Peygamber efendimizi müjdeleyici haberler

'Merak Ettiklerimiz' forumunda ZeuS tarafından 19 Ağustos 2011 tarihinde açılan konu


  1. peygamber efendimizi müjdeleyici haberleri

    Peygamberimiz’in Zuhûrunu Müjdeleyen Haber ve Hâdiseler

    Peygamber Efendimiz doğmadan önce birçok ilâhî tecellî zuhûr etmişti. Bütün kâinât âdeta O’na hasret çekmekteydi. Çünkü O, yaratılışın sebebi idi.

    Evvelâ Allâh Teâlâ, daha önceki peygamberlerden, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e îmân edip yardımcı olmaları husûsunda ahd ve mîsâk almıştır. Bu O’nun zuhûrunun en büyük müjdelerinden biridir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ

    “Hani bir vakit Allâh Teâlâ peygamberlerden ahit almıştı: «–And olsun ki size kitap ve hikmet verdim; sizde olanı tasdîk eden bir peygamber gelecek, O’na mutlakâ inanacaksınız ve O’na mutlakâ yardım edeceksiniz, ikrâr edip bu ahdi kabûl ettiniz mi?» demişti. «–İkrâr ettik» demişlerdi de: «–Şâhit olun, Ben de sizinle berâber şahitlerdenim.» demişti.” (Âl-i İmrân, 81)

    Hazret-i İbrâhîm ile oğlu Hazret-i İsmâîl, Kâbe’nin inşâsını tamamladıktan sonra ellerini kaldırıp Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- için şöyle duâ etmişlerdi:

    رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ

    “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden Sen’in âyetlerini kendilerine okuyacak, kitap ve hikmeti öğretecek ve onları(n

    nefislerini) tezkiye edecek (kötülükten arındırıp kemâle erdirecek) bir peygamber gönder! Çünkü azîz olan ve her şeyi yerli yerince yapan yalnız Sen’sin!” (el-Bakara, 129)

    Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da peygamberliğini İsrâîloğulları’na bildirirken Varlık Nûru’nu müjdeliyordu:

    وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ

    “Meryem oğlu Îsâ: «Ey İsrâîloğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrât’ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allâh’ın size gönderilmiş bir peygamberiyim!» demişti…” (es-Saff, 6)

    Annesi Hazret-i Âmine, Varlık Nûru’na hâmile olduğunun ilk günlerinde bir rüyâ gördü. Rüyâda kendisine:

    “Ey Âmine! Sen bu ümmetin efendisine hâmilesin! Dünyâyı şereflendirdiği zaman: «Her hasetçinin şerrinden O’nu tek olan Allâh’a havâle ederim!» diye duâ et ve O’na «Muhammed» ismini ver!” diye seslenildiğini işitti.44

    Bunun içindir ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Ben, ceddim İbrâhîm’in duâsı, kardeşim Îsâ’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım.” (Hâkim, II, 453; Ahmed, IV, 127-128)

    Bununla birlikte Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in isim ve sıfatları, Tevrât ve İncîl’de yazılı olup yahûdî ve hristiyan âlimleri bu hususta tam bir bilgiye sâhiptiler. Nitekim bunların insaf ehli olanları hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ

    “Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de (isim ve sıfatlarını) yazılı buldukları O Rasûl’e, O ümmî peygambere tâbî olurlar…” (el-A’râf, 157)

    Hattâ ehl-i kitâb âlimleri, Peygamber Efendimiz’i, öz evlâtlarını tanıdıkları gibi tanırlardı:

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

    “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, O’nu kendi evlâtlarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen şüphesiz onlardan bir fırka, bile bile gerçeği gizlerler.” (el-Bakara, 146)

    Nitekim yahûdîlerin en büyük âlimlerinden iken müslüman olan Abdullâh bin Selâm -radıyallâhu anh-:45

    “–Ben, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, kendi oğlumdan daha iyi tanırım!” dediği zaman Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Ey İbn-i Selâm! Bu nasıl olur?” diye sordu. O ise:

    “–Ben Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın gerçekten Allâh’ın Rasûlü olduğuna yakînen şehâdet ederim. Kendisinin peygamber olduğunda hiç şüphe etmem! Çünkü, O’nun Allâh tarafından gönderilen Peygamber olduğu, na’t ve vasıfları, kitabımızda bulunmaktadır…” dedi.

    Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Ey İbn-i Selâm! Allâh seni hakîkate muvâfık kılmıştır!” dedi ve onu alnından öptü. (Vâhidî, s. 47; Râzî, Tefsîr, IV, 116)

    Âyet-i kerîmede, Tevrât ve İncîl’de Peygamber Efendimiz ve ashâbının vasıf, hâl ve şanlarının şöyle beyân edildiği bildirilmektedir:

    مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا

    “Muhammed, Allâh’ın Rasûlü’dür. Onun berâberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allâh’tan lutuf ve rızâ isterler. Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. İşte bu, onların Tevrât’ta anlatılan vasıflarıdır. İncîl’de ise şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, çiftçilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allâh böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkârcıları öfkelendirir. Allâh, îmân edip sâlih amel işleyenlere, mağfiret ve büyük bir ecir va’detmiştir.” (el-Fetih, 29)

    Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-, birgün Kâ’b el-Ahbâr’a:46

    “–Tevrât’ta Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vasıfları nasıl anlatılır?” diye sorduğu zaman, Hazret-i Kâ’b -rahimehullâh-, bu suâle şöyle karşılık vermiştir:

    “–O’nun vasıfları hakkında Tevrât’ta şunlar yazılıdır:

    Muhammed bin Abdullâh, Mekke’de doğacak, Tâbe’ye (Medîne’ye) hicret edecek, Şam’a hâkim olacaktır. Kendisi ne kötü söz söyler ne de çarşılarda yüksek sesle konuşur. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilâkis affeder ve bağışlar. Ümmeti de bollukta, darlıkta ve her yerde Allâh’a hamd eder, O’nu yüceltirler. Bellerine izâr bağlarlar. Kollarını yıkarlar (abdest alırlar). Savaşta saf oldukları gibi namazlarında da saf tutarlar. Mescidlerinden arı uğultusu gibi (Kur’ân ve zikir) sesleri gelir. Ezan sesleri âfâkı doldurur.” (Dârimî, Mukaddime, 2)

    Atâ bin Yesâr -rahimehullâh- anlatıyor:

    “Abdullâh bin Amr -radıyallâhu anhümâ-’ya47 rastladım ve:

    «–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Tevrât’ta zikredilen vasıflarını bana söyler misin?» dedim. Bunun üzerine:

    «–Pekâlâ! Allâh’a yemin olsun, o Kur’ân’da geçen bâzı sıfatlarıyla Tevrât’ta da mevsuftur. (Orada): “Ey Peygamber! Biz Sen’i insanlara şâhit, müjdeci, uyarıcı ve ümmîler için koruyucu olarak gönderdik. Sen Ben’im kulum ve Rasûlümsün. Ben Sen’i Mütevekkil diye isimlendirdim… Allâh, bozulmuş dîni insanların “Lâ ilâhe illâllâh” demesiyle düzeltmeden ve o dinle kör gözleri, sağır kulakları, paslanmış kalbleri açmadan O’nun rûhunu kabzetmez.” buyrulur.» dedi.” (Buhârî, Büyû 50; Tefsîr 48/3)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bütün vasıflarıyla bilen yahûdîler, kendisinin geleceği vakti beklemekteydiler. Nitekim Medîneli putperest Evs ve Hazrec kabîleleri ile yahûdîler ne zaman birbirlerine düşüp araları açılsa, yahûdîler:

    “–Şu sıralarda bir peygamber gönderilmek üzeredir. O’nun gelmesi pek yakındır. O peygamber gelince, biz O’na tâbî olacak, İrem ve Âd kavimleri gibi sizi öldürüp kökünüzü kazıyacağız!” derlerdi. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 95-96)

