Osmanlı İmparatorluğunda Eğitim

'Osmanlı Tarihi' forumunda HazaN tarafından 2 Ekim 2008 tarihinde açılan konu


  1. Islâm ülkelerindeki ilmî hayatin gelismesinde XI. asrin müstesna bir yeri
    vardir. Zira bu asirdan itibâren sistemli bir egitim ve ögretim mahalli
    olarak medreseler, halkin kültürel ve dinî anlayis bakimindan yetisip
    gelismesinde faal bir rol oynamaya basladilar. Osmanlilar döneminde ise
    medreseler, hem program,hem de mimarî sahada büyük bir yenilik ve ilerleme
    kayd ettiler. Bu bakimdan, Osmanli sehirlerinin fizikî gelismesinde de
    medreselerin önemli bir yeri oldugu söylenebilir.
    Osmanlilar, medrese egitimi ve dolayisiyla ilim ve bu sahanin adamlarina
    deger verdiklerinden, bunlarin tahsil ve egitim konusunda
    karsilasabilecekleri her türlü sikintiyi ortadan kaldirmaya çalismislardi.
    Bu devlette ilim ve mensuplarina itibar edilip saygi gösterildigi için Iran,
    Turan, Horasan, Dagistan, Hindistan, Buhara, Haleb, Sam, Misir ve Karaman
    gibi birçok Islâm ülkesinden bilginler Istanbul'a akin etmisti. Bu akin
    sebebiyle devletin merkezi olan Istanbul, yavas yavas Islâm dünyasinin ilim
    merkezi haline gelir.
    Osmanlilar, medreselerdeki egitim ve ögretim faaliyetlerini vakiflar
    vasitasiyla devam ettirdiler. Fatih Sultan Mehmed'in, Istanbul'u feth eder
    etmez "Sahn-i Semân" medreselerini tesis ettirmesi ve bunlarin giderlerini
    saglamak için vakif kurmasindan sonra, devlet merkezi oldugu gibi ilim
    merkezi haline de gelen Istanbul'da basta hükümdarlar olmak üzere sultanlar,
    vezirler, ilim adamlari, bazi saray mensuplari ve maddî durumu iyi olan halk
    tarafindan pekçok medrese insa olunmustu. Yalniz Mimar Sinan'in bas
    mimarligi sirasinda Istanbul'da insa edilen medreselerin sayisi, 6'si
    Süleymaniye medreseleri olmak üzere 55'i bulmaktadir. XVII. asrin son
    çeyregi basinda ise Istanbul'daki medrese sayisinin 126'ya ulastigi
    görülmektedir. Fetihten XIX. asra kadar Istanbul'da insa edilen medrese
    sayisi 500'ü asmaktadir. Ancak bunlarin büyük bir kismi yangin ve deprem
    gibi tabiî âfetlere maruz kalarak yikilip yok olmus veya terk edilmistir.
    Orta ve yüksek ögretimi gerçeklestiren Osmanli medreselerinin ilki, Orhan
    Gazi tarafindan 731 (1330) tarihinde Iznik'te açilmisti. Orhan Gazi, bu
    medrese için vakiflar kurmustu. Geliri, medrese, müderris ve talebeye tahsis
    edilen vakif köyler, her türlü "Tekâlif-i Örfiyye"den (Örfî vergiler) muaf
    idiler. Nitekim Orhan Gazi'den çok daha sonraki tarihlere uzanan 27
    Cemayizelevvel 1136 (23 Subat 1724) tarihli bir "arz" (arsiv belgesi),
    Iznik'e bagli Kozluca Köyü'nün, adi geçen medreseye vakfedildigini
    göstermektedir.
    Ilk dönem Osmanli ilim hayati hakkinda bilgi veren D'Ohsson'a göre Osmanli
    Devleti'ndeki ilmî faaliyetler, daha Osman Gazi döneminde baslamisti. O, bu
    konuda su bilgileri vermektedir: "Osman Gazi, Sögüt'te yeni imparatorlugun
    temelini atarken hazine ve silah ile beraber ilmî ve kültürel faaliyetlere
    karsi da gayet mütesebbis idi. Ilmî yönden ilerlemeyi ve en azindan eski
    medreseleri olduklari gibi muhafaza etmeyi arzu ederdi. Veliahdi ve oglu
    Orhan Gazi, Iznik'te imparatorluk camiini yükseltirken orada bir de, bir
    asri mütecaviz bir zaman boyunca Osmanli medreselerinin en yüksegi olarak
    bakilacak olan bir medrese yaptirdi. Yeni kurulmus (731/1330) ve kendi ismi
    ile adlandirilmis olan bu medresenin idaresi, Islâm âlemindeki diger bütün
    medreseler gibi müderris titri altinda Seyh Davud-i Kayserî'ye verildi."
    Iznik, bir ilim merkezi olarak önemini XV. yüzyilda da korumus ve bu yüzden
    sehre "âlimler yuvasi" ünvani verilmisti. Iznik Medresesinin yetistirdigi
    ünlü âlimlerden biri de Osmanlilarin ilk Seyhülislâmi Molla Fenarî'dir.
    Osmanlilarin, ilk birbuçuk asir içinde yaptirmis olduklari medreselerin
    derece ve sinif itibariyle en mühimleri Iznik, Bursa ve Edirne'de idi.
    Devletin kurulusu esnasinda Iznik Medresesi, beyligin birinci sinif
    medresesi idi. Bu medresede yapilan egitim ve görülen ögretimin derecesi
    hakkinda kesin bir bilgiye sahip olmamakla beraber, müderrisligine (Ögretim
    Üyeligi'ne) tayin edilmis olan sahislar, bunlarin hayatlari ve eserleri,
    dolayisiyla ilmî kapasiteleri tedkik edilecek olursa bu medresenin oldukça
    yüksek seviyede bir egitim ve ögretim kurumu oldugu düsünülebilir. Gerçekten
    Kahire'de ihtisasini yapip memleketine dönen ve orada birçok talebe
    yetistiren Davud-i Kayserî (öl. H. 751/M. 1350)'nin söhretini duyan Orhan
    Gazi, onu Kayseri'den getirterek Iznik'te yaptirdigi medreseye müderris
    olarak tayin eder. Iznik medresesinin ilk müderrisi olan Davud-i Kayserî,
    Muhyiddin Arabî'nin üvey oglu Sadreddin Konevî'nin halifelerinden tefsir
    sahibi ve Muhyiddin Arabî'nin "Fusûsu'l-Hikem" adli eserini serheden
    Kemaleddin Abdurrezzak el-Kâsî (öl. 1329)'nin halifesi olup yüksek tahsilini
    Misir'da yapmisti. Davud'un halefleri olan Taceddin el-Kürdî ve Alaeddin
    el-Esved de devrin büyük bilginleri arasinda sayiliyorlardi. Bu nokta göz
    önünde tutulursa Iznik Orhaniye medresesini yüksek seviyeli egitim ve
    ögretim veren bir müessese olarak kabul etmek gerekir.
    Bursa'nin fethinden sonra orada da medreseler kurulur. Bundan dolayi Iznik
    ikinci dereceye inerek Bursa'daki Sultan Medresesi birinci dereceyi alir.
    Orhan Gazi'den sonra oglu Murad (Murad Hüdâvendigâr), Bursa Çekirge'de eski
    Kaplica civarinda bir câmi, medrese ve imâret yaptirarak, bu konuda
    babasindan asagi olmadigini göstermisti.
    Yildirim Bayezid, Hisar disinda bir câmi ve medrese yaptirmakla Bursa'nin
    bir ilim ve irfan merkezi haline gelmesini ve sehrin hisar disina tasmasi
    ile genislemesini sagladi. Çelebi Sultan Mehmed'in Bursa'da kurdugu medrese,
    digerlerine nazaran ayri bir hususiyete sahiptir. "Sultaniye Medresesi"
    denilen bu tahsil kurumunda ilk müderris Mehmed Sah Efendi (öl.
    839/1435)'dir. Molla Semseddin Fenarî'nin oglu olan bu zatin ilk dersinde
    ögrencilerden baska Bursa'nin belli basli âlimleri de hazir bulunmus, yeni
    müderris Mehmed Sah Efendi de medreselerde okutulan ilimlere dair sorulan
    suallere cevap vermisti. Sultaniye müderrislerinin, böyle umumî sekilde ders
    vermeleri bir gelenek haline gelmistir. Bilhassa Bursa Sultaniyesi
    kurulduktan sonra Iznik medresesi, ikinci dereceye düsmüstü. Buna karsilik
    bir ilim merkezi olarak Bursa ilk siraya yükselmisti. Bu durum, Sultan II.
