Osmanlıda Divan nedir

'Osmanlı Tarihi' forumunda Aysell tarafından 4 Mart 2009 tarihinde açılan konu


  1. Osmanlıda Divan nedir

    İslâm ülkelerinde devlet işleri ile alâkalı en yüksek idarî makam. Divânu'l-ceyş, Divânu'l-mezâlim, Divân-ı Humâyûn gibi müesseseler, bunun örneklerinden birkaçıdır.

    Herhangi bir konu üzerinde tedvin edilmiş eser. Kaşgarlı Mahmud Beğ'in Divân-ı Lügati't-Türk'ü, Fuzûlî Divân'ı vs. gibi.

    Hükümdarın oturduğu sedir; Osmanlı devletinde birkaç köyden müteşekkil karye (köy) ile nahiye arasında küçük bir ünite; mahkeme maksadıyla kurulan yüksek meclis. Divân-ı Harb, Divân-ı Âli gibi.

    Bir âmir veya büyük huzurunda eller önde kavuşmuş olarak saygılı vaziyette durmak; yabancıların barındığı han veya kervansaray.

    İslâm devlet teşkilâtı içinde bulunan ve tarih boyunca önemli bir fonksiyon icra eden divan teşkilâtı, ilk defa Hz. Ömer zamanında faaliyete geçirilmiştir. (Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultaniyye, 199; Fethiye Nebravî, Tarihu'n-Nuzum ve'l-hadarati'l-İslâmiyye, 80.) Gerçekten, bu dönemde İslâm devleti gerek toprak, gerekse malî bakımdan çok geniş imkânlara kavuşmuştu. Divanın böyle bir dönemde ortaya çıkması bunun bir neticesidir. Bilhassa Hz. Ömer döneminde gerçekleştirilen fetihlerin sonucunda müslümanlar bir taraftan Bizans, diğer taraftan da İran'la komşu oldular ve onlarla Çeşitli münasebetlerde bulunmaya başladılar. Bunun sonucunda müslümanlar eski medeniyetlerin mirasçısı olan bu iki devletin kurduğu müesseselerden de istifade etmeye başladılar. Bilhassa İslâm'a aykırı olmayan ve gelişmeye yardımcı olan müesseselerden istifade etmek İslâm'ın prensip edindiği bir husustur. Gerek Mısır, gerekse Suriye'den İslâm başkentine dönen fatih müslümanlar, burada idarî sistemle ilgili gördüklerini anlatmaya başladılar. İşte bunlar içinde divanlar da vardı.

    Bu kelimenin (Divan) Farsça veya Arapça menşeli olduğuna dair değişik rivâyetler bulunmaktadır. Genellikle bu kelimenin Sasanî İmparatorluğu'ndaki devlet idaresine ait bir kavram ve kurum olarak Arap diline intikal ettiği kabul edilmektedir. Bu manada divan kelimesi; devlet idaresindeki muhtelif idarî, askerî ve malî hizmetlerin yerine getirilmesinde kullanılan defterlere, bunların ve devlet memurlarının bulundukları yere verilen isimdir. (Maverdî, a.g.e., aynı yer).

    Divan'a niçin bu ismin verildiğine dair iki ayrı rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetler hemen hemen bütün kaynaklarda zikredilmektedir. Böylece, kelimenin aslının Farsça olduğuna işaret edilmektedir. Buna göre İran Kisrası Nûşirevan, bir gün kâtiplerinin yanına uğramış ve onların kendi başlarına sayı sayıp hesap yaptıklarını görünce onlara "divâne" yani "deli" demiştir. Zamanla kâtiplerin çalıştığı yere de "Divane" denilmeye başlanmıştır Sonradan bu kelime divan şekline dönüşmüştür. İkinci bir rivâyette ise divan kelimesi Farsça'da Şeytanlar mânâsına gelmektedir. Kâtipler de devlet işlerini çok iyi bildiklerinden her çeşit gizli açık konuya çok çabuk vâkıf olduklarından, dağınık ve karışık rakamları bir araya topladıklarından dolayı, şeytanlar gibi bir mânâya delalet etmek üzere "divan" denildiği anlatılmaktadır. Sonradan bu kelime, kâtiplerin oturdukları yere de verilen bir isim olmuştur. (Maverdî, a.g.e., 199).

