Paradokya 2 Sırlar Geçidi Kitabının Geniş Özeti

'Kitap özetleri' forumunda Mirayy tarafından 24 Temmuz 2009 tarihinde açılan konu


  1. Paradokya 2 Sırlar Geçidi Kitabının Geniş Özeti

    Maceraya hazır mısın?

    Paradokslarla çevrili rüyalar âlemi, seni bu defa bambaşka zamanlara ve mekânlara götürecek. Paradokya, Sırlar Geçidi ile yeniden karşında!

    Odasından çıktı. Sendeleyerek lavaboya yürüdü. Uzun bir esneme seansının ardından musluğu açtı. O esnada, yarı açık gözleri aynadaki görüntüsüne takıldı. Uykusunu almış olmasına rağmen yüzü solgun, gözaltları şiş ve saçları her zamanki gibi dağınıktı. Kendi görüntüsüne gülümsedi. Başını eğip avuçlarına doldurduğu suyu bir çırpıda yüzüne çarptı. O anda annesi yeniden seslendi.

    “Cansu! Haydi kızım! Gelmiyor musun?”

    Yatağından kalkıncaya kadar kim bilir kaç kere seslenmişti annesi…

    Musluğu kapatmadan önce avuçlarına doldurduğu suyu son bir kez daha yüzüne çarptı. Aynanın yanında asılı duran havluyu yüzüne bastırdıktan sonra banyodan çıktı. Elektrik lambasına dokunacaktı ki ışığın zaten yanmadığını fark edip elini geri çekti. Uyku sersemliğini henüz üzerinden atamamıştı.

    Koridor boyunca mutfağa doğru ilerlerken bugün yapılacak etkinliği düşünüyordu. Okuduğu üniversitede düzenlenen “Medeniyetler Tarihi” başlıklı konferansın sunuculuğunu yapacaktı. Topluluk karşısında konuşmaktan çekinmezdi. Bu konuda kendine olan güveni tamdı. Peki ya Elif; “Bu sefer heyecanlanmasa bari.” diye aklından geçirdi.

    Mutfak masasına oturur oturmaz annesi tarafından önüne konulan çorbanın dumanı gözlerindeki mahmurluğun dağılmasına sebep oldu. Ekmeğine uzanırken babasının sözleri Cansu’yu daha da kendine getirdi.

    “Günaydın kızım! Uykunu alabildin mi? Sabah fırına gittim senin için fakat gevrekler bitmiş. Bugünlük sıcak ekmek ile idare edelim. Bunlar da soğudu ama olsun.”

    “Her gün gevrek, her gün gevrek.” diye söylenmeye başladı annesi. “İçimiz dışımız gevrek oldu.”

    “Bak sen! Her gün çorba içmemize bir laf ediyor muyum?”

    “Çorba yararlıdır bir kere, bilmiyor musun?”

    “Biliyorum hanımefendi, biliyorum. Ama her gün aynı çorba… Bir kere de değiştirsen ya şunu. Beceremiyor musun yoksa?”

    “Kim, ben mi?”

    Her gün olduğu gibi bugün de bir tartışma konusu bulmaları gecikmemişti. Hangi sabah güzelce, huzur içerisinde kahvaltı yapacaklardı, bilemiyordu Cansu. Babasının “günaydın”ı ardından yaşanan tartışmanın ortasında “Size de günaydın.” dedi hırıltılı bir ses tonuyla.

    Önündeki kâsenin içindeki çorbaya isteksizce baktı. Canı bir şey içmek istemiyordu. Sabahları kalkıp kahvaltı masasına oturduğunda iştahı olmuyordu. Dirseğini masanın üzerine koyup sol elini yüzüne dayadı. Diğer eliyle şekerliğe uzanmak istedi fakat çary içesi de yoktu. Yine de üç küp şeker alıp çayını karıştırmaya başladı. Göz ucuyla da anne babasını izliyordu.

    Gereksiz yere yaşanan bu tartışmalara anlam veremiyordu. Aynı mutfak içerisinde olmalarına rağmen aralarındaki uzun mesafelerin gün gelip kapanacağı umudunu her zaman taşıyordu.

    Uyku mahmurluğunu üzerinden atmasına vesile olan kahvaltı atışmalarını dinlemekten başka çaresi yoktu.