    Murad'in Edirne'de Üç Serefeli Câmii yanindaki Saatli medresesini kurana
    kadar devam eder. Edirne devlet merkezi olduktan sonra II. Murad zamaninda
    841 (1437) yilinda baslanarak bazi ârizalar sebebiyle 851 (1447) senesinde
    tamamlanan Üç Serefeli Câmii yanindaki medrese ile Dâru'l-Hadis, o tarihte
    Osmanli ülkesindeki medreselerin üstünde yer aldi. Böylece, Bursa'daki
    Sultaniye Medresesi, gerek egitim ve ögretim, gerekse tahsisati bakimindan
    ikinci dereceye düstü. Üç Serefeli medrese müderrisine o tarihe kadar hiç
    bir medrese ögretim üyesine verilmeyen yüz akça yevmiye verildi. Halbuki
    bundan önce Iznik medresesi müderrisinin yevmiyesi otuz, Bursa'daki Sultan
    Medresesi müderrisinin ise günde (yevmiye) elli akça idi.
    Görüldügü gibi Bursa'nin fethinden hemen sonra orada da çesitli medreseler
    kuruldu. Suurlu ve ne yaptigini bilen bir politika sonucu sinirlari yavas
    yavas genisleyen Osmanli Devleti'nde, pekçok devlet ricali, mektep, medrese,
    imâret ve câmi gibi farkli sahalara hizmet veren kurumlari açmakta adeta
    birbirleri ile yarisiyorlardi. Örnek olmasi bakimindan sadece Istanbul'un
    1453 yilindaki fethinden sonra Fatih'in yaptiklarini vermek istiyoruz. Buna
    göre otuz yillik hükümdarligi döneminde basta Istanbul, Bursa ve Edirne
    olmak üzere devletin çesitli sehirlerinde 85'i kubbeli olarak 300 kadar câmi
    57 medrese, 59 hamam, 29 bedesten, çesitli saraylar, hisar, kale, sur ve
    köprüler yaptirdigi görülmektedir. Bunlarin çogunun zamanla yikildigina da
    isaret etmek gerekir.*
     



  2. 764 (1363) tarihinde Edirne'nin fethinden sonra, Rumeli'deki fetihlerin daha
    saglikli ve basarili olabilmesi için devlet merkezi buraya nakledilir.
    Edirne'nin devlet merkezi olmasi, burada da medreselerin hizla açilip
    çogalmasina sebep olur. Zira biraz önce de görüldügü gibi herkesten önce
    devletin basinda bulunanlar, bulunduklari yerlerde egitim kurumu açmayi bir
    gelenek haline getirmislerdi. Böyle bir anlayistan dolayidir ki, hemen her
    zaman devlet merkezinin bulundugu yer, ilmî faaliyetlerin en çok
    yogunlastigi merkez oluyordu. Nitekim Istanbul'un fethi ve devletin merkezi
    haline gelmesinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafindan yaptirilan "Sahn-i
    Semân" medreseleri ön plana geçtiler. Fatih Kanunnâmesinde "Sahn-i Semân"
    diye meshur olan medreselere vakfiyesinde "Medâris-i Semâniye"
    denilmektedir.
    Fatih külliyesi kurulunca sekiz büyük medreseye "sahn" adi verilmisti. Bu
    tabiri her ne kadar ilk tomar Arapça vakfiyede bulamiyorsak da Fatih'in
    tashihinden ve külliye müderrislerinin tedkikinden geçen meshur kanunnâmede
    bu tabiri görüyoruz. O halde bu tabir, Fatih'ten günümüze kadar gelmektedir.
    Fatih külliyesi büyük medreselerinden her birini mâna itibariyle birer
    fakülte sayabiliriz. Vakfiyelerinde buralara aklî ve naklî ilimlerde
    mütehassis müderrislerin (profesör) tayin olunacagi açikça belirtildigine
    göre buralarda tip, fikih (Islâm hukuku), hey'et (astronomi) ve ilâhiyat
    okutuluyordu. Bu büyük medreselerin odalarinda birer yüksek ilim talebesi
    (danismend) oturuyordu. Bunlar, seviyesi yüksek dersleri okuyunca
    branslarina göre daha sonra hekim (doktor), fakih, fen adami, maliye ve
    devlet memuru oluyorlardi. Bu sahn medreselerine musila-i sahn olan
    Tetimmeler de, adeta bugünkü lise tahsilini bitirerek geldiklerine göre
    Semaniye Medreselerine alem olan sahn tabiri yüksek bir tahsil derecesini
    gösteriyordu.
