Peygamber Ve Kur'an-ı Kerim Arasındaki İlişki

'Dini Konular' forumunda By RiZeLi tarafından 10 Mayıs 2010 tarihinde açılan konu


  1. Peygamber Ve Kur'an-ı Kerim


    Bilindiği gibi Peygamber, Allah ile kullar arasında elçilik yapan kimsedir. Allahû Teâlâ'dan vahiy alabilecek bir istidada sahip olduğu gibi tebliğ görevini yapabilecek bir istidada sahiptir. Bütün Peygamberlerin müşterek vasıfları vardır. Bu müşterek vasıflar şunlardır; doğruluk, emânet, ismet ve zekâdır. Peygamber olan kimse mutlaka doğrudur. Yalan söylemez, emindir, kimseye hiyânet etmez, günâhlardan masumdur. Allah'a isyan etmez, ne Allah'ın ne de başkasının hakkına tecavüz etmez, küfür ve büyük günahlardan masum olduğuna dair icmai ümmet vardır. Küçük günah hususunda ihtilaf bulunsa da Ehli Sünnet Vel Cemaat" in inancına göre hem bisetten önce, hem sonra küçük de olsa günah işlemez. Zekidir, yani ölçülü, mantıklı ve ileri görüşlüdür. Zaten öyle olmayan kimse Peygamberlik gibi yüce bir makama ehil olmaz. Ancak İsmet müstesna, bu sıfatlar Peygamber'e has değildir. Başka insanlar da doğru, emin ve zeki olabilirler. Bu sebeple Peygamber için has bir alâmet lâzımdır ki; sahte olarak Peygamberlik iddiasında bulunan kimseden farklı olsun. Bu has alâmete "mucize'' denir. Bunun mânâsı Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğruluğunu ve Peygamberliğini ispat etmesi için gösterdiği harikulade şeydir. Mucizeler çeşit çeşittir. Zaman ve zemine göre değişir.
    Meselâ, Allah'û Teâlâ Musa Aleyhisselam'a bir asa vermişti, ama bu asa başka asalara benzemez. Taşa vurulduğunda dört yandan su fışkırır, denize vurulduğunda onda geniş caddeler açılır, yere atıldığında da büyük bir yılana dönüşürdü. Isa Aleyhisselam'a da ihya mucizesini vermişti. Hz. İsa'nın zamanında tıp ve tedavi usulü büyük bir mesafe katetmiştir. Allahû Teâlâ İsa'nın nübüvvetini tastik etmek için bu ihya mucizesini vermiştir. Bu mucize tababet işine benzer, ama onun hududunu aşardı. Değil hasta kimseleri, gözü, kulağı rahatsız olanları tedavi ederek, Allah'ın izniyle ölmüşleri ihya edip canlandırırdı. Anadan doğma kör ve sağırları iyileştiriyordu. Bu mucizeden söz edilince, maddenin ötesini inanmayan kimse, onu uzak görür. Ama görmemesi lazımdır. Çünkü bu iş, insanı ve kainatı yoktan var eden Allahû Teâlâ'ya havale ediyor. Yani onu yapan Allahû Teâlâ'dır. Ancak İsa Peygamberin elinde görünüyor. Allah'da hergün nice insan ve canlı varlık yaratıp can veriyor, göz kulak ve diğer organlarını halk ediyor. Zaten mucizesinin mânâsı, hiçbir insanın yapamayacağı şeyleri göstermek demektir. Allahû Teâlâ son Peygamber olan Hz. Muhammed (sa.)'e de çeşit çeşit mucize vermiştir. Parmakların arasından suyun fışkırması, az yemeğin çoğalması gibi.
