vardı. Hz. Hind (ra) iyi bir hatipti. Hz. Hasan bir gün Hind'e "Peygamberin konuşma tarzı nasıldı?" diye sormuş. O da: "Peygamber daima düşünür ve sükutu ihtiyar ederlerdi. Lüzum hasıl olmadıkça konuşmazlardı. Konuştukları zamanda her kelimeyi açık ve fasih olarak söylerlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman bütün kolunu kaldırırlardı. Bir şeye taaccüb edince elini içeri çevirirlerdi. Bazen bir şey söylerken iki elini birbirine çarparlardı. Söz esnasında latife yaparak, gözlerini öne indirirlerdi. Nadiren güler,fakat ekseriya tebessüm ederlerdi.
    Bazı rivayetlere göre de Peygamberimiz hiçbir zaman kahkaha ile gülmemişlerdi. Resul-i Ekrem hiddetli hallerinde de,normal zamanlarında da daima hakkı söylerlerdi. Kendileri güzel konuşurlar ve güzel konuşmayanlara da iltifat etmezlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken bazı şeylere kinaye yolu ile işaret ederlerdi. Kendileri sustukları zaman ashab konuşurlardı.

    Giyinişleri: Resul-u Ekrem hazretleri giyinişlerinde muayyen bir tarz takip etmezler; izar, rida,gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa onu giyerlerdi. Sade giyinmeyi severler,yeşil elbiseden hoşlanır ve ekseriya beyaz giyerlerdi. Bazen işleme kaftan giydikleri de olurdu. Beyaz tenlerine çok güzel yakışan atlastan bir kaftanları vardı. Elbiselerini topuktan aşağı uzatmazlardı. Sarığının taylasanını omuzları arasına sarkıtırlardı. Bazı rivayetlere göre Allah'ın Resulü Hulle-i humra denilen,üzerinde kırmızı çizgiler bulunan yemen kumaşı kullanırlardı. Resulullahın irtihalini müteakip Hz. Aişe O'nun son dakikaları esnasında giydikleri elbiseyi halka göstermişlerdi. Bunlar yamalı bir örtü,el dokuması sert bir entariden ibaretti. Peygamberimizin ayakkabıları sandal şeklinde olup,bağları bağlanıp bu suretle ayaklarını tutarlardı.

    Umumi adetleri: Peygamberimiz umumiyetle sağ eliyle iş görmeyi severlerdi. Ayakkabılarını giyerken önce sağ ayakkabılarını giyerlerdi. Camiye girerken önce sağ ayağıyla adım atarlar,şayet birşey dağıtacak olursalar sağında bulunanlardan başlar ve bir iş yapacakları zaman besmele çekerlerdi. Elbiseyi de önce sağdan giyerler,soldan çıkarırlardı.
    Hz. Enes(ra) diyorlar ki: "Resulullah(sav) bir gün evime gelerek su istediler,ben de süt getirdim. O'nun solunda Hz. Ebubekir,önünde Hz. Ömer,sağ tarafında da bir bedevi oturuyordu. Peygamberimiz sütü içtikten sonra Hz. Ömer kabı Hz. Ebubekire uzatmak istemişti. Resul-u Ekremse sağ tarafında bulunan bedeviye ikramını istemişti."
    Peygamberimiz ashabı künyeleriyle çağırır çocuğu olan kadınlara da künyeleriyle seslenirlerdi. Çocuğu olmayan kadınlara da bir künye bulur ve öyle seslenirlerdi. Böylece herkesin gönlünü hoş ederlerdi.