    Hz. Âişe'den rivayet edilen ve "Allah katında üç divan vardır" hadîsine göre bu kelime hesap defteri manasında kullanılmaktadır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 240).

    İslâm dünyasında, Hz. Ömer'in fey* gelirlerini dağıtmak için tesis ettiği divan teşkilatiyle birlikte, yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanan divan tabiri, Emevîler ve bilhassa Abbasîler zamanında başta askerî ve bilhassa malî sahalar olmak üzere çeşitli devlet hizmetlerine bakan müesseselere isim olarak verilmiştir.

    Burada hemen şunu da belirtelim ki, Hz. Ömer'in henüz 20 (641) yılında, Medine'de fey için tanzim ettirdiği divan defterleri, Arapça yazılmıştı. O, bu vazife ile de Kureyş kabilesinden, Arap neseb ilmini iyi bilen Hz. Ali'nin kardeşi Akil b. Ebi Talib ile Mahreme b. Nevfel ve Cübeyr b. Mut'im'i vazifelendirmişti. Bu konuda defterlerin tutulması ile ilgili şu sebepler gösterilmiştir:

    Ebû Hüreyre, Bahreyn taraflarından birçok mal ile birlikte Medine'ye geri döndüğünde Hz. Ömer, Ebû Hüreyre'ye ne kadar mal getirdiğini sorar. O da; "beşyüz bin dirhem" deyince, Hz. Ömer bunu çok büyük bir rakam olarak görür ve tekrar Ebu Hüreyre'ye bunun ne demek olduğunu bilip bilmediğini sorar. Bunun üzerine Ebu Hüreyre tekrar: "Evet, beşyüz bin dirhem." Bu defa Hz. Ömer, o malların hangi kaynaklardan olduğunu (helâl olup olmadığını) sorar. Ebü Hüreyre: "Bilmiyorum, sadece şu gördüklerini biliyorum" der. Bunun üzerine Hz. Ömer minbere çıkarak Allah'a hamd ve senada bulunur, sonra topluluğa:

    "Ey insanlar bana pekçok mal geldi. İsterseniz size bu malları ölçekle ölçerek, isterseniz sayarak dağıtayım." der. Bu konuşma üzerine cemaattan biri ayağa kalkarak şöyle der:

    "Ey emire'l-müminin, ben İranlılar'ı gördüm. Onlar bir divan tutarlar, dağıtım işlerini o divan görür, malları bir deftere kaydederler. Sen de bir divan kur, mal dağıtım işini onlar görsün, herkes deftere göre alsın, böylece kimin ne aldığı oraya yazılsın." Bu söz üzerine Hz. Ömer teklifi uygun bulur ve bir defter ihdas eder. Malları da ona göre taksim ettirir. Başka bir görüşe göre de Hz. Ömer'in divan kurmasının sebebi şöyle anlatılır:

    Bir gün Hz. Ömer birini bir iş ile görevlendirirken yanında bulunan Hürmüzan, Hz. Ömer'e şöyle der:

    "Sen bu görevlinin eline mallar verdin. Aralarından biri çıkar da muhalefet ederse, elçinin gittiği yerde onun yerine bir başkası geçip görevli olduğunu söylerse, bunun görevli olup olmadığını nereden bilecekler?" Sen ona, kayıtları da içine alan bir defter ve eline bir divan ver. Divanında verdiğin malların kayıtları bulunsun. Görevli, gideceği yere vardığı zaman ondan divan isterler ki bununla kendilerine gelen görevlinin senin görevlin olduğunu anlarlar.

    Abid b. Yahya'nın, Hâris b. Nüfeyl'den rivayetine göre Hz. Ömer, divan kurulup kayıtların tutulması için müslümanlarla istişarede bulunur. Hz. Ali de hiçbir şey bırakmaksızın her yıl toplanılan malları hak sahipleri arasında taksim eder. Bunun üzerine Hz. Osman da:

    "Birçok malın insanlara verildiğini ve dağıtıldığını görüyorum. Fakat bu mallar sayılmaz ve kayıtları tutulmazsa, senden mal alanlar ve almayanlar belli olmaz. Bu yüzden de dedikodunun çıkmasına sebep olursunuz. Bu kötü işin yayılmasından çok korkarım." dedi.