    Osmanli medreselerindeki egitim ve ögretim usulü, diger Islâm devletlerinde
    oldugu gibi bir metod takip etmis olup, medreselerin sayilari arttikça
    bunlar da derece ve siniflarina göre bir düzene tabi tutulmuslardi. Bunun
    içindir ki ilk defa Sultan II. Murad, daha sonra da Fâtih Sultan Mehmed
    tarafindan medreselerin bir siniflandirilmaya tabi tutuldugu görülür. Fatih
    medreselerinin (Sahn-i Semân) yapilmasi, Osmanli ülkesindeki medrese
    teskilâti için bir yenilik sayilmaktadir. Onun için kisa ve özet bir sekilde
    de olsa bu medreselerden bahsetmek istiyoruz.
    Fatih'in kanunnâmesinde "Sahn-i Semân" diye adlandirilan medreselere
    "Semâniye medreseleri" de denilmektedir. Fatih Sultan Mehmed, Istanbul'u
    feth ettikten sonra, Imparator Jüstinyen'in esi Teodora tarafindan
    yaptirilan Havariyûn kilisesi yerine câmi yaptirir. Daha sonra câminin dogu
    ve bati kismina "Sahn-i Semân" denilen sekiz medrese yapti ki, bunlar yüksek
    tahsil içindi. Bunlarin arkalarinda da "Tetimme" adi verilen ve sahn
    medreselerine ögrenci yetistiren sekiz medrese daha yaptirir. Vakfiyedeki
    bilgi ve Âli'nin kaydina göre burasi Istanbul'un ortasina denk geldigi için
    buraya sahn denmistir. Tarihî rivayetlere göre bu medresenin programini
    Vezir Mahmud Pasa ile matematik ve astronomi âlimi Ali Kusçu tertip
    etmislerdir. Dördü câmiin dogu kisminda, dördü de bati tarafinda bulunan bu
    medreselerden her birinin ondokuz odasi vardi. Sekiz müderristen her birinin
    birer odasi ve elli akça yevmiyesi vardi. Ayrica, beser akça yevmiye ile bir
    oda, ekmek ve çorba verilmek üzere sekiz medreseden her birine birer "muid"
    (asistan) verildi. Her medresenin onbes odasina ikiser akça yevmiye (burs,
    kredi), imâretten ekmek ve çorba (yemek) verilmek üzere birer "danismend"
    konuldu. Geri kalan iki oda da kapicilarla ferras denilen temizlik
    isçilerine tahsis olundu.
    Sahn medreselerinin arka taraflarinda yüksek tahsile, yani Sahn-i Semân
    medreselerine danismend yetistirmek üzere "Tetimme" veya "Musila-i Sahn'
    ismiyle sahn medreselerinden küçük olarak sekiz medrese daha insa edilmisti.
    Bu medrese, derece itibariyle orta tahsil seviyesinde idi.
    Sahn medresesi talebelerine danismend, Tetimme talebesine de Suhte (galat
    olarak softa) deniyordu. Tetimmelerden her hücreye üç ögrenci konmustu. Bu
    odalardan her birisine ihtiyaçlarina sarf edilmek ve mum parasi olmak üzere
    5'er akça tahsis edildigi gibi yemekleri de imâretten veriliyordu.
    Bilindigi gibi egitim ve ögretim, hiç bir devletin vazgeçemeyecegi bir
    mecburiyettir. Bununla beraber her devlet, vatandasini, kendi sartlari,
    ihtiyaçlari ve ileriye dönük hedeflerini gözönünde bulundurarak yetistirmeye
    çalisir. Osmanli Devleti de vatandasini kendi durum ve sartlarina uygun bir
    sekilde yetistirmeye gayret etmistir. Bu gayenin tahakkuku için de egitim ve
    ögretim müesseseleri kurmustur. Devletin kurulusu ile baslayip, yikilisina
    kadar çesitlenerek gelisen bu müesseseler, devlet ve çogunlukla vakiflar
    vasitasiyla kuruluyorlardi. Bu müesseseleri, klasik ve yeni diye iki gruba
    ayirabilecegimiz gibi, örgün ve yaygin egitim müesseseleri diye de ayirmak
    mümkündür.