    Yemek yiyiş tarzları: Peygamberimiz zâhidane bir hayat yaşadıklarından,bulduklarını yerler ve kalabalıkla yemekten zevk duyarlardı. Yemeği yere diz çöküp,iki ayağı üzerine oturarak,besmele ile yerlerdi. Sıcak yemek yemezle ve sıcak yemekte bereket olmayacağını söylerlerdi. "Sıcak yemekte bereket yoktur. Allah-u Teala bize ateş yedirmez. Öyle ise yemeği soğutun" buyurmuşlardır.
    Bir gün Hz. Osman Rasulullah'a palûze yemeği getirdi. Resul-u Ekrem yemeği yedikten sonra "Bu nedir ve nasıl yapılır?" diye sordu. Hz. Osman "anam babam sana feda olsun ya Resulullah! Yağ ile balı tavaya koyar ateşle eritiriz. Sonra buğday ununun özünü alır,tavaya dökeriz. Sonra katılaşıncaya kadar karıştırırız. Sonra gördüğünüz gibi helva olur." dedi. Peygamber de " gerçekten güzel yemek " buyurdular.
    Allah Rasulü elenmemiş arpa unundan yapılan ekmeği yerler,salatalığı da taze hurma ve tuz ile yerlerdi. Su içerken üç kerede içmeyi adet edinmişlerdi. Her defasında besmele ile başlar ve hamd ile bitirirlerdi. Cemaat için su veya süt içtiklerinde kabı hemen sağındakine verir,böylece devretmesini arzu ederlerdi. İçtikleri kaba üflemezler,nefes vermezlerdi. Kabı uzaklaştırdıktan sonra nefes alır veya verirlerdi. Evin içinde bir cariyeden daha utangaç hareket ederler,yemek istemezler;ancak sofra kurulursa yerlerdi. Yedirilinden yer,içirilinden içerdi. Yiyecek ve içeceği bizzat kendisi aldıkları da olurdu.

    Yolculuk esnasında adetleri: Peygamberimiz cihad ve umre için yola çıktıkları zaman,kendilerine refakat edecek zevcelerini de kura ile tayin ederlerdi. Peygamber umumiyetle perşembe günleri yola çıkmaktan hoşlanırlar,sabah erkenden yola çıkmayı tercih ederlerdi. Bineğine binerken" Bismillah" derler,üzerine yerleşince üç defa tekbir getirerek,hamd ederlerdi. Yolda tepeye çıktıkça tekbir, yokuş indikçe de tesbih ederlerdi. Yolculuktan dönünce önce camiye giderler,iki rekat namaz kılarlar,sonra evlerine giderek aileleriyle görüşürlerdi.
    Allah Rasulü yolda yürürken sağa sola bakmadan,adeta bir yokuştan aşağı iner gibi kolaylık ve süratle yürürlerdi. Yürüme esnasında küçük fakat sık adım atarlardı. Yanlarında gidenler çoğu zaman geri kalır veya güçlükle yetişebilirlerdi. Bir şeye veya bir yere bakmak icap ederse bütün vücutları ile dönüp öyle bakarlardı.

    Hz. Ali'nin (r.a.) beyanına göre Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.):

    * Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri yapılı, güçlü kuvvetli ve yakışıklı bir insandı.
    * Cildi yumuşak, teni kırmızıya çalan beyazdı.
    * Kirpikleri siyah ve uzundu.
    * Gözleri kara ve büyükçe idi.
    * İki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakındı.
    * Saçları ne dümdüz ne de kıvırcıktı.
    * Sakalı sık ve bir tutamdı.
    * Büyük başlı ve hilâl kaşlıydı.
    * Alnı yüksek, burnu çekme, boynu uzun, göğsü genişti.
    * Karnı ile göğsü bir idi, şişman değildi. Zayıf da değildi, sıkı etliydi.
    * Ayaklarının altı çukur idi; düz taban değildi.
    * Gözleri uzağı görür, kulakları uzaktan ses alırdı.
    * Ağızları genişçe idi.
    * Dişleri sıktı.
    * Yüzünün bütün çizgileri görünürdü.
    * Omuzları etli, omuz kemikleri enliydi.

    ***

    Ebu Hureyre (r.a.) Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.)'i tanıtırken şu vasıflarla vasfetmişti:
    * Peygamberimiz Efendimiz, orta boylu idi, fakat uzuna daha yakındı.
    * Beyaz tenli idi.
    * Sakal kılları siyahtı.
    * Dişleri çok güzeldi.
    * Gözlerinin kirpikleri sık ve uzundu.
    * İki omuz arası genişti.
    * Yanakları ne şişkin ne de çöküktü.
    * Ayağının bütünüyle yere basardı.
    * Bütün vücuduyla öne döner ve bütün vücuduyla arkaya dönerdi.
    * Ne O'ndan önce ve ne de O'ndan sonra güzellikte O'nun gibisini görmedim.

    ***

    Sahâbe-i Kiram'dan Câbir bin Semure (r.a.) de Efendimiz Aleyhisselât-u Vesselam'ın fiziki halini şu vasıflarla tanıtmıştır.
    Demiştir ki:
    * Ben mehtaplı bir gecede Peygamber Aleyhisselam'ı gördüm. Üzerinde bir cübbe vardı. Rasulüllah'ın nurlu yüzü ile ay'ın yüzünden hangisinin daha güzel olduğunu tesbit etmek maksadıyla önce Allah'ın Rasûlünün yüzüne baktım; daha sonra da ay'ın yüzüne baktım. Vallahi bana göre, Peygamberimiz Efendimizin o mübârek yüzleri Ay'dan çok daha güzeldi.


    ***

    Sahâbe'den Berâ bin Azib (r.a) de Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimizi şöyle vasfetmiştir:
    * Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) orta boylu idi.
    * İki omuzlarının arası genişçe idi.
    * Mübarek başlarından omuzlarına doğru uzanan saçları, kulak yumuşağına kadar inerdi.
    * Peygamber Aleyhisselam (s.a.v.) o kadar güzeldi ki, ben ondan daha güzel bir kimse görmedim.

    ***

    Kaynaklar:
    1- Tirmizi, Şemail ve Menakıb h. 3638

    2- Nesai, 8/183

    3- Müslim, Fezail b. 91-93

    4- Buhari Libas: 7/57-58; menâkıb: 4/164-165

    5- Edebu'l Müfret: 2/520, 659
     



  2. Peygamberimizin Şemaili - 2

    Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin mübarek vücutlarında toplanan ve Bâtınî güzelliklerine delalet eden zâhiri güzellikler; hiçbir kimsenin vucudunda toplanmamıştır. Hatta İmam-ı Kurtubî rivayet eder ki; Nebiyy-i muhterem( s.a.v) efendimizin cemalinin güzelliği temamen ortaya çıkmamıştır. Eğer dış görünüşünün bütün güzelliği görünür olsaydı, sahabe-i kiram ona bakmaya takat getiremezlerdi. Cabir bin Semüre (r.a) demiştir ki; bir mehtaplı gecede âlemin güneşi efendimizi (s.a.v) gördüm. Üzerlerinde kırmızı alacadan bir hulle vardı. Nebi (s.av) in nurlu yüzü ile aydan hangisinin güzelliği daha fazla diye; bir kere Rasulullah (s.a.v) in nurlu yüzüne, bir kere de ayın yüzüne bakmaya başladım. Allah’a yemin ederim ki, benim yanımda Nebiyy-i muhterem hazretlerinin saadetli yüzü aydan daha güzel idi.

    Enes bin Mâlik (r.a) demiştir ki; ’’Rasulullah( s.a.v) efendimiz hazretlerinin boyu, çok uzun ve kısa arasında orta halli idi.’’ Bu ifadeden anlaşılan Rasul-ü Ekrem efendimizin uzuna yakın olduğuna işaret edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v) efendimize bakan kimse ilk bakışta onu orta boylu zannederdi.Fakat bakışını derinleştirdiği zaman Onun uzuna yakın olduğuna hükmederdi. Beyhakî ve İbn-ü Asakîr rivayet ettiler ki; Rasul-ü Ekrem (s.a.v) kiminle beraber yürüse o kimseden uzun görünürdü. İki uzun kimse arasında bulunsa ikisinden de uzun görünürdü. Tek başına olduğu zaman orta boylu görünürdü. Yine rivayet edilmiştir ki; Hazret-i Fahr-i âlem bir mecliste oturduğu zaman mübarek omuzları o mecliste oturan kimselerin omuzlarından yüksek görünürdü. Bu durum; Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin mucizelerinden bir mucize idi. Bu mucize ile şu geçek anlatılmak isteniyordu; dış ve maddî görünüşü itibariyle ümetinden herhangi bir ferd Ona denk olamadığı gibi yaşayış ve mana itibariyle de hiçbir kimse ona denk değildir. Sahabeden Bera’ bin Âzib Peyğamberimiz (s.a.v) efendimizin güzelliğini anlatırken: ’’Asla Ondan daha güzel bir kimse görmedim’’ sözüyle ifade etmiştir.