    O anda masanın üzerindeki kumandayı fark etti. Rengârenk tuşlu teknolojik alet kafasının dağılmasına yardımcı olmak için ele alınmayı bekliyor gibiydi. Karşı duvarın üzerine monte edilmiş televizyona doğru kumandayı uzattı. Ekrandaki görüntünün sesini biraz daha açtı ki belki tartışmanın bitmesini istediğini anlatabilirdi.

    Tv’de sabah haberleri çoktan başlamıştı. “Sayın seyirciler, İstanbul güne bir ölüm haberi ile uyandı!” diyordu haber spikeri. Cansu, elindeki kumandayı masaya bırakmadan televizyonun sesini sonuna kadar kıstı. “Zaten güne moralsiz başlıyorum, bir de bu haberler daha da can sıkıyor.” diye düşündü.

    Kaşığı eline alıp çorba kâsesinin içerisine daldıracakken sesi sonuna kadar kısılmış televizyon ekranının sağ alt köşesine gözü takıldı. Ekranda gördüğü saat evden çıkma zamanının geldiğini gösteriyordu ki daha kahvaltı yapmamış olmanın verdiği sinirle hızlıca ekmeğinden birkaç parça kopardı. Bir iki kaşık gelgitleriyle de kâsesini yarılayıp birden yerinden kalktı ve koşar adım odasına doğru ilerledi.

    Yere düşmeden dengelenen sandalye ile irkilen anne ve babası, kızlarının arkasından bakakaldı.

    “Kızım ne oldu birden? Bu ne telaş?”

    “Elif gelmek üzere anne. Bugün okula erken gitmek için anlaşmıştık. Belki de aşağıya gelmiş bekliyordur.”

    Cansu’nun, annesine verdiği cevap ile odasına girip kapısını örtmesi bir oldu. Yatağının yanında duran sehpanın üzerindeki cep telefonunun titrediğini fark etti. Arayan Elif’ti. Belli ki tam saatinde gelip apartmanın önünde bölüm arkadaşını beklemekteydi. Cansu telefonunun kırmızı tuşuna basıp meşgul sinyali ile birazdan aşağıya ineceğinin mesajını vermiş oldu. Hızlıca hazırlanmalıydı. Çünkü Elif’in had safhaya çıkan heyecanına bir yenisini eklemek istemiyordu.



    Aradan on dakika geçtikten sonra apartman kapısından çıkan Cansu, Elif’in serzenişi ile karşılaşmayı beklerken elindeki kâğıtlara odaklanmış arkadaşının donuk yüz ifadesiyle uyum içerisinde olan cılız “merhaba”sını işitti. Cansu, arkadaşının içinde bulunduğu sıkıntılı durumu anlamakta gecikmedi.

    “Haydi ama! Yapma Elif. Bu alt tarafı bir konferans konuşması. Okul bünyesinde olan bir etkinlik. Olsa olsa yüz kişi dinler bizi. Bu kadar stres yapmanın anlamı yok.”

    “Ne! Yüz kişi mi?” Elif in gerilmiş yüzü ve tedirgin bakışları, titrek sesiyle sorduğu sorusuna eşlik ediyordu.

    “Günlerdir bu sunuma hazırlanıyorum ama şu topluluk önünde konuşma sıkıntım yok mu, bir türlü bu heyecanı üzerimden atamıyorum.”

    “Ailen ne diyor bu duruma?”

    Elif, alaycı bir gülümseme ile “Ailem mi? Bana güvendiklerini bir hissettirebilseler ya!” dedi gözlerindeki özlem ışıltılarının arkasından. Ellerindeki kâğıtlara baktıktan sonra yönünü Cansu’ya doğru çevirerek; “Bana yardım edeceksin, değil mi? Beni bu sıkıntıdan kurtarmanı istiyorum.” dedi.

    Bu kez alaycı gülümseme Cansu’nun yüzünde belirdi. Hem biraz olsun Elif’i rahatlatmak hem de arkadaşının özlem duyduğu güveni ona hissettirmek adına; “Tabii ki ama hep ben mi kurtaracağım? Biraz da sen beni kurtarsan olmaz mı?” diye sordu.

    Üzerindeki stresi atma gayreti içinde olan Elif; “Senin neyin varmış?” diyerek göz ucuyla arkadaşına baktı.

    “Bilmiyorum. Yine bizimkileri tartışırken bıraktım. Kızlarını düşünmediklerini sanıyorum artık. Odama kapanıp beni en iyi anlayan kitaplarımla iç içe yaşamaya başladım. Uzaklara gitme isteğimi onlar yerine getiriyor. Sanki gizemli dünyalara hapsoluyorum.”