    Ama şüphe yok ki, Allahû Teâlâ'nın Hz. Peygamber'e verdiği en büyük mucize, Kur'ânı Kerim'dir. Bütün mucizeler tarihe karıştığı halde, Kur'ânı Kerim mucizesi bakidir ve kıyamete kadar da baki kalacaktır. Kur'ânı Kerim'in fesahat ve Belâğati, fesahat ve belâğatin en son hududunu aşıp, hiçbir insanın varamayacağı bir zirvede bulunuyor. Onun ilk muhatabı Araplardır. Arapların o zaman kahir ekseriyeti ümmi olduğu için güzel meziyetlerini ya şiire dökmek veya fesih ve beliğ bir nesre aktarmak suretiyle birbirine devrediyorlardı. Ve bu sebeple fesahat ve belagat alanında çok ilerlemişlerdi ve daha ileriye gitmek için sık sık müsabaka tertip ediliyor, iyi puan alan kimseler ödüllendiriliyorlardı. Bunun için şair ve edip olan kimsenin büyük bir itibarı vardı. Bir şairin, bir sözü için savaş açılır veya savaşa son verilirdi. İşte böyle bir zamanda Allahû Teâlâ Hz. Muhammed'i (sa.) gönderiyor ve kendisine Kur'ânı Kerim mucizesini veriyor. Kur'ânı Kerim ise Arapça bir sözdür. Ama yazılmış ve söylenmiş sözlere benzemez ve kıyas da edilemez. Belagat ve fesâhatiyle böbürlenip, O'nu kabul etmeyenlere def atle benzerini getirmek için meydan okuduğu hâlde tarih boyunca benzerini getiren olmadı. Kur'ânı Kerim hem lafzan. hem manen mucizedir. Dost onu çok sevdiği için taklidini yapmak ister, düşmanda onun davasını iptal etmek için benzerini getirmeye çalışıyor ama hiçbir dost veya düşman benzerini getiremedi. Arapça'da mevcut olan en güzel sözler, en cazip kelimeler, kulağa en fazla güzel gelen ibareler, onda toplanmıştır. Câhiliyette zaman zaman tertip edilen şiir ve nesir müsabakasında en yüksek puan alan Muallekatı Sebâ olmuştur. Onların lafız ve ibareleri çok güzel ve çok akıcı bir üsluba sahiptir. Bunun için altın ile yazılarak arap aleminde câhiliyette de en mukaddes sayılan Kabe duvarına asılmıştır. Fakat hem lafzı güzel, hem mânâsı güzel, hidâyet ve nurla dolu olan Kur'ânı Kerim nazil olunca bu muallakatın durumu değişiyor, yıldızları sönüyor. Sözlerin lafızları çok güzel, tantanalı da olsa içi boştur, gayesizdir. Kur'ânı Kerim ise en güzel sözleri, en yüce manaları, en ulvi gayeleri ihtiva etmektedir. Bunun için Gafir Sûresinin ilk ayetleri nazil olunca Hz. Peygamber Mescid el Haram'da onları okumaya başladı. İslâmın en büyük düşmanlarından biri olan Velid B. Muğire oraya yakın yerde bulunduğundan kulak misafiri olup bu ayeti dinliyordu. Peygamber farkına varınca ayeti tekrar etti. Bilâhare Velid mensup olduğu Beni Mahzum cemaatine dedi ki "'Allah'a yemin ederim. Muhammed'den (sa.) öyle bir söz işittim ki, ne insanların sözü, ne de cinlerin sözüdür. Çok tatlı ve çok güzeldi. Tavanı meyveli, tabanı verimlidir. O galiptir, mağlup olmaz." Sonra evine döndü. Bu sebeple Kureyşin ileri gelenleri onun hakkında şüplendiler, Velid sapıttı dediler. Bunun üzerine kendisine gidip münâkaşa yaptılar. Münâkaşada söyledikleri sözlerden biri şu oldu - Muhammed'in (sa.) deli olduğunu söylüyorsunuz. Deliler gibi sıkışıp boğulacak bir hâle düştüğünü gördünüz mü? - Hayır, - Kâhindir diyorsun, kehânet işleri ile uğraştığını gördünüzmü? - Hayır, - Yalancıdır diyorsunuz, herhangi bir konuda yalanını gördünüz mü? - Hayır, ama nedir? Bu sefer Velid, derin düşünmeye başladı. İçindekini ölçüp biçti. Sonra düşündü, sonra yüzünü asıp ekşitti. Sonra kibirlendi ve dedi ki "Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (Müdessir Suresi 18-25) Dost düşman herkes Kur'ânı Kerim'in fesahat ve belagatını kabullenip bunun aksine söylemediler. Velid gibi inatçı bir kimse dahi bunu inkâr edemiyor, çok tatlı, çok güzeldir diyor. Ama İslama girmemek için mazeret uydurup sihirdir deyip, onu lekelemeye çalışıyor. Malûm olduğu üzere Muallakatı Seb'â'dan birisinin sahibi Lebib'dir. Bunun kızı Kur'ânı Kerim'i dinleyince Kabe duvarında asılı duran babasının muallakasım bizzat indirip, "Artık senin modan geçmiştir." dedi. Kur'ânı Kerim"in Allah'ın kelâmı olduğuna delâlet eden çok delil vardır. Onlardan birisi şudur Arapçanın bir tek kelimesini dahi bilmeyen yedi sekiz yaşındaki çocuk, kısa bir zaman içerisinde Kur'ânı Kerim’ i baştan sona kadar ezberler, bir Arap gibi telâffuz eder. Türkiye'de Türk çocukları için birçok Kur'an Kursu vardır. Onlardan onbinlerce hafız yetişiyor. Çocuklar Arapça konuşanlar gibi Kur'ân-ı Kerim okuyor. Hatta birçokları açılan Kur'ânı Kerim müsabakalarında birincilik kazanıyor. Bu mucize olmazsa ne olabilir?