    Rasul-ü Ekrem (s.a.v) efendimizin mübarek tenlerin rengi, ne kireç gibi beyaz ve ne de esmer idi. Kırmızı ile karışık beyazdı. Anber kokulu saçları, ne tememen düz ve nede kıvırcık idi. Düz ile kıvırcık arasında vasat bir güzellikteydi. Mübarek başından omuzlarına doğru sarkmış olan gür saçları; bazen iki kulağının yumşağına kadar uzanır, bazen da kulaklarının yarısına kadar vâsıl olurdu. Bir başka rivayette ise omuzlarına kadar uzardı. Nebiyy-i Ekrem( s.a.v) âhirete göç ettiklerinde mübarek başlarında ve sakallarında yirmiden az beyazlık bulunuyordu. Peygamberimiz (s.a.v) in iki omzunun arası geniş idi. Bu;O’nun seçkin ve efendiliğinin bir nişanesi idi.

    Buharî’nin Hz Ali (r.a) den rivayetinde,Hz Ali (r.a) Onun emsalsiz vucut güzelliğini şöyle anlatıyor: ’’Nebiyy-i zî-şân (s.a.v) orta boylu, mübarek elleri ve ayakları büyük idi. (Bilindiği gibi el ve ayakların iriliği erkeklerde ğüzellik ve övgü vesilesi kadınlarda ise tam tersidir.) Omuz, diz ve bilek mafsallarındaki kemikleri de iri idi. (Bu kemiklerin iriliği onun çok kuvvetli olduğunun bir alametidir) Mübarek göğüsleri pek fazla kıllı olmayıp göğüs kılları ince bir hat halinde göbegine kadar ulaşırdı. Yürüyüşlerinde sanki yüksek bir yerden aşağıya inen kimse gibi bir miktar öne eğilerek yürürlerdi. Ondan önce ve Ondan sonra Ondan daha güzel bir kimse görmedim’’ sözleriyle O yüce nebinin eşsiz güzelliğe işaret ediyordu.

    Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin pek kıymetli torunu, Hz Ali (r.a) nin oğlu İmam Hüseyin (r.a) rivayet ediyor; dedi ki: ’’Annem Fatıma-t-üz Zehra (r.anha) nın anne bir kardeşi, dayım Hind bin Ebî Hâle’den Resul-ü Ekrem (s.a.v) in hılye-i saadetlerinden sordum. Hind (r.a) Rasul-ü Ekrem (s.av) efendimizin terbiyesi altında büyüdüğü için O’nun sıfatlarına hakkıyle vâkıf ve ârif idi. Ondan bana bir şeyler anlatmasını çok arzu ediyordum. Taki Ona âit sıfatları hayalimin hazinesinde saklayıp o ahlaklarla ahlaklanayım. Hz Hasan (r.a) Peygamberimiz Âhirete göç ettiklerinde temyiz yaşına ulaşmadığı için bizzat kendisi Onun mübarek sıfatlarının tamamını muhafazaya güç yetirememişti. Bu cihetle dayısına sorarak öğrenmek istiyordu. Nitekim aynı sualleri babsı hz Ali’ye tevcih etmişti. Hz Hind peygamberimiz (s.a.v) efendimizi Hz Hasan’a (r.a) şu şekilde tavsif etti: ’’Rasul-ü Ekrem (s.a.v) haddi zatında kadr-ü değeri büyük, insanların gönlünde muazzam, kemalat ve yücelik dolu cemaline bakan kimselerin kalbinde çok büyük ve yüce idi. Yüzü,ayın on dördü gibi pırıl pırıl parlardı. Orta boyludan uzunca, zaif uzun boyludan kısa ve orta boylu idi. Mübarek saçları, kıvırcık ile düz arası idi. Saçları kendi kendine iki bölük olduğunda,o halde bırakır ve başlarının iki yanına salıverir toplamazlardı.Eğer mübarek saçları kendi kendine iki bölük olmazsa; bu durumda mübarek saçlarını ayırıp iki tarafına salmazlar, toplu bulunduğu hal üzere bırakırlardı. Tenlerinin rengi kırmızılık karışmış beyaz idi. Mübarek alınları ve alınlarının iki tarafı açık ve geniş idi. Nebiyy-i zî şân’ın kaşları, yay gibi, uzun olup, ucu zahiren birbirine bitişik, gerçekte ince bir hatla ayrı gözüne kadar uzanmış idi. Rasul-ü Ekrem( s.a.v) efendimizin iki kaşı arasında bir damar vardı ki; gadab o tamarı harekete geçirdiği zaman o damar meydana çıkardı. Gadab vaktinin dışında bu damar gözükmezdi. Mübarek burunlarının (üst tarafı, yani) kaşları tarafı birazca yüksek, üstü ince idi. Burnu üzerinde bir nur vardıki; burnunun üzerine hâkim duruyordu. (Burnun direğinin ortası yüksek, üst tarafı düz ve uc tarafı alçakca olana Araplar ‘eşem’derler) Rasul-ü Ekrem( s.a.v) efendimizin mübarek burunlarına dikkatle bakmayanlar onu ilk bakışta eşem sanarlardı. Halbuki yukarıda da işaret edildiği gibi Nebiyi zi-şan eşem degil ‘akna’idi. (Akna: Burnun üst tarafının yüksece olması anlamınadır.)


     




  3. Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin sakal-ı şerifleri büyükce; her tarafı birbirine uygun, ne düz ne de dıraz idi. Mübarek yanakları yumru olmayıp düz idi. Mübarek ağızları geniş, ön dişleri seyrekce idi. Rasul-ü Ekrem (s.a.v) efendimizin mübarek göğüslerinden saadetli göbeğine kadar ince hat gibi kıllar var idi. Rasul-ü Ekrem (s.a.v) efendimizin bütün âzaları mutedil, şerefli vücutlarında olan mübarek etleri sık olup sarkmış değildi. Özetle ifade edecek olursak, Rasul-ü zi şân efendimizin vucut etleri semizlikle zaiflik arasında idi. Mübarek karınları ile göğsü düz; yani aynı hizada olup mübarek göğüsleri geniş idi. Geçen rivayetlerde de işaret edildiği gibi iki omuz arası geniş, mafsalları toplayan kemikleri iri idi. Mübarek âzaları, elbisesini çıkardiğı zaman gâyet nurlu pırıl pırıl parlardı. Vücudunda; mübarek iki memeleri ve karnında, göksünden göbeklerine varıncaya kadar ince bir hat gibi uzanmış olan kıllardan başka kıl yok idi. Rasul-ü Ekrem (s.a.v) efendimizin kollarında, omuzlarında ve göksünün üst taraflarında çok kıl vardı. Bileğinin iki yanında bulunan yumru kemikleri uzun el ayası geniş idi. (Malum olduğu üzre,el yasının genişliği cömertlik alametidir) Resul-ü Ekrem (s.a.v) efendimizin mübarek ellerinin ve ayaklarının parmakları kalın elleri ve ayakları büyükce; mübarek parmakları mutedil olmak üzere uzunca idi. Mübarek ayaklarının altı yerden yüksekce, üst kısmı düz olup üzerlerinde kir yarık ve yırtık yok idi. Resul-ü Ekrem (s.a.v) efendimizin mübarek ayaklarının eti hafif, üstü ziyade düz olduğundan su dökülse üstünde durmayıp iki tarafına akıp giderdi. Yürüdükleri zaman ayaklarını yerden kuvvetle kaldırırlar, istedikleri tarafa yönelirler, sağ ve sollarına meyletmiyerek bir miktar ön tarafa doğru eğilirlerdi. Rasul-ü zi şân efendimiz yürürken ayaklarını yere vurmadan vakar, sükünet ve tavazu ile yürürlerdi. Yürüyüşleri süratli adımları uzun idi. Sanki yer ayakları altında dürülürdü. Yürüyüşleri süratli, adımları uzun olmakla birlikte, yürüyüşleri vakar üzre olup acele değildi. Resul-ü Ekrem ( s.a.v) efendimiz bir şeye teveccüh ettikleri zaman, bütün beden, endam ve tenleri ile yönelirlerdi. Sebebsiz etrafına bakınmaz, ön taraflarına nazar ederdi. Yer yüzüne bakışları gök yüzüne bakışlarından daha çok idi. Yer yüzüne bakışları nihayet tavazuları, ziyade hudu’ ve huşularından ve Cenab-ı Haktan ziyade hayalarından dolayı idi. Resul-ü Ekrem (s.a.v) efendimizin mubah olan şeylere yüce bakışları göz ucu ile idi. Ashab-ı kiramı ile beraber yolculuk ettikleri zaman, ashab-ı kiramını korumak ve himaye etmek; zaiflerini gözetmek ve fakirlerine yardımcı olmak için kendileri hepsinin ardınca yürürler, karşılaştığı kimselere selamı ilk önce kendileri verirlerdi. (Bu şekilde ilk önce selam vermek tavazu sahiplerinin âdetidir.)