    “Tamam işte. Bundan sonra hangisinin içinde hapsolup kalırsan bu sefer ben kurtarmaya gelirim seni. Ama öncesinde bana yardımcı olman lazım.”

    Elif’in gülümsemesine; “Peki öyle olsun bakalım.” diye karşılık veren Cansu; “Haydi artık acele edelim. Biraz daha burada durup konuşursak konferansa yetişemeyeceğiz.” dedi.



    Hoparlörden yükselen tiz sesten Cansu’nun mikrofonu açtığı anlaşıldı. Salondaki uğultu birden kesildi. Birazdan başlayacak konferans için herkes gibi Elif de toparlandı. Zaten epeydir elindeki kâğıtlarla tedirgin bir şekilde isminin anons edilmesini bekliyordu. Cansu güzel bir sunum yapacağını ve rahat olması gerektiğini söylemişti. Buna rağmen titreyen dizlerine bir türlü söz geçiremiyordu. Sahnenin ortasına doğru yürüyen arkadaşı elindeki mikrofonu ile konuşmaya başladı.

    “Sayın dekanım, değerli hocalarım ve sevgili arkadaşlar. Düzenlemiş olduğumuz Medeniyetler Tarihi başlıklı konferansa hepiniz hoş geldiniz.

    Neden bir müze gezintisinde o devrin atmosferine girip etkisi altında kalırız? Ya da neden kendi kültür varlıklarımızı koruma bilincimizi bir kenara itip de farklı bir devrin veya ülkenin eserlerine gereğinden fazla önem veririz?

    Konuşmacımız bu ve benzeri sorular hakkında çalışmalarını yaptı ve şu anda bizi bilgilendirmek için kürsüye çağırılmayı sabırsızlıkla bekliyor.

    Değerli konuklar, dünyada uyuşturucu ve silahtan sonra üçüncü yasa dışı pazar olan tarihi eser kaçakçılığı hakkmdaki sunumunu yapmak üzere Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü öğrencilerinden Elif Gül Beyzade arkadaşımızı kürsüye davet ediyorum.”

    Alkışlar arasında Elif yerinden kalktı. Bölüm arkadaşları ile göz göze gelip elindeki kâğıtları düzelterek kürsüye doğru yürümeye başladı. Yönü, kürsünün bulunduğu platforma doğru olsa da ayakları geri geri gidiyordu sanki. Üzerindeki tedirginlik her halinden belli oluyordu. Yanından geçen Cansu’nun; “Haydi, göster kendini! Mikrofonun düğmesini açmayı unutma.” sözünü bile neredeyse duymayacak kadar heyecanlıydı.

    Elif, elindeki kâğıtları kürsüye yerleştirdi ve göz ucuyla salona bakarak mikrofonu düzeltti. Herkes gözlerini dikmiş kendisine bakıyordu ve bu durum genç kızın kalbinin deli gibi atmasına yetiyordu.

    Derin bir soluk alıp mikrofonun düğmesini açtı.

    “Sayın dekanım, saygıdeğer hocalarım ve çok değerli arkadaşlar.” dedi titrek bir ses tonuyla. Boğazında düğümlenen kelimeleri yutarcasına yaptığı hareketle giriş cümlesi için önündeki kâğıtlara baktığında anlam veremediği bir durumla karşılaştı. Kâğıtların üzerindeki harfler rakamlara dönüşmüş ve sayfalarda belli belirsiz sayı dizileri sıralanmıştı. Birden heyecanı en üst seviyeye çıktı ve kekelememek için konuşmasına başlayamadı. Bir bombanın üzerinde oturuyormuş da ağzından çıkacak yanlış bir kelime ile herşey paramparça olacakmış hissine kapıldı.

    Salondaki konuklara doğru başını ümitsizce kaldırdı ve öylece kalakaldı. Başta Cansu ve ona her zaman destek olan öğretmeni Suna Hoca olmak üzere tüm izleyiciler Elif’in yaşadığı tereddüt anlarına kilitlenmişlerdi.

