Öykü : Bir Ses Bir Tümce

'Karışık Şiirler' forumunda seçkingündüz tarafından 11 Aralık 2009 tarihinde açılan konu


  1. SEÇKİN GÜNDÜZ

    BİR SES
    BİR TÜMCE

    Çayından dolu bir yudum aldı. Ilınmıştı. Elinde bardak , “Büyük bir kentin ,” diye fısıldadı , “daracık bir sokağındadır bütün yaşantım.” Bir içişte bardak yarılanmıştı. Kaşığıyla bardağın ağzını kapamaya çalışıyordu. Bırakır bırakmaz dengelenemeyen kaşık bardağın içine düştü. Sesi güçlendi ; “Bütün yaşantım , bütün!”

    Sözleşmişçesine üçü de , “ Eee? ” dedi.

    Birinin sağında , öbürünün solunda onca yer olmasına karşın bitişik sandalyelerinde omuz omuza oturan iki yaşlı , “Eee?” diye üsteledi.

    “Haydi,” dedi yanındaki , “haydi,” söze başlaması için dirseğiyle de dürtüyordu.

    Demek sıra yine bir anıya gelmişti. Her günkü gibi. Sözcükler dönüp dolaşıp onun çizdiği çerçeveye girecekti.

    “Eee?” dediler bir ağızdan.

    Tıpkı dün. Sanki geçen haftaki öğleden sonrası. Ya da bir ay öncesindeyiz. Sözcükler kaçamaz. Masadan kimse kalkmamalı. Bir başlasa... Başlayınca ne mi olacak? Başlayınca yeni bir dün , yeni bir geçen hafta , yine bir ay öncesinin öğleden sonrası yaşanacak.

    Üçü de , “Eeeee?” dedi abartılı gülümsemeleriyle.

    Dakikalarca yudumlanmayan çay. Kaşığa bakıp bakıp dalan gözler. Başındaki şapkayı ikide bir yoklaması. Damarları şişen eller. Derin bir iç çekiş. Yanağının seğirmesini önlemek için alt dudağını dişlemesi.

    Sesleri duymuyor mu?

    Çivilerinden çıkacak gibi iki yana sallanan masanın eğri bacağı. İçindeki kaşıkla sesli sesli titredikten sonra durulan , devrilecek sananları yanıltan ince belli çay bardağı. Göz kırpışlar. Böğrüne saplanan yanındakinin dirseği. Birçok sözcüğün , uzun tümcelerin yerini almayı beceren ; bir anda birkaç şey anlatan değişik tonlarda ünlü bir ses: e ! Nasıl olur da duyulmaz? Ya masadakiler ! Yittiler mi !

    “Eee?..”

    Kaş göz edenlerin yılışık e’leriyle kısılan gözleri , büzülen dudakları...

    “Haydi...”

    Değişim... Sırası şaşmayacak. Önce gözler donuklaşıp dalacak. Gözpınarlarının dolmasını gülümseyerek önleyecek. Daha önce denemişti , etkili bir yöntem.

    “Haydi , haydi ama artık...”

    Bej şapkası. Şapkanın kıvrımlarında gezinen titrek parmaklar. Sık delikli keten şapkayı iyice alnına düşürmesi. Bu da bir önlem: siperleniş. Yine bir iç çekiş. Bu kez öncekilerden derin.

    Ağır ağır canlanan bakışlar. Gözyaşlarını önleyen isteksiz gülümsemenin içtenleşerek sevecenleşmesi. Bundan daha önce ayrımsanansa takma dişlerin düzgünlüğü. Yapaylığı sırıtan beyazlık. O denli eksiksiz , parlak olmasalar belki de ışıldayan gözbebeklerinden önce göze çarpmayacaklar. Sırası şaşmayan değişimlerin son aşaması: sözcükler...

    İlk yudumdan sonra yükselen tok sesi. Eriştiği tonu koruyarak kimseye söz vermeden saatlerce konuşması. En önemli özelliği... Hayır , en önemlisi değil ; bilebildikleri tek özelliği bu : Başladı mı susmayacak.