    İbn-ü Abbas (r.anhüma) nın rivayetinde, Rasulullah (s.a.v) efendimizin şemâilinden yukarıda geçen rivayette tafsil edilmeyen mübarek dişleri hakkında ise şöyle demiştir: ’’Rasulullah (s.a.v) efendimizin ikisi üstünde ikisi altında olan dört mübarek ön dişleri seyrekce ve gâyet berrak olduğundan; konuştukları zamanda o dişler inciler gibi görünüp aralarından nur çıkardı.

    Nübüvvet mührü hakkında gelen rivayetler ise yukarda naklettiğimiz rivayetler gibi Muhammed Râif efendinin Muhtasar şemâil-i Şerif tercemesinde şöyle anlatılmaktadır: Hatem-ül Enbiya (s.a.v) efendimizin geçmiş semavi kitaplarda nübüvvet mührü ile sıfatlanması ve ehl-i kitap yanında Âhir zaman peygamberinin nübüvvet mührü ile belli olmasından, mübarek cisimlerinde nübüvvet mührü ortaya çıkmıştır. Sahabe-i kiramdan Sâib bin Zeyd (r.a) dan mervidir ki şöyle dediler: ’’Hâlem beni alıp Peygamber (s.a.v) in huzuruna götürdü ve ’’Ya resulellah! Hemşirezademin ağrısı var dedi. Rasulullah (s.a.v) lutfen seâdetli elleriyle benim başımı sığadı, benim için bereketle duâ buyurdu ve abdest aldı. Derhal benden acı son buldu. Hazreti peygamber (s.a.v) in abdest suyunun geri kalanından içtim ve edebe riâyet için mübarek arkaları tarafına durup nübüvvet mührüne baktım. O nübüvvet mührü, o saadetli cismin iki kürekleri arasında idi. Damat ve gelin için olan cebinliğin düğmesi mikdarı idi. (Bu düğmeler gümüşden veya ibrişimden keklik yumurtası büyüklügünde olur) Cabir (r.a) ın rivayetinde ise Hz Cabir Nübüvvet mührünü şu şekilde açıklamaktadır: ’’Ben rasulullah (s.a.v) efendimizin iki omuzu arasında bulunan Nübüvvet mührünü gördüm, Kırmızıya çalar güvercin yumurtası büyüklüğünde bir ben idi.’’