Osmanlı Devleti Cellatları-Osmanlının ünlü Cellatları

'Osmanlı Tarihi' forumunda Sitem tarafından 16 Ekim 2011 tarihinde açılan konu


  1. Osmanlı Devletinin Cellatları kimlerdi
    Osmanlı Saray cellatları
    Osmanlı'da cellâtlık teşkilatı
    Osmanlıda idamlar
    Osmanlıda idamlar nasıl yapılırdı

    Osmanlı Devleti Cellatları-Osmanlı Cellatları

    [​IMG]

    Her devletin tarihinde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde de on binlerce insan cellât pençesinde can vermişti. Kimileri yağlı bir kementin uğursuz ıslığını, kimileri de çelik satırın ürperten soğuğunu duydular son saniyelerinde... Tıpkı, sonu gelmez işkencelerle ölümü bekleyen diğerleri gibi...

    Osmanlı devletinin resmi cellât örgütü, cellatbaşının yönetiminde, sayıları dönem dönem değişen kalabalık bir gruptan oluşuyordu. Hepsi de aslen çingene’ydiler. Cellatbaşı ile cellâtlar, bostancıbaşının emrindeydi. İdam hükmü bostancıbaşıya verilir; o da yerine göre, bazen bizzat nezaret ederek hükmü yerine getirirdi. Eğer öldürülecek önemli bir şahıs ise, idamda bostancıbaşı muhakkak bulunur, hükmü de cellatbaşının en çok güvendiği bir veya iki cellât infaz ederdi. Ki, bunlara da "cellat yamağı" denirdi. Sarayın en büyük subaylarından biri olan bostancıbaşının başlıca görevi, emrindeki bostancı erleriyle sarayı ve padişahın şahsını korumaktı. İstanbul'un Boğaziçi ile beraber bütün sahillerinin ve limanın güvenliği de ikinci görevleri arasındaydı.

    Siyasi tutuklular, yağlı kementle boğulurdu

    Bazen idamdan sonra başı "şifre" denilen son derece keskin özel bir ustura ile gövdesinden ayrılırdı. Bu baş ya bir ibret taşının üstüne konur ya da sarayın şehre açılan büyük kapısının, "Bab-ı Hû-mayun"un önüne atılırdı. Sabıkalı hırsızlar, özellikle gece hırsızları, şehrin uygun görülen bir yerinde, genellikle suçun işlendiği semtte, hatta bazen girdiği evin veya dükkânın, hanın kapısına asılırdı.

    Katiller umumiyetle işkence ile öldürülürdü

    Askerlerin, yani sipahi veya yeniçerilerin başları kesilir, cesetleri ayaklarına taş bağlanarak denize atılırdı. İdam edilecek kimseler, ferman çıkıncaya kadar bostancıbaşı tarafından tutuklanır, buna da, "Bostancıbaşı hapsine verilmek" denirdi. Bostancıbaşı hapsinden sağ kurtulanlar çok azdı. Örneğin, Sadrazam Rauf Paşa, İkinci Mahmut'un, "O genç ve güzel başa kallavi pek güzel yakışıyor, kıyamam!" diyerek idam fermanını onaylamamasıyla kurtulmuştu.

    Çengel, çarmık ve kazık...

    Cellât, bazen de mahkûma gizli malını söyletmek için, infazdan önce işkence uygulardı. İşkence ile idamın üç şekli vardı: Çengel, çarmık ve kazık... Çengel, İstanbul'da Eminönü'nde idi. Kalın kalaslardan yapılmış kale burcu gibi bir şeydi. Bir adam boyundan yüksek yerine, çeşitli büyüklükte ve uzunlukta, başları yukarıya doğru kıvrık ve sivri, keskin bir tarak şeklinde bir sıra, kasap dükkânlarında olduğu gibi, çengeller konmuştu.
    Çengel cezasına eşkıya, özellikle korsanlar çarptırılırdı

    Kaptan paşalar, donanma ile Akdeniz'den dönerken esir ettikleri korsanları getirmeyi asla ihmal etmezlerdi. Bunlardan bir kısmını kadırgaların direklerine astırıp limana dehşetle girer; bir kısmını da çengele saklarlardı.
    Çarmıh cezası da eşkıyaya ve casuslara tatbik edilirdi

    Tutuklunun canı kuvvetli olup ölmezse, akşamüstüne doğru asılırdı. On yedinci asır ortasında asi Abaza Mehmet Paşa'nın İstanbul’da tutulan ajanları böyle idam edilmişlerdi.

    Kazık da eşkıyalara ve korsanlara uygulanan cezalardandı

    16. yüzyıl sonlarında, bostancıbaşılardan Ferhat Ağa, bir defaya mahsus olarak yeni bir ölüm cezası icat etti. Suçlu genç yeniçeriydi. Bir imamın nikâhlı genç karısını kandırıp kaçırmış, kadının saçlarını keserek oğlan kıyafetine sokmuş, bir zaman hiç kimseye aldırmadan yanında gezdirmişti. Üsküdar'da yakalandı, Tophane'ye götürüldü. Ferhat Ağa; çengeli, çarmıhı, kazığı az görmüştü. Delikanlıyı; çırılçıplak soydurtmuş, bilek, dirsek, diz ve ayak mafsallarını da çekiçlerle kırdırıp zavallıyı yağlı paçavralara sararak havan topunun namlusuna gülle gibi tıktırtmıştı. Sonra; topu ateşleterek suçluyu havada paramparça ettirtmişti.

    Devlet adamlarının infazlarında kendilerine itibar edilirdi

    Bir devlet adamı idama mahkûm olunca, ferman kendisine bostancıbaşı tarafından bildirilirdi. Eli, eteği öpülerek saygıda kusur edilmez, teselli yollu sözler söylenir, aptes alıp iki rekat namaz kılmasına izin verilirdi. Viyana bozgunundan sonra, Belgrat da idam edilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, namazından sonra, "Vücudum toprağa düşsün..." diyerek kilimleri toplatmış, uzun sakalını kendi elleriyle kaldırarak cellâdın kemendini geçirmesine yardım etmiş ve ona "Sanatını incelikle yap!" demişti...

    Yine 17. yüzyıl vezirlerinden Hezarpare Ahmet Paşa ise; cellâdı karşısında görünce "Vay kâfir, kahpe oğlu!" diye bağırmış, direnmiş, bir ahıra sürüklenerek götürülmüştü. Cellât, paşanın başındaki kavuğu alıp kendi başına, kendi başındaki kirli külahı da paşanın başına koyduktan sonra onu bir yumrukta çökertip boynuna yağlı kemendi geçirmişti. Ülkenin doğusuna cellât gönderilip idam edilen siyasi tutukluların başları, infazın sonrasında, yolda bozulmaması için bal doldurulmuş bir kıl torba içinde cellât tarafından İstanbul'a getirilir ve başkentte yıkandıktan sonra halka ibretle izlettirilerek gömülürdü.

    Osmanlı tarihinde en ünlü cellâtlar

    17. yüzyılda Kara Ali, onun yamağı Hammal Ali ve Kara Ali'den sonra başcellât olan Süleyman'dı.

    Evliya Çelebi Kara Ali'nin portresini, kendine özgü üslubuyla şöyle çiziyor:

    "Bu kolun üstadı; kâmili Kara Ali'dir ki, pazılarını sıvayıp, tigi ateştabını kemerine bendedüp, sair işkence edecek aletlerini beline asıp, el ve ayak kıracak baltaları iki yanına takıştırıp, sair yamakları dahi aletleriyle kemerlerine süsleyip yalınkılıç merdane cümbüş ederek geçerler ki neuzubillah hiçbirinin çehresinde nur kalmamış zehir adamlardır!"

    Eğer katline ilişkