Osmanlıda Toprak İdaresi

'Osmanlı Tarihi' forumunda Wish tarafından 19 Kasım 2009 tarihinde açılan konu


  1. Osmanlı Toprak İdaresi

    Arazi Taksimatı
    Arzi ile ilgili olarak, İslam hukukunda ve siyaset kitaplarında çeşitli tanımlar, türlü taksim ve tasnifler yapılmıştır. İslam hukukuna göre arazi üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan birincisi arz-ı öşri veya arz-i öşriyye, ikincisi arz-ı haraci veya arz-i haraciyye, üçüncüsü de arzı tarz’if veya arz-ı emiriyye yani miriyye’dir. Toprağın bu şekilde ayrılması yeri veya ürünleri bakımından olmayıp, sahipleri bakımındandır. Nitekim toprak sahipleri bu ayrıma balı olarak üçe ayrılmıştır. Birinciler müslim, ikinciler zimmî, üçüncüler tagallübi, yeni fetihle ele geçirilerek idare edilen toprakların sahipleridir.
    Osmanlı Devleti de gelişip fethettikleri topraklar artınca, kendilerinden önceki Büyük Selçuklar, Anadolu Selçukluları ve Belikler gibi toprağı taksim ve idare etmişlerdir. Bu sebeple Anadolu beyleklerinden aldıkları yerlerde nizamı aynen bırakırlarken, Rumeli’de fethettikleri toprakları devlete bağlı arazi olarak tapulamışlar, sadece klise, manastır ve dini vakıfları serbest bırakmışlardı. Bunun yanısıra bazı yerleri de sahipleri üzerinde bırakaram mülk toprak statüsüne koymuşlardır ki bu tür topraklar Mülk Timar olarak adlandırılmıştır.
    Osmanlı Kanunnamelerinde toprak beş ksıım olarak ele alınmıştır:
    1- Arazi-i Memlüke
    Mülk topraklardır. Butür toprakalrın tasarruf hakkın bütünüyle sahiplerine ait idi. Diğer bütün malları ve eşyaları gibi mras bırakabilirler, satabilirler, hibe edebilirler, rehin bırakabilirler veya vakfedebilirlerdi. Arazi memlwke toprakları dört kısma ayrılırdı:

    a) Köy ve kasabalar içinde veya kenırlarında kısmen iskân bölgesi sayılan yarım dönüm büyüklüğünde bulunan yerler
    b) Aslen arazi-i emiriyyeden iken sonradan arazi-i memlükeye dâhil olan yerler
    c) Arazi-i öşriye
    d) Arazi-i haraciyye

    Bunlardan öşri topraklar ya fethedildiği zaman müslümanlara verilmiş veya daha önce müslümanların elinde bulunan topraklardı. Bu topraklar sagiplerinin mülkü olup, yaptıkları ziraate karşılık elde ettikleri üdünün onda birinden (öşrü) beşd birine kadar vergi olarak devlete vermekle yükümlü idiler. Haraci topraklar ise hırıstiyanların elinde mülkleri olan topraklardı. Bunlar da öşri toprak sahipleri gibi elde ettikleri ürünün onda birinden beşte birine kadar harac-ı mukaseme adıyla öşür ve bundan ayrı olarak harac-ı muvazzafa adıyla çift akçası (arazi vergisi) vermekle mükelleftiler. Gerek müslümanlar, gerekse gayr-ı büslimlerin öşür vergilerinin onda birden beşde bire kadar değişik oranlarda alınması, doğrudan toprağın sulanmasına veya sulanmamasına, dolayısiyle verimine bağlı bir husus idi. Zira Osmanlı kanununamelerinde bu verginin değişik sancaklarda, farklı oranlarda alındığı görülüyor. Mesela 1518 tarihli Mardin livası kanunnunda şehirli ve köylünün bağ, bostan ve pamuk mahsullerinden yedide bir, ziraatlerinden beşde bir öşür alınacağı kaydedilmektedir. Yine Çemişkezek kanununda bu oran müslüman ve gayr-ı müslimlerin ziraatlerinden beşde bir, müslümanların pamuk, yağ ve meyvelerinden yedide bir, gayr-ı müslimlerin aynı mallarından beşde bir olarak belirtilmiştir.