    Acaba İngilizce bilmeyen bir kimse İngilizce olarak yazılmış bir kitabın kaç sahifesini ezberleyebilir? Hele İngilizlerin telâffuz ettiği gibi telâffuz etmesi mümkün müdür? Kur'ânı Kerim'in terkibi ve dirayeti o kadar mucizedir ki, beliğ ve fasih insanları dahi şaşkına çeviriliyor. İbare ve cümlelerinde yer almış olan kelimeler, maksudu ifade etmek hususunda tesanüt halinde birbirinin yardımına koşar gibidirler. Böyle bir tesanüt ve yardımlaşmanın başka bir kelâmda bulunması mümkün değildir. Buna bir misal verelim. Kur'ânı Kerim şöyle buyuruyor: "Ve lein messethüm nefhatün min azabi rabbike". Bu Ayeti Kerime asi olan kimseleri tehdit edip az bir azapla onlara dokunuşun dahi çok acıklı olduğunu beyân ediyor, ona dikkat ederseniz bu cümlede mevcut olan kelimelerin her birisinin bu azlığı ifade ettiğini göreceksiniz. Şöyle ki, "in" kelimesi şek ve azlığı ifade ediyor. "Mes" kelimesi de azıcık dokunmak mânâsmdadır. "Nefhatun" kelimesi masdar li'l merre olduğu için sigasıyla azlığı ifade ettiği gibi, mânâsı da azlığı ifade ediyor. Mânâsı az kokudur. "min" tebiz içindir, yine azlığı ifade ediyor. "Azap" kelimesi "İkap" kelimesine nispetle daha az ve hafiftir. "Rabbike" kelimesi de şefkat ve merhameti ifade ediyor. Sözler/286 Kur'ânı Kerim manen de mucizedir. Bu manevi icaz üç nevidir. Fikir yönünden mucizedir.
    Şöyle ki, Hz. Muhammed (sa.) Arap yarımadasının Mekke Şehrinde dünyaya gelmiştir. Mekke ve çevresinde okur yazar nispeti çok düşüktür, iktisat, sosyal, ekonomi ve idari bilimleri bilen yoktu. Okul ve medrese gibi ilmi müesseseler söz konusu değildi. Bu muhitte bulunan insanlar genellikle bedevi bir hayat yaşıyordu. Bütün medeni imkânlardan mahrumdu. Böyle bir ortamda dünyaya gelen Hz. Muhammed (sa.) onlardan biriydi. O da onlar gibi ümmi idi. Okur yazar değildi. Durum öyle olmakla beraber bu zat, ilahi risalet sayesinde o karanlık çevre ve zamanda ilim ve irfan kapısını açtı. Kısa bir zaman içerisinde o bedevi insanları ilim ve irfanla mücehhez kıldı. Ve onlar da beşeriyete hocalık yapmaya başladılar. İslâm devletini en güzel şekilde idare eden Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali gibi zevatı kiram onun açtığı medresede yetiştiler. Ebû Hanife, Şafiî, Malik ve Ahmet Bin Hanbel gibi müctehidler. Gazali, Farabi ve İbni Sina gibi mütefekkirler ve dünyaya ün salan sayılamayacak kadar alimler; getirdiği Kur'ânı Kerim ve bıraktığı Hadisi Şerif olmasaydı asla tanınmayacaktı. Bedevi muhitte nazil olan Kur'ânı Kerim dünya ve ahiret ile ilgili bütün konulan içine almıştır. Ama bir kısmını açıkça ifade etmiştir. Bir kısmını da getirdiği genel kaideleriyle göstermiştir. O Allah, Melek, Kitap, Peygamberlik, Ahiret, kaza, kader gibi itikadi, ihlâs, doğruluk, emânet, ahde vefa, tevazu, kanâat ve iffet gibi ahlâki; namaz oruç, zekât, hac gibi ibadet konularını beyân ettiği gibi. alış veriş rehin, icare, mudârebe ve şirket gibi muameletın bütün nevilerini de beyân etmiştir. Bir yazar yazdığı bir makalade şöyle diyor: Kur'ânı Kerim ahvali şahsiye hakkında yetmiş, ceza hakkında otuz, muhakemat hakkında on üç, devletler hukuku hakkında yirmi beş. ekonomi hakkında on, fert ve devlet ilişkileri hakkında yüz ayet zikretmiştir. Peygamber (sa.)'in hadisleri ise bu konularda çoktur, isterseniz, başta Buhari ve Müslim olmak üzere Kütübi Sitte ve diğer hadis kitaplarına bakınız, durumu görünüz. Bunun için din ayrı, dünya ayrı demek doğru değildir. O hristiyanlık için geçerlidir. Ama İslâm dini hem dünya, hem âhiret dinidir. Acaba Mekke'de o zaman dünyaya gelen Hz. Peygamber Allah'ın Peygamberi olmazsa, böyle bir şey getirebilirmiydi! Beşerin getirdiği nizam, beşer gibi çürümeye mahkumdur. Hz. Muhammed'in (sa.) getirdiği nizam ise ilahidir. Ebedi ve ezeli olan Allah'a dayanır. Daima dinç ve gençtir. Gayb yönünden mucizedir.