    Daha sonra Halid b. Velid, kendisinin bir ara Şam'da bulunduğunu, bölge idarecilerinin devlet işlerine dair bazı defterler tuttuğunu asker sayımı ve ihtiyaçlarını yazdıklarını gördüğünü söyleyerek Hz. Ömer'e de böyle yapmasını teklif eder. Bunun üzerine Hz. Ömer, Akil b. Ebi Tâlib, Mahreme b. Nevfel ve Cübeyr b. Mut'im'i çağırarak onlara halkı ailelerine göre yazmalarını söyler. Bunun üzerine onlar önce Hâşimoğullarından başladılar. Sonra Hz. Ebubekir ve ailesini daha sonra Ömer ve ailesini ve diğer kabileleri sıra ile yazdılar. Sonra da bazı ihtilafları halledip neticeyi Hz. Ömer'e arzettiler, Hz. Ömer, bu kayıtlara baktı ve: "Bu kayıt işi olmamış! Ben böyle istememiştim. İnsanları, Rasûlullah'a en yakın olanlarından başlayıp sonra biraz uzak olanları ve daha sonra da en uzak olanları yazmak üzere bir yol takib ediniz. Böylece Ömer, Allah'ın emirlerine tabi olmuş olsun." Bunun üzerine kâtipler de Hz. Ömer'in emrine uydular. (Maverdî, a.g.e., 199-200)

    İslâm fetihlerinin başlatılıp devam ettirildiği iki ana bölge, Irak ve Suriye ile bu iki bölgeye yeni fethedilen Mısır'daki askerler ve onların ailelerine ait Divân defterlerinin ilâve edilerek düzenlendiğini; ancak bunlar hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuzu da söylemeliyiz.

    Bu bakımdan, baştan beri anlatmaya çalıştığımız Medine'deki merkezî divân defterleri ile, Irak, Suriye ve Mısır bölgelerindeki divan defterlerini birbirinden iyi ayırmak gerekiyor. Hz. Ömer Medine'deki divan gibi, bu üç bölgede de ayrı ayrı ve bilhassa Irak'ta Kûfe ve Basra başta olmak üzere bazı şehirlerde, divan defterleri düzenlettirmiştir. Bu bölgelerin defterleri de, Medine'deki gibi Arapça olarak yazılmış ve buradaki askerlerle aileleri defterlere kaydedilmişlerdir.

    Öte yandan, İslâm fetihleri esnasında Irak'ta Sasanîler; Suriye ve Mısır'da Bizanslılar tarafından devam ettirilmekte olan Divânu'l-Harac'lar (vergi tesbit ve toplama divanları) Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervan 81 (700) yılında bunların Arapça tutulmasını emredinceye kadar aynen ve kendi dillerinde bırakılmıştır. Bu tarihten sonra bunlar da Arapça tutulmaya başlandı. Böylece, İslâmiyet'in ilk devrinde ve Halife Hz. Ömer döneminde, Medine-i Münevvere'de, İslâm askerleri ve diğer vatandaşların maaş ve tahsisatlarını kaydeden Arapça divan ile, Abdülmelik b. Mervan tarafından, belirtilen tarihte Arapça tutulmaya başlanan divanlar, birbirinden farklı şeylerdir. (Geniş bilgi için bk. Ebu Abdullah Muhammed b. Abdus el-Cahşiyarî, Kitabu'l-Vüzera ve'l-Küttâb, Kahire 1980, 38-40).

    Böylece, İslâm âleminde Hz. Ömer devri ile başlayan divan teşkilâtı, memleketin idarî, siyasî ve ekonomik gelişmesine paralel olarak artış göstermiştir. Gerek sayı, gerekse divan üyelerini teşkil eden zevat bakımından, Emevîler dönemi büyük bir ehemmiyet arzetmektedir. Nitekim ilk Emevî halifesi Muaviye b. Ebi Süfyan Divânu'l-Atâ', Divânu'l-Harac ve Divânu'l-Cünd'e ilâve olarak, Divânu'l-Hatem, Divânu'l-Berîd, Divânu's-Sadakat ve Divânu't-Tıraz'ı kurdurmuştur. (Fethiye Nebravî, a. g. e., 91)