    2 – Arazi-i Mevküfe
    Vakıf arazilerdir. Bu tür topraklar mülk olup olmamasına göre iki kısım altnda toplanmıştır. Bunlardan mülk arazi, maliki tarafından belirli bir gayeye tahsis edildiği takdirde “Sahih Vakıf” ismini alır. İkinci olarak da miri araziden bir kısmının veya tasarruf hakkının tümünün vakıf haline getirilmesi halinde ise “Tahsisat kabilinden vakıf” şeklinde bir kısım ortaya çıkar. Bu gibi toprakların vergileri dini, ilmi ve sosyal müesseselere tahsis edilmektedir. Vakıf reayası, arazisi hangi vakfa bağlanmışsa, öşür ve resmini o vakfın mütevellisine verir ve oda varıfnamesi gereğince bunu gerekli yerlere sarfederdi.

    3 – Arazi-i Metrüke
    Terkedilmiş topraklardı. Miri arazi içinde mütalaa edilmektedir. Bir mülkiyet veya tasarruf hakkına konu edilemez, sadece ammenin yararına sunulabilir.

    4 – Arazi-i mevat
    Hiçbir işe yaramayan arazilerdir. Buda miri topraklar içinde telakki olunmaktadır. Kimsenin tasarrufunda olmayan topraklar olarak tarif edilebilir. Bir yerin mevat arazi sayılıp sayılmaması, oranın ihya edilip edilmeyeceği ile ilgilidir.

    5 – Arazi-i Emiriyye
    Bu tür toprakların mülkiyeti devlete ait bulunmakda idi. Bunlar vergisinin büyüklüğüne ve hizmete göre çeşitli parçalara bölünmüştü. Bu gibi topraklar üzerinde yaşayan kişilere ait olmayıp, bunlar bir kiracı durumundaydılar. Toprak fethedildikden sonra ekilmek, boş bırakılmamak kaydıyla eski sahipleri üzerinde bırakılmış ve yaptıkları ziraat karşılığı ödemekle mükellef tutuldukları vergilerini hazine yerine, o yerin geliri hizmet karşılığı kime bağlı ise ona verilmiştir. Kendileri öldükden sonra ise toprakları ekip-biçmek şartıyla çocuklarına bırakılmıştr. Genel olarak Rumeli toprakları miri topraklardan sayılmıştır.
    Miri arazi yirmibeş kısma ayrılmıştır. Bunlardan padişaha gelir olarak ayrılana havass-ı hümayün denirdi. Bunlar mukataa ve iltizam (toprağın idaresi kendi adına birinin üzerine verilme) suretiyle idare olunurdu. İkinci bir kısmı, derecelerine göre gelirleri vezirlere, beylerbeyilerine, sancakbeyilerine v.s. büyük devlet memurlarına ait olan has ismi verilen topraklardı. Üçüncüsü, padişah kızlarına ve ailelerine bağlanmış yerlerdi ki paşmaklık olarak adlandırılmıştır. Dördüncüsü, devler adamlarına hizmetleri dolayısı ile mülk olarak verilen topraklardır; bunlara da malikâne denmiştir. Bir kısım topraklar ise fetih esnasında bazı kumandanlara hizmetlerine mukabil verilen, ölümlerinde evladına ve akrabalarına intigal eden yurtluk ocaklık yerleridir. Ayrıca müsellem, yörük, yaya, çingene müsellemi gibi geri hizmet erbabıyla, akıncı beyleri ve akıncıların çeribaşı olan toycalara da miri toprak tahsis edilirdi. Bunlardan başka sarah hizmetlerinde ve yolların emniyeti için derbendlerde bulunanlara da bir kısım tprak verilmiştir. Miri toprakların en önemli kısmı savaşlarda yararlığı görülen kişilere verilen zeamet ve timarlardır. Dirlik ismi verilen ve Osmanlı arazi teşkilatında umumi adıyla timar olarak bilinen bu topraklar gelir yönünden çoktan aza doğru üç grup altında toplanmıştır.
    1) Has: Senelik geliri yüzbin ve daha fazla olan toprağa denir. Kelime manası geçim yolu, geçim vasitası demek olup, padişaha verilenlerhavass-ı hümayun adını taşırdı. Buna tımarda ve zeametde olduğu gibi sahib-i arz yerine padişah dirliği de denirdi. Haslar padişahdan başka hanedana mensup kişilere, sultanlara, vezirlere, beyler beyilerine, sancakbeyilerine v.s. verilirdi. Padişah ve hanedana mensup kişilere verilen hasler dışındakiler, vazifede bulundukları süre içinde kendilerine aitti. Azillerinde veya ölümleri halinde bu dirliği kaybederlerdi.
    Devlet ricali içinde en fazla senelik geliri olan veziriazam hassı idi ki, kanunnamede belirtildiğine göre bir milyon ikiyüzbin akça idi. Beylerbeyilere ise birmilyon ile bir milyon ikiyüz bin akça arasında has belirtilmiştir. Bunlarda en düşük has sekiz yüz bin akça olarak sınırlandırılmıştır. Kanunnamede, eğer defterdarlara has verilecek olursa altıyüz bin akçalık has verilmesi gerektiği yer almaktadır.
    Haslar voyvoda denilen vasitasıyle idare edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve diğer resimleri has sahibine ait olup, köylü ziraat yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Has sahibi gelirlerinin her beşbin akçası için devlete bir cebelü adı verilen silahlı ve zırhlı bir asker beslemek zorundaydı. Nitekim XV. Yüzyılda Anadolu Eyaletin’de başta padişah hasları olmak üzere, diğer bazı devlet adamalrına ait hasların geliri toplam 41.052.010 akça idi ki, 8210 cebelü beslenmekteydi. Aynı şekilde Rum Eyaleti’ndeki haslarda da 1125 cebelü çıkmaktaydı.
     



