öykü : Son Martı

'Karışık Şiirler' forumunda seçkingündüz tarafından 21 Aralık 2009 tarihinde açılan konu


  1. SON MARTI

    Sesleri çirkindi. Çığlık çığlığa uçuşuyorlardı. Kulaklardaki hoşnutsuzluğu görünümleri giderebiliyordu. Kanat çırpışlarındaki inceliğe , süzülüşlerindeki ustalığı ekleyince sesler bir çırpıda güzelleşiyordu.

    Yolcuların çoğu güvertedeydi. Uzaklaşan kentin fotoğrafı çekiliyor , el sallanıyor ; martılara da yiyecek atılıyordu.

    Gülümsüyordu kadın , sık sık gülümsüyordu. Uçuşan saçlarının soytarılığına bir ara kahkaha attı oğluyla.

    İstekle dalmalarına karşın boş gagayla yükselmeleri sıklaşmıştı. Gemi yol aldıkça martılar azalmış , sanki buna koşut güverte de hemen hemen boşalmıştı.

    ‘Sevecen deniz kuşları ,’ diye düşündü kadın , ‘direngenmişsiniz.’ Gülümsedi; azıcık zorlanmıştı. Oysa fotoğraf çekerken... Az önce oğlunun karşısında... Ne kolay , ne içten gülümsemişti. ‘ Gücünüz tükenmeden dönseniz.’ Gözlerini sarı gagalılardan ayıramıyordu. ‘ Kimi doydu , doygunluğuyla yetinip döndü. Ama siz... Ne diye sürüklenip duruyorsunuz!’


    Rıhtımdaki sayısız martıdan geriye birkaçı kalmış , kalanların da kanat çırpışlarındaki coşku sönmüştü.

    “ Ekmek bul , bir şeyler bul ,’ diye annesini dürtükledi. “ Geliyorlar. Atalım!” Bir an susup sordu ; “ Atmasak?.. Hiç atmasak? Dönerler. Evet... Kesin dönerler. Hıı?..” Yanıt alamayınca küskünce ekledi ; “ Atmasak da geliyorlar. Bizi izliyorlar.”

    “Gemiyi!” dedi kadın.
    “Gelmesinler,” diye çıkıştı. “İstemiyorum. Artık gelmesinler. Oysa gelmek, yetişmek zorundalar. Bundan sonra dönemezler. Bak anne , bak... Sanki bize geliyorlar.”

    “Gemiye!” dedi kadın. Savunurcasına sesini yükseltti ; “ Seslere... Köpüren sulara... Sudaki artıklara , çöplere...”

    “ Attığımız yiyeceklerden ,” dedi ağlamaklı sesle. “Ya da anne... Bizi... Yani gemiyi bırakamadılar. Bizden ayrılamı—”

    “ Hep böyle,” dedi kadın , “ martılar işte hep böyle. ”

    “ Ama anne...”

    “ Onlar için oyun , oyun gibi yavrum. Haydi , kamaramıza geçelim. Bizden başka kimse kalmadı.”

    “Hayır,” diye mızıklandı , “onları bırakmayalım.”

    “ Ayakta durmaktan yoruldum. Sen de yorulmuşsundur.”

    “ Anne bak ,” diye bağırdı , “ biri düştü. Pat diye düştü.”

    “Dönemeyecekler ,” diye fısıldadı kadın , gözleri buğulanmıştı. ‘ Kanat çırpışları çırpınmaya dönüştü.’

    “ Az daha çabalasalar,” deyip annesinin bileğine yapıştı , “ yetişebilirler. Bacaya , direğe konuverseler...”

    “ Konarlar,” dedi. “ Gel içeriye geçelim.”

    “Kıyı mıyı yok oldu.” Çatarcasına söylendi , “ Arkalarına bakmıyor , bakmadan öylesine geliyorlar.”

    Bir martı daha denize kondu , konmasıyla bir önceki gibi beyaz köpükler arasında yitiverdi.

    “ Çok mu yiyecek attık! Çok mu el salladık! Oysa herkes attı, herkes salladı.”

    “ Biz olmasak da gelirlerdi yavrum. Gemi çekiyor onları... Çekiyor...” Gülümsemesi söndü ; “ Çekmesine çekiyor da...”

    “ Anne,” diye haykırdı, “ bak! Biri daha!..”

    “ Esiyor! Gel , içeriye geçelim.”

    “Bırakmayalım. Baksana... Bitti , bitiyor!” Sesi ağlamaklıydı , “İki martı kaldı. Öbürleri hep... Bakmak istemiyorum ama... Martıların hepsi, hepsi...”

    “Döndüler bir tanem ,” dedi elleri oğlunun omzunda, “döndüler... İnan bu ikisi de dönecek. Martılar güçlüdür. Kıyıya uçmuşlardır. Uçamayanlar gemiye konmuştur. Dediğin gibi belki de bacaya...”

    “ Alay etme,” diye atıldı. “Okşama saçlarımı , inanmıyorum. Yavaşlasa da yetişemezler , dursa da yetişemezler ! En güçlüsü , şu kocaman kanatlısı bile!”

    “Sus yavrum. Duyan da kavga ediyoruz sanacak.”

    “Neden attım! Niçin el salladım!”

    “Saçmalama! Bir sen misin atan. Dedim ya martı onlar.”

    “ Kızma ,” dedi usulca , “ama anne,” yi de peşi sıra ekledi. Yüz bulsa kesinlikle bir şey diyecekti.

    “ Yeter,” diye bağırdı kadın. Oğlunun bileğine sımsıkı yapışıp sürüklercesine çekti. “ Gidiyoruz! Koca güvertede bir! ikimiz...”

    “Ya martılar?.. Yani martı... Şu... Şu son martı...”

    “Haydi diyorum , acıktım. Daha üstümüzü değiştireceğiz.”

    İsteksizce annesinin elini tutmuştu. Uslu çocuk suskunluğu ancak merdivenlere dek sürdü. “Anne , martılar erkek mi?” Yanakları kızarmışsa da çekingenlik bir kez yenilmişti. “ Hani şu... Koca kanatlısı...” Yutkundu ; “ Hani şu en son—”

    “Tırabzana tutun! Adımlarına—”

    “ Anne , ne olursun söyle .”

    “Kimi erkek , kimi dişi. Öff , ne bileyim ben. Sallanma. Önüne bak!”

    “Dişi , kadın demek değil mi?”

    “Evet, dişi kadın demek. Bunun kanatla da ilgisi yok. Düşeceksin!! ” Sesi yumuşadı, “Kadın martı...” Gülümsemeye çalıştı ; “ Martı kadın... Son martı...”






    Ranzadan , “Anne,” diye atıldı.

    “Dur!” diye bağırdı. “Sarılma öyle. Dudaklarımı boyuyorum , görmüyor musun!”

    “Gözlerin... Yanakların...”

    “Dürtme!.. Gemi yeterince sallıyor ; şu kirpiklere bak!” Aynayı uzattı , “Enseme tutsana.”

    “Martılara ben de üzüldüm ama ağlamıyorum.”

    Gözleri aynadaydı. Saçlarını iki eliyle arkada kavramıştı. “Ağlayan kim!” dedi yapmacık bir öfkeyle.

    “ Görüyorum. İşte... Karşıdaki aynadan da görmüştüm.”

    “Az daha üstelese , ‘ Evet ,’ diyecekti , ‘ağlıyorum. Ama bil ki martılara değil. Kendime... Babana...’ Derin bir iç çekti . Diyecekti. Az daha üstelese diyecekti. ‘Dokuz yıl kanat çırpabildim ona.’

    SEÇKİN GÜNDÜZ