    Oysa bugün... Çaylar geldi , çaylar gitti ?! ‘Bir karış bulanık sudan da havuz olur muymuş!’ diye yakınırlarken , o sessizce çayını yudumluyordu. Yer yer yosun tutmuş mermeri , çamur dolu çatlakları da önemsememişti. Aylardır onarılmayan musluğu sorunlaştırmadığı gibi dipte parıldayan gazoz kapaklarına , yüzen şişe mantarlarına da kızmamıştı. Geç budanan ağaçların çirkin çıplaklığı da onu konuşturamadı. Erken bastıran sıcaklara söverlerken kılını bile kıpırdatmadı. Ne çayın demine , ne rengine... Hiç kimseye , hiçbir şeye ilenmiyor. Oysa övecek , sövecek , yerinecek ; duyguları kıpırdatacak bir şey bulmak kimileri için kolay olmuyordu. Her gün , her gün yeni bir şey... Üstelik bu bahçede , bu yaşlarda. Suç ilerlemiş yaşlarında mı ? Suç , havuzlu bahçede mi? Nedeni ne olursa olsun sonuç değişmiyordu. Duyguları yerinden oynatmak dile kolay. Körelmeye yüz tutmuş duyarlıklarını güç de olsa bir şeyler bularak koruyabileceklerine inanmışlar bir kez. Hepsi inanıyor da içlerinde bir o!.. Gazoz kapaklarına öfkelenmeyen... Havuzun kirli mermerine kızmayan... Sıcakların erken bastırmasını önemsemeyen biri... Güçlükle yaratılan en etkin tepki nedenlerine bile kayıtsız kalışı yok mu! Deli eder insanı. Bu denli duyarsız olunur mu! Onlar gibi çevreyle ilgilenmeli , sorunlara eğilmeli , ürettiği bilgileri değerlendirip havuza , sıcağa , gazoz kapaklarına var gücüyle ilenmeli. Yoksa yaşam başka türlü nasıl varsıllaşır , toplum gelişir !

    Söyleşilere gönülden katıldığı günler geçmişte kalmıştı. Çay ocağının bitişiğindeki cam bölmeli odacıkta geçen kış günlerinin ılık öğleden sonraları... O susunca soba başı söyleşileri yavanlaşmıştı. Susacak ne vardı be adam! Katılmalıydın. İşin doğrusu katılmıştı. Birden bire susmamıştı. İsteksizliğini gizleyebildiği sürece... Kar kalkar kalkmaz bahçeye geçiş. Suskun günlerin işte başlangıcı. Dayanabilme sürecinin sonu. İlkyaz da onu konuşturamamıştı. Geliyor , katılıyor , konuşmuyor. Günler o sustukça daha da uzuyor , derken olanlar oldu : Bir ya da bir buçuk ay önceydi. Suskunluğuna tam alışmışlardı. Bambaşka bir gündü o gün. İlk kez kendinden söz ediyordu. Suskun günlerin öcünü alırcasına. Bilmem kaç yıllık anısı gönlünden dökülüyordu. Sık sık coşkunlaşarak. Günbatımına dek. Bu değişimi o güne özgü , bir anlık sanmışlardı. Oysa!.. Ansızın konuşmaya başlaması ne denli şaşırtıcıysa bunun süreğenleşmesi daha şaşırtıcıydı. Hepsinin kafası karışmıştı ancak , ‘Neden?’ diye düşüneni yalnızca biriydi. O da çözememiş , sormayı da içine sindirememişti. Bilme isteğini bastırıp sonunda erinçsizliğini yendi. Böylece sıkıntıdan kolayca kurtulmuştu. ‘Bugün son , yarın anlatmaz,’ diyenler sürekli yanıldı. Susmadı , susacak gibi değildi. Artık hepsi bir düşüncede birleşmişti : konuşacak , konuşacak!.. İlk günlerde yadırganan bu değişim kısa sürede alışkanlığa dönüştü : anlatacak , anlatacak!.. Dinlemeseler de , anlamasalar da...

    Karşısındaki , “ Eee?..” dedi.

    “Anılarım işte hep oradan ,” deyip sustu. Sözcükleri düzeltmeliydi. Az önce dili sürçmüş olmalı. Büyücek kentlerin daracık sokaklarındadır yaşantım , demek varken! Aylarca , yıllarca yaşadığı birçok kenti unutmuş muydu! Neden yalnızca o kent! Kentler... Ler! Ler! Bir kent öbürlerini unutturamaz. Masadakilere açıklamalıydı. Sokaklar... Lar ! Lar !

    Mendiliyle terini silmesi bitince mi başlayacak? Dün öyle olmuştu. Bakarsın bugün de... Sok o buruşuk mendili cebine , anlat! İsteksizce söylenen e’ lerin kısalığı mı onu susturdu ?

    Yanı başında oturan pek dayançsızdı. Konuşması için bu kez daha içten fısıldarken karşısındakine göz kırpıp onun da katılmasını sağladı : “Eeeee?..”

    Yan masadakilerden sırtı dönük olanı , “Sonra?” diyerek sandalyesini bu dört yaşlının masasına çevirdi.

    Geleni sezinlememişti. Sokaklara dalmış , kentlerde yitmişti. Birbirine benzemeyen kentlerin birbirine benzeyen sokaklarını düşünmekteydi. ‘Hayır ,’ diyesi geldi. ‘Sokaklarını değil , insanlarını ,’ diyecekti , böyle diyecekti. “Hayır ,” diye fısıldadı , kendini tutamamıştı. ‘Kentleri , sokakları düşünüyorum,’ diye haykırmak istedi. ‘Yalnızca kentleri , yalnızca sokakları...’ Bu kez kendini tutabilmişti. Şapkasını alnına düşürdü. Dil sürçmelerine boyun mu eğecek! Yanlışlık bir sözcükte değil ki. Hangi birini düzeltse? Önce ‘oradan’ı çoğullaştırmalı. Koca bunak ‘birçok yerden,’ desene. Demeli miydi ? Değer mi? Hangisine , kime ! Kentlere mi , kentlerdekilere mi , masadakilere mi ?

    Ah o ‘bütün’ sözcüğü... Nasıl da ağzından kaçıvermişti! Bütün yaşam ?.. ‘Hıh!’ deyip omuz silkesi geldi. ‘Neden bütünmüş ,’ deyip gülesi geldi. Ne omuz silkmek , ne de gülmek ; sözcükleri düzeltesi geldi. Masadakilere o tümceyi açıklamalıydı. Sil baştan!.. O tümce onarılacak. Masadakileri üzmek de istemiyor. Sus pus olup duruldular. Sandığı gibi vurdum duymaz değiller mi ? Gözlerine bakılırsa değiller. O tümce demek herkesi etkiledi. Duygulandılar.

    Birbirlerinin ayaklarına bastıklarını ; masanın altını göremezdi.

    Sözcükleri bir bir değiştirip o tümceyi yeniden kuracaktı. Kolaydı. Yanındaki sivri dirsekliyi , yeni geleni değiştirmekten kolaydı. Sözcük değiştirmek masa değiştirmek gibi bir şey. Haydi... Niçin zorlanıyor. Yanlışlıkla söylendiğine inanmıyor mu ?! Konuş!.. Dil sürçmesiyse düzelt. Gerçeği söyle.

    Şapkasını çıkarıp masaya koydu. ‘Yaşantımın bir bölümü,’ diye söze başlayacaktı. Önünde daha... Az ya da çok... Bir gün de olsa... Birkaç saat de olsa... Küçücük çay bahçesinde bile... Bu masada... Dördüyle , ikisiyle, biriyle... Tek başına kalsa da... Yaşanacak anlar , anılaşacak olaylar vardı. Olmalıydı. Olacaktı.

    “Neden olmasın,” diye gülümsedi , titrek elleri şapkasının kıvrımlarını okşuyordu.

    SEÇKİN GÜNDÜZ / BİR SES BİR TÜMCE