  2. Cevap: Osmanlıda Toprak İdaresi

    2) Zeamet: Senelik geliri yirmibin akçadan yüzbin akçaya kadar olan dirliğe denirdi. Zeametler eyalet merkezlerinde bulunan hazine ve tımar defterdarlarına, zeamet kathüdalarına, sancaklardaki alay beylerine, kale dizdalarına, kapucubaşlarına, divan kâtiplerine, defterhae ve hazine-i amire kâtiplerine verilirdi. Ayrıca tımar sahipleri terakki (zam) alarak zeamet sahibi olabilirlerdi. Pek büyük bir suç işlemedikçe zeametleri alınmazdı, yani hayatta bulundukları müddetçe tasarruf ederlerdi. Zaim adı verilen zeamet sahipleri de tıpkı haslarda olduğu gibi ilk beşbin akçası hariç sonraki beşbin akça için bir cebellü beslemek mecburiyetindeydiler. Zeametlerin ellibin akçadan yukarı olanlarına ağır zeamet adı verilirdi.
    Bir kişiye verilen zeamet o kişi öldüğü zaman, zeamet boş kaldığı zaman, terar başka bir kişiye zeamet olarak verilir ve o yer bölünmezdi. Mesela 25.000 akçalık bir zeamet yine aynı miktarda olmak üzere başkasına verilrdi. Bu tür zeametlere tezkereli zeamet adı verilirdi. Bunun dışında, aslında tımarken alınan terakkilerle zeamet lan yerler, sahibi öldüğü zaman bşkalarına toprak geliri bölünerek tımar olarak verilirdi. Osmanlı Devlerinde 1520–1535 tarihleri arasında Anadolu eyaletin’de 195, Rumeli eyaleti’nde ise 384 zeamet vardı.
    Zeamet sahipleri zeametlerindeki vergileri bütünüyle kendilerine alır, sancakbeyiler ve subaybaşılar müdahale edemezlerdi. Savaş samanlarında cebellüleri ile birlikde sancakbeylerinin kumandası altında sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadığı anda ise kimseye bağlı olmazlar, hatta toprakları içindeki suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı.
    Zeamet bazen müşterek olarak verilebilrdi. Bu tür tevcihlerde iki hususiyet göze çarpmaktadır. Bunlardan ilki, bazen bir köyün iki kişiye birden “ber-vech-i iştirra” yani eşit olarak verilmesi, şekli idi. İkinci hususiyet ise bir bölgenin gelirinin taraflardan birine az diğerine daha fazla hisse kaydedilmesi şeklidir.
    3) Timar: Senelik geliri bin akçadan başlayarak 19,999 akçaya kadar olan dirliğe tımar ismi verilmiştir. Kuruluş devrinde, kuvvetli bir merkezci idarenin kurulması ve bazı siyasi şartların ortaya çıkarttığı Osmanlı timar sistemi, memleketin askeri gücünü olduğu gibi, iktisadi ve sosyal durumunu da doğrudan etkilemiştir. İmparatorlukda geçimlerini veya hizmetlerine mukabil masraflarını karşılamak için bir ksıım asker ve memurlara çeşitli bölgelerin gelirinin tahsis edildiği tımar sistemi, devletin en kudretli süvari kuvvetini meydana getirmiştir.
    Osmanlı tımar sistemi, çeşitli kaynaklarda ve araştırmalarda belirtildiğine göre, Halifeler devri, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve daha sonra kurulan Türk beylikleirnin ikna sistemininbir devamı eklindedir. Hatta eski Mısır’da firavunların Nil vadisindeki toprakları askerlere ikta şeklinde dağıttıkları bilinmektedir. Buna ek olarak Bizanslıların pronoia ismi verilen tımar tarzındaki toprak usulünden de alındığı iddia edilmektedir. Bununla birlikde, şurası muhakkak ki, Osmanlı Devleti daha başlangıçtan itibaren, tıpkı Anadolu Beylikleri’nde olduğu gibi, yani fethedilen yerleri bir ksıım asker ve kumandalara mülk olarak tahsis etmiştir. Bu ise zamanla tımar şekline