    Kur'ânı Kerim Hz. Adem, Hz. İdris, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakup. Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. İsa ve Hz. Yahya gibi Peygamberlerin davet ve nübüvvetle ilgili hayat ve siretlerini ve birçok tarihi olayları izah etmiştir. Halbuki ne Hz. Peygamber, ne de onun milleti bu gibi zevatların hayat ve yaşayışlarından haberdar değildir. Kur'ânı Kerim şöyle buyuruyor: "Ne sen, ne senin kavmin bundan evvel bunları bilmezdiniz." Öyle ise ilahi olmasında şüphe yoktur. Tevrat ve İncil bunlardan söz etmişler ise de muharref oldukları için verdikleri bilginin çoğu gerçek dışıdır. Bir kısmı nübüvvetle hiç bağdaşmaz, Lut Aleyhisselam'ın kızları ile ilgili olan menfur kıssası gibi Bu hikayenin kutsal denilen kitaplarında tüyler ürpertici bir üslup ile açıklanması insandan kimsenin havsalasına sığmaz. Ayrıca Tevrat ve İncil Arap aleminde pek bulunmadıkları gibi, lisanları İbrani'ce olduğundan Hz. Muhammed'in (sa.) çevresinde bulunan Araplar muhtevasına vakıf değildirler.
    Bunun için Tevrat ve İncil'den Peygamberlerin hayatlarını anlamak da mümkün değildir. Kur'ânı Kerim Peygamberlerin hayatı hakkında geçmişe ait gaibten haber verdiği gibi geleceğin gaybından da haber vermiştir. Meselâ Rum Sûresinin başında Rum ile Fars arasında vâki olan savaşa. Rumların birkaç sene zarfında muzaffer olacaklarını ve ehli kitap oldukları için müminlerin de sevineceklerini beyân ediyor ve öyle oldu. Söz uzamasın diye bu misâl ile yetiniyorum. İlmi yönünden Kur'ânı Kerim mucizedir. Şöyledir Kur'ânı Kerim kâinatın sırrını ve mahiyetini bilen Allah'ın kelâmı olduğundan ilerde ilim ve fen yolu ile çözülecek meselelere ezel gözü ile bakıp gördüğünden onlardan haber verir. İlim onu tasdik ediyor. Bunun için birkaç misâl verelim. Cenab-ı Allah şöyle buyurur: 1-"Allah Duman halinde bulunan göğe yöneldi." İlim de bu hususta şöyle diyor Kâinat ilk önce uzayda bir gaz hâlinde idi. Sonra kalınlaştırılarak bulut haline dünüştürüldü. 2- "Kimi de saptırmak isterse göğe doğru çıkıyormuş gibi kalbini içice daraltır." Enam/125 Yani uzayda oksijen az olduğu veya bulunmadığı için oraya doğru giden kimsenin kalbi sıkışıp kalacaktır. Bu ayette atmosferin yüksek tabakasında oksijenin az olduğuna veya olmadığına latif bir işaret. 3- Cenabı Allah şöyle buyuruyor "Her şeyden de çift çift yarattık ki öğüt alasınız." Zariyet/49 İlim de diyor ki, her yaratık çifttir. Bitki, hayvan ve insan aleminde çiftler erkek ve dişi şeklindedir. Atom, elektrik ve bulut gibi şeylerde negatif ve pozitif-müspet ve menfi- görünümündedir. Bu gerçek eskiden bilinmediği halde Kur'ân-ı Kerim gönderildiği bin dörtyüz sene evvel bunu açıkça ifade etmiştir.

    Alıntıdır.