    Uğultular başladığında herkes birbirine şaşkın gözlerle bakmaktaydı. Konuşmacı kürsüye çıkmış ve bir iki kelimenin ardından suskunluğa gömülmüştü. Boş gözleri acaba çaresizlik denizinin hangi sularında bir çıkış yönü arıyordu? Yoksa kısa bir süre için kendinden mi geçmişti?*

    Cansu, arkadaşına yardım için bulunduğu yerden hareketlenmeye başlayacaktı ki ön sıralarda oturan Suna Hoca koltuğunda doğrulup Elif’e seslendi. Karşılık alamayınca yerinden kalkıp kürsüye ilerledi. Genç kız, ellerindeki kâğıtlarla öylece duruyor ve boşluğa bakıyordu. Suna Hoca, öğrencisinin kollarından tutarak, demin oturduğu yerden seslendiği sözü bir kez daha tekrarladı.

    “Elif! İyi misin kızım!”

    Elif, kendine geldiğinde yanında duran ve endişeli gözlerle kendisine bakan öğretmeni ile göz göze geldi. Bir an için neler olduğunu anlayamayan genç kız; “Hocam çok heyecanlandım, özür dilerim.” diyerek önündeki kâğıtları topladı ve sahnenin basamaklarından inip salonun kapısına doğru ilerledi.

    Elifin arkasından bakakalan Suna Hoca, Cansu’dan mikrofonu rica edip konferansın kaldığı yerden devam etmesini sağladı.

    “Değerli konuklar, arkadaşımız rahatsızlandı sanırım. Onunla birlikte yürüttüğümüz çalışmalardan kısaca bahsedeyim…”

    Mikrofonu Suna Hoca’ya veren Cansu, salondan ayrılıp büyük koridora çıkan arkadaşını görmek için peşinden gitti. Elif, bir öğrenci dolabının önünde duruyordu. Tam dış kapıya dönecekken arkadaşına yetişen Cansu, Elif’e dolabın anahtarını göstererek, “Bunu mu arıyorsun?” diye sordu.

    Elif, “Evet!” dedi sinirli bir şekilde.

    Anahtarı vermeden önce neler olduğunu öğrenmek isteyen Cansu, “Senin başka bir derdin var ve söylemiyorsun. İyi misin gerçekten?” diye sordu.

    Elif, “Bilmiyorum Cansu. Hiçbir şey bilmiyorum.” diye cevap verdi üzgün bir ifadeyle. “Günlerdir bu sunum için çalışıyorum, geceleri uykusuz kalıyorum. Bakmadığım kitap, okumadığım makale, incelemediğim internet sitesi kalmadı. Fakat insanların karşısına ne zaman geçsem heyecanıma yenik düşüyorum; bugün olduğu gibi… Yorgunluğum da üzerine tuz biber ekti, galiba hayaller görmeye başladım.”

    “Bu sene mezun oluyoruz Elif.” dedi Cansu ve “Hep istediğin gibi müze uzmanı olmana az kaldı. Böyle şeylere alışman lazım… İş hayatında birçok kişiye sunumlar yapıp bilgi vereceksin.” diyerek cesaretlendirmeye çalıştı arkadaşını. Elif ise çok karamsardı. “Müzede karşımda kimse olmasa bile ağzımı açıp konuşamam, emin ol.” diye karşılık verdi.

    “Kendine haksızlık ediyorsun.” diyerek gülümsedi Cansu ve elindeki anahtarla dolabı açtı.

    Elif, dolabın içinden çantasını ve üst rafta duran kitaplarını aldı. “Bunları kütüphaneden almıştım. Birazdan…” derken lafı yarım kaldı.

    “Ne oldu!” diye sordu Cansu merakla.

    Arkadaşının suratına anlamsız bir ifadeyle bakan Elif, “Anlayamıyorum.” dedi.

    Kütüphaneden aldığı dört kitabı sunumundan önce üst üste dolaba yerleştirdiğinden emindi. Şimdi ise eline aldığı kitapların sayısı beşti. Bu sebeple duraksamıştı. Elindeki tüm eşyaları dolaba geri koyan Elif, daha önce görmediği beşinci kitabı incelemeye başladı.

    “Gecenin Gizemli Oyunu… Vay!” diye gülümsedi Cansu, Elifin elindeki kitabın kapağına bakarak; “Neden gündüz vakti hayaller gördüğün şimdi anlaşıldı.” dedi.

    Elif düşünüyordu. Bu kitabı Cansu koymuş olmazdı. Dolabı kilitlerken yanındaydı ve konferans salonuna da beraber gitmişlerdi. Elinin titrediğini fark ettirmeden kitabın kapağını kaldırdı ve Cansu’nun da duyacağı bir sesle kitabın ilk sayfasında yazanları dikkatle okudu.