dönmüştür. Nitekim tımarla ilgili ilk kayda I. Murat devrinde rastlamakdayız. Kaynaklarda belirtildiğine göre Gelibolunun fethine müteakip (1376–77) tımar tevcihleri yapılmıştr. Daha sonraki padişahlardan gerek I. Beyazid, gerekse Çelebi Mehmed ve II. Murad dönemlerinde de, tımar tevcihleri yapıldğı görülüyor. Nitekim 1431 yılında Arnavutluk’ta mevcut 335 adet tımardan yüz kadarı Saruhan’dan, Canik’den, Bolu’dan ve Engürü (Ankara)’den sürülüp getirilmiş Türklere verilmişti. Yine 1454’de Tesalya’da Tırhala sancağında bulunan 182 tımardan 146’sı müslümanlara, 36’sı gayr-ı müslimlere tevcih edilmişti. Bu örnekden de anlaşılcağı üzere, hiristiyanlara da tımar verildiği görülmektedir.
    Tımar sistemi ygulanış açısından Batı’daki feodal nizamla karşılaştırıldığında, bazı benzerlikler göstermekle beraber, muhteva ve gaye açısından değerlendirdiğimizde, aralarında önemli farkların bulunduğu tespit edilmektedir. Nitekim feodaller toprağın “Rand-hasıl” denilen gelirini almakla yetinmeyip, idari, kazi ve mali istiklalede sahiptiler. Toprak üzeirnde yaşayan herşey bunların malı sayılırdı. Topraklarını istedikleri gibi tasarruf yetkileri vardı. Merkezdeki kralı sadece büyük Senyör ve birinci şövalye tanıyıp, savaş zamanlarında kendi kuvvetleriyle bunların yanında bulunurlardı. Kralın bunları azletmeye yetkisi yoktu. Buna karşılık tımar sahipleri tamamen merkezi idareye bağlı oldukları gibi, toprak üzerinde sadece kiracı durumunda idiler. Yetkileri devletin koyduu kanunlar çerçevesinde sınırlandırılmıştı. Herzaman için toprakları ellerinden alınabilirdi.
    Tımar tevcihi çeşitli usullerle kanunlarla belirlenmişti. Mesela veziri azamlar 5.999 akçaya kadar olan tımarları kimseye danışmadan verebilirlerdi. Ayrıca küçük tımarların dağıtılmasında beylerbeyilerin yetkileri büyükdü. Belli bie miktara kadar beylerbeyiler tımar sahiplere kendi tuğralarını taşıyan beratlarla doğrudan doğruya tımar verebiliyordu. Bu tür tımarlara “Tezkeresiz Tımar” adı verilmeteydi. Daha büyük tımarlarda ise beylerbeyiler tımara hak kazanmış kişinin eline bir tezkere vererek tayinini merkeze teklif eder ve tayin beratı İstanbul’dan verilirdi. Bu tür tımarlara da “Tezkereli Tımar” denirdi.
    Osmanlılarda tımar hukuki ve mali bakımdan da kısımlara ayrılmıştır. Bunlardan padişah hasları ve vezir vakıfları, vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, nişancı, defterdar, divan kâtipleri, çavuşlar, çeribaşılar, subaşılar, dizdarlar gii yüksek devlet memurlarının sahip oldukları has ve zeametler, idari ve mali bir takım imtiyazlara sahip oldukları için Serbest tımarlar olarak adlandırılmıştır. Butür tımarlarda rüsüm-ı serbestîye denilen niyabet ve bad-ı heva gibi örfi vergiler tamamiyle tımar sahibine bırakılmıştır. Buna karşılık benzeri vergileri bağlı bulundukları sancakbeyi ve subaşı ile paylaşmak durumunda kalan tımarlar Serbest olmayan tımarlar olarak telakki edilmiştir. Bunlar bulundukları sancağın özelliğine göre bad-ı heva türünden cürm ü cinayet, gerdek, otlak ve kışlak resim-leri ile tapu bedeli gibi vergileri sancakbeyi veya subaşı ile paylaşırlardı.