    Peygamber Efendimiz’in zevcesi Safiye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-’nın naklettiğine göre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hicret esnâsında Kubâ köyüne geldiğinde, babası yahûdî Huyey bin Ahtab ile amcası Ebû Yâsir hemen oraya gitmişler, güneş batarken de çok bitkin ve üzgün bir hâlde eve dönmüşlerdi. Ebû Yâsir, kardeşine:

    “–Bu zât, geleceği beklenilen Peygamber midir?” diye sordu. Huyey:

    “–Evet, vallâhi odur!” dedi. Ebû Yâsir:

    “–Bunun o Peygamber olduğundan emin misin? İyice tespit ettin mi?” diye sordu. Huyey:

    “–Evet!” karşılığını verdi.

    “–O hâlde, O’na karşı kalbinde ne var?” diye sorunca da Huyey:

    “–Vallâhi hayatta olduğum müddetçe O’na hep düşmanlık besleyeceğim!” dedi. (Ebû Nuaym, Delâil, I, 77-78)

    Yahûdîler, gelmesini bekledikleri son peygamberin, kendi ırklarından, yâni İsrâîloğulları’ndan olmasını arzu etmekte idiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise İsmâîl -aleyhisselâm-’ın nesebinden gelen Araplardan olduğu için yahûdîler hased ederek O’na îmân etmemişlerdir.48

    Bu hakîkati, İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın şu rivâyeti de ortaya koymaktadır:

    Hayber yahûdîleri ile Gatafan arasında savaş vardı ve yahûdîler her karşılaşmada mağlûb oluyorlardı. Sonunda:

    “Ey Allâh’ımız! Âhir zamanda göndermeyi va’dettiğin o ümmî peygamber hakkı için Sen’den bizi muzaffer kılmanı diliyoruz!” duâsıyla Hakk’a yalvarmayı kararlaştırdılar. Gatafan’la karşılaşınca da bu duâyı yaptılar. Böylece Peygamber Efendimiz ile tevessülde bulundular. Savaşın netîcesinde Gatafanlıları bozguna uğrattılar. Fakat Allâh Teâlâ, yahûdîlerin duâlarında vesîle edindikleri Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i peygamber olarak gönderince O’nun peygamberliğini inkâr ettiler. Bunun üzerine Allâh Teâlâ:

    وَكَانُواْ مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُواْ فَلَمَّا جَاءهُم مَّا عَرَفُواْ كَفَرُواْ بِهِ فَلَعْنَةُ اللَّه عَلَى الْكَافِرِينَ

    “…Daha önce (o peygamberin adını kullanarak, O’nun hakkı için diyerek) kâfirlere karşı zafer isteyip durdukları hâlde, o tanıyıp bekledikleri (Peygamber) kendilerine gelince, bu sefer O’nu inkâr ettiler. İşte Allâh’ın lâneti49 böyle kâfirlerin üzerinedir.” (el-Bakara, 89) âyetini inzâl buyurdu. (Kurtubî, II, 27; Vâhidî, s. 31)

    Fahr-i Kâinât Efendimiz’in zuhûrunu müjdeleyen şu hâdise de oldukça câlib-i dikkattir:

    Seyf bin Zî Yezen, Kisrâ tarafından Yemen hükümdarlığına tâyin edilince her taraftan Arap heyetleri gelip kendisini tebrik ettiler. Mekke’den gelen on kişilik heyetin başında da Peygamberimiz’in dedesi Abdülmuttalib bulunuyordu. Hükümdâra:

    “–Ey hükümdar! Bizler, Allâh’ın dokunulmaz kıldığı Harem’inin halkı ve Beytullâh’ın hâdimleriyiz. Hükümdarlığını tebrik etmek niyetiyle geldik!” dedi.

    Yemen hükümdârı onları güzel bir şekilde karşıladı ve uzun bir müddet misâfir etti. Birgün Abdülmuttalib’i yanına çağırarak ona şöyle dedi:

    “–Ey Abdülmuttalib! Ben sana bir sır emânet edeceğim ki, o sırrı başkası olsaydı açmazdım. Fakat ben onun mâdenini sende gördüm. Bunun için onu sana açıklayacağım. Allâh Teâlâ izin verinceye kadar bu sır sende mahfuz kalsın. Şüphesiz ki Allâh emrini yerine getirir. Kendimize tahsîs edip başkasına kapalı tuttuğumuz Kitap’ta öyle mühim bir haber vardır ki hayâtın şerefi, ölümün fazîleti ondadır; bütün insanları, heyet arkadaşlarını, bilhassa seni çok yakından ilgilendirmektedir!” dedi.

    Abdülmuttalib:

    “–Ey hükümdar! Bütün göçebe halkı sana fedâ olsun! Nedir o büyük ve şanlı haber?” diye sordu.

    Hükümdar:

    “–Tihâme bölgesinde bir çocuk doğacak. Alâmet olarak, O’nun iki kürek kemiği arasında bir ben bulunacak. Kıyâmet gününe kadar, O’nda imamlık (riyâset), sizde de seyyidlik olacak.” dedi.

    Seyf bin Zî Yezen şöyle devâm etti:

    “–Bu zaman, O’nun doğacağı zamandır. Hattâ, belki de doğmuştur. Onun ismi Muhammed’dir. Babası ve annesi ölmüş olacak. Kendisinin bakımını, dedesi ve amcası üzerlerine alacak. Allâh O’nu apaçık teblîğatta bulunan bir peygamber olarak gönderecek. Bizden bir kısım insanları O’na Ensâr (yardımcılar) yapacak. Onlarla, dostlarını azîz, düşmanlarını da zelil kılacak. O, yeryüzünün en kıymetli bölgelerini fethedecek. O’nun doğumu ile, mecûsîlerin taptıkları ateş sönecek. Bir olan Rahmân’a ibâdet edilecek. Küfür ve taşkınlıklar yasaklanacak, putlar kırılacak, şeytan taşlanacak. O’nun sözü hak ile bâtılın arasını ayıracak, hükmü adâletten ibâret olacak. O, dâimâ iyiliği emredip tatbîk edecek, kötülükten de nehyedecek ve onu ortadan kaldıracak.” dedi.

    Abdülmuttalib:

    “–Ömrün uzun, şan ve şerefin yüce, saltanatın dâim olsun! Bu bahsettiğin benim neslimdir. Acabâ hükümdar bu hususta biraz daha îzâhat vererek beni sevindirme lutfunda bulunabilir mi?” dedi.

    Seyf:

    “–Örtülere bürünmüş Beytullâh’a, mûcizelere ve semâvî kitaplara yemin olsun ki ey Abdülmuttalib! Hiç yalan yok, muhakkak ki sen O’nun atasısın!” deyince, Abdülmuttalib sevincinden yere kapandı.

    Hükümdar:

    “–Başını yerden kaldır! Kalbin ferah, ömrün uzun, şânın yüce olsun! Sana anlattığım alâmetlerden gördüğün bir şey var mı?” dedi.

    Abdülmuttalib:

    “–Evet ey hükümdar! Benim çok sevgili, üzerine titrediğim bir oğlum vardı. Onu kavminin şereflilerinden birinin kızı olan Âmine ile evlendirmiştim. Âmine bir çocuk dünyâya getirdi. O’nun ismini Muhammed koydum. İki küreğinin arasında da bir ben vardır. Anlattığın alâmetlerin hepsi de kendisinde mevcuttur. O’nun babası ve annesi de vefât etti. Kendisinin bakımını ben ve amcası üzerimize aldık.” dedi.

    Bunun üzerine hükümdar Seyf:

    “–Oğlunu iyi koru! Yahûdîlere karşı dikkatli ol! Çünkü yahûdîler O’na düşmandırlar. Fakat Allâh bu hususta onlara fırsat vermeyecektir. Bu dediklerimi arkadaşlarına sakın söyleme! Size nasîb olan üstünlüğü kıskanıp torununun başına gâileler açmayacaklarından emin değilim. Eğer, O’nun peygamber olarak gönderilmesinden önce ölmeyeceğimi bilseydim, süvârilerim ve piyâdelerimle birlikte gider, Yesrib’i (Medîne’yi) hicret yurdu, devletime başkent yapardım. Ne olurdu, O’nu âfet ve belâlardan ben koruyaydım! Bir sene sonra onun hakkında bana haber getir!” dedi.

    Ne yazık ki Seyf bin Zî Yezen bir sene geçmeden öldürüldü.50 (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 26-28; Diyarbekrî, I, 239-241)

    Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib’e, torununun istikbâli hakkında verilen diğer bir müjde de şöyledir:

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün çocuklarla oyuna dalarak Redm mahallesine kadar gitmişlerdi. Orada Müdlicoğulları’ndan bir cemaat, Peygamber Efendimiz’i yanlarına çağırarak ayaklarına baktılar ve ayak izini incelediler. O sırada Abdülmuttalib geldi. Onunla kucaklaşıp:

    “–Bu çocuk senin neslinden midir?” diye sordular. Abdülmuttalib:

    “–Oğlumdur.” dedi.

    Müdlicoğulları:

    “–O’nu iyi muhâfaza et! Çünkü biz Makâm-ı İbrâhîm’deki ayak izine bu çocuğunkinden daha çok benzeyen bir ayak izi görmedik.” dediler.

    Abdülmuttalib, oğlu Ebû Tâlib’e:

    “–Bak! Bunlar ne söylüyorlar, dinle!” dedi. Bunun için Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in amcası Ebû Tâlib, yeğenini titizlikle korurdu.51

    Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dünyâyı şereflendirmeden önce bütün âlem, mânevî yönden müthiş bir karanlık içinde idi. İnsanlar, son derece bedbaht bir cehâlet bataklığında boğulmaktaydılar. İnsanlık, şeref ve haysiyetini yitirmişti. İnsanların vahşet ve zulmünden, hayvanlar bile iyice bunalmıştı. Hayat yaşanmaz hâle gelmişti. Âlem mahzûn, varlıklar mağmûm, gönüller muzdaripti. Zayıf ve güçsüzler gülmeyi unutmuştu. Yaşama hakkı güçlülere âitti. Mehmed Âkif’in ifâdesi ile:

    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

    Güçsüz mü bir insan, onu kardeşleri yerdi.

    Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği şöyle beyan buyurur:

    ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ

    “İnsanların kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat zuhûr etti…” (er-Rûm, 41)

    Ulvî teşrîf yaklaştıkça herkes, hattâ her şey, daha bir iştiyak ve hasret içerisinde O yüce nûrun imdâda yetişip kendilerini karanlıktan kurtarmasını bekliyor, O âb-ı hayâtın kendilerine ikrâm ve ihsân buyrulmasını arzu ediyordu. Bütün insanlık O’na teşne ve O’nu muntazırdı. Bunun müjde ve işâretlerini almışlar ve zaman zaman da almaktaydılar.

    Süleymân Çelebi Mevlid-i Şerîf’inde, güneşin bile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âşık olup O’nun etrâfında pervâneler misâli döndüğünü dile getirerek, ulvî teşrîfin müjdesini Hazret-i Âmine’nin gönül dilinden şöyle mısrâlara döker:

    Dedi gördüm ol Habîb’in ânesi

    Bir aceb nûr kim güneş pervânesi

    İndiler gökten melekler sâf sâf

    Kâbe gibi kıldılar beytim tavâf

    Dediler oğlun gibi hiçbir oğul

    Yaradılalı cihân gelmiş değil

    Bu gelen ilm-i ledün sultânıdır

    Bu gelen tevhîd ü irfân kânıdır…
    alıntı