    Tımarlar verildikleri kişilerin hizmetlerine göre de isimlendirilmişlerdir. Bunlardanbirincisi Hizmet tımar adıyla anılan ve bazı camilerin imamet ve hitabetleriyle saray saray hizmetlilerinde bulunanlara mahsustu. Bu tür tımarlar bazı araştırmacılar tarafından “Sivil Timar” olarak da vasıflandırılmıştır. Nitekim bunlar içerisinde esas başı, mirahur, muhtesib, kadı, imam, hatip gibi askeri olmayan kimseler yer almaktaydı. İkinci gurup tımar Mustahfız tımarı denen ve mansup oldukları kaleyi korumaları karşılığı kendilerine tahsis edilen tımara denirdi. Aslında askeri olmakla birlikde bu tür tımarlar kale kumandanlarına ve kalede ve kalede görevli askerlerle hertürlü hizmetlilere verilirdi. Üçüncü tür tımar ise Eşkinci tımarı olup, enfazla tımar bu türdendi. Tımar sipahi olarak adlandırılan tımar sahipleri, alaybeyileirnin kumandası altında sefere giderlerdi.
    Tımar sahiplerine Osmanlı tarih terminolojisinde Sahip-i Arz adı verilmekteydi. Sahib-i arz öldüğü veya tımarı herhengi bir sebeple boş kaldığı takdirde, tımarı bir başkasına veya eli silah tutabilecek oğlu varsa ona verilirdi. Tımar sahibi kendine verilen yeri herhangi bir sebeple hiçkimseye bırakamazdı. Bu hususda kanunnamelere kesin hükümler konulmuştur.
    Herhangi bir sebeple toprağını terkeden köylü, tımar sahibi tarafından yakalanır ve eski yerine yerleştirilirdi. Bu husus iskân kanununda kesin şekilde hükme bağlanmıştır. Sipahi yerini terkeden reayadan on yılı geçirmemiş olanlarını yerleştikleri yerden kaldırarak eski yerlerine iskân ederdi. Buna karşılık arazileirni boş bıraktıkları için kendileirnden çiftbozan (çiftini bozmak) ismi ile bir vergi alınırdı. Buna benzer olmak üzere, büyük bir ihtimalle daha öncede var olduğu tahmin edilen Kanuni dönemine ait Niğbolu kanunnamesinde, başka bir tımar toprağına giden reayanın gittiği tımar sahibi tarafından eski yerine bildirilmesi, bildirmediği takdirde azledileceği hususu yer almaktadır. Bununla beraber sipahi ile köylü arasında münasebetler sadece sipahi lehine değildi, ancak kanunlar çerçevesinde hareket edebilirlerdi. Mesela bozok kanunnamasi’nde haksız yere sipahiye el kaldıran raiyyetden on altın alınması, buna karşılık raiyyeti inciden sipahi dövülürse reayadan ceza alınmaması ve bir sipahinin emir almadan köylüden ulak beygiri isteyerek davar boğazlatması sonucu dövülmesi halinde dövenin suçlu sayılmaması gibi hükümlerin yer alması, aradaki ilişkileri göstermektedir.
    Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilen tımarın gelirine göre savaşa asker götürürlerdi. Hasıllarının ilk üçbin akçası Kılıç tabir olunur ve bu miktar kendilerinin ihtiyaçlarına ayrılırdı. Bundan sonraki her üçbin akçe için ise bir cebellü beslenirdi. Mesela 6000 akça için iki cebellüyü savaşa götürürdü. Bir savaş esnasında memleketteki bütün eşkici, züema ve erbab-ı tımarı bağlı oldukları seraskerin maiyyetine g,rerek savaşa katılırlardı. Ancak işleri büyütmek ve bölgeyi korumak için onda biri yerlerinde kalırdı.
    Bütün bu özellikleri göz önüne alınacak olursa, ilk bakkışta, tımar sisteminin Avrupada’ki derebeyilik ile benzerlik gösterdiği düşünülebilr. Hâlbuki ikisi arasında büyük farklar mevcuttur. Mesela Osmanlı tımar sisteminde Sahib-i arz, kendilerine tahsis edilen yoprakalarda kiracı durumunda olup, elindeki arazinin değil, burada elde edilen ürünün devlet adına topladığı verginin sahibidir. Bunuda belli bir mükellefiyeti yerine getirmek karşılığında devlet tahsis eder. Tımar sahibi, kanunlara ve devletin koyduğu nizama aykırı harekette bulunursa elindeki arazisi alınır. Arazi üstünde yaşayan insanlarda feodalizmde olduğu gibi köle durumunda değildir. Elde ettikleri ürün, bulunduğu sancak veya kazaya ait kanunnameler çerçevesinde, en fazla onda bire kadar vergileirni vermek şartıyla kendilerinindir.
    Tımar sistemi devletin diğer müesseselerinde olduğu gibiXVI. Yüzyılın sonlarından itibaren bozulmaya başlamış ve eski hüviyetini yitirmiştir. Zira tımar dağıtımında uyulması gereken nizam kanunların aksine tımar, ehli kişilere verilmeyerek, rşvetle askerlikle ilgisi olmayan haksız kimselere verilmiş, bu durum teşkilatın bozulmasına yol açmıştır. Nitekim XVII. Yüzyılın başlarında, 22 sancakdan meydana gelen rumeli eyaletinde cebellüleriyle beraber 33.000 tımar sipahi çıkartılırken, bu sayı ikibinin altına düşmüş, aynı şekilde 18.700 askeri bulunan Anadolu Eyaleti’nde de tımar sipahi adeti bine inmiştir. Keza kitap-ı müstetab’da ikiyüzbin olan tımarli sipahi sayısının onda bire indiği belirtilmektedir. Bu sebeple Koçi Bey başta olmak üzere pekçok Osmanlı müellifi eser ve risalelerinde tımar sisteminin bozulma nedenlerini açıklarken, ıslahı içinde çeşitli yollar teklif etmişleridr. Mesela Anonim bir eser olan Kitap-ı müstedapda teşkilatın, devlet ileri gelenlerinin kanunlar hilafına rüşfetle tımar sahiplerini rastgele tayin etmeleri ve tımarlarını ellerinden almaları sebebiyle bozulduğunu ve bu bozulmanın III. Murad devrinde başladığı bildirilmektedir. Koçi beyde, eski usül ve nizamların terkedilerek, dirliklerin nufuzlu devlet adamlarının hizmetkâr ve köleleri ile iş adamalrının eline geçtiğini, rüşvetin bu hususda büyük rol oynadığını yazmakdadır.
    Tımar sisteminin bozulması ile ilgili olarak XVIII. Yüzyıla ait bilgileir ise, 1720–1785 yılları arasında yaşamış Canikli Ali Paşanın Risalesinden öğrenmekteyiz. Canikli Ali Paşa, tımar ve zeametleirn rasgele kişilere verilmiş olduğundan bahisle, bu gibi kişilerin reayaya dâhil edilmesi, kabul etmeyenlerin öldürülmesini istemektedir. Ona göre tımarın bozulma sebebleri üç sebebe dayanmaktadır: 1- Tımar kayıt defterleri seraskere gittiğinde, ne kadar işe yarar tımar varsa kendi taraftarlarına verilmeleri. 2- İşe yarar tımarların çoğunun vezir ve devlet ricalinin eline düşmesi 3- Büyük tımar sahipleirnin korkularından gedik payda etmeleri sebebiyle, kendilerinden yeterince faydalanılamaması.
    Canikli Ali Paşa yukarda bahsedilen aksaklıkların düzeltilebilmesi için tımar ve zeamet sahiplerinin yerlerinde oturmalarını, ekip-biçip, yurt edinme yoluna gitmelerini, kendileirne öküz ve tohum verilerek ziraaat yapmalarının sağlanmasını, tımar ve zeametlerin ehli kişilere verilmesini şart koşmaktadır.
    Tımarın bu ekilde bozulması ve eski fonksiyonunu kaybetmesi, deletin her fırsatta tımar gelirinin hazineye aktarmasına yol açmıştır. I. Abdülhamid ve III. Selim tarafından çıkarılan 9 Eylül 1792 tarihli kanun ve buna bağlı Hatt-ı Hümayun ile eyalet askeirnin düzene konuşmasına çalışılmıştır. Ancak tımar ve zeamete eski rağbetin kalmaması, bu teşkilatın yeniden eski şekline konulmasına meydan vermemiş ve nihayet 1844 yılından itibaren zabtiye (Jandarma) ve başka hizmetlerde kullanılmak suretiyle eski fonksiyonunu kaybetmiş ve sessiz sedasız yavaş yavaş ortadan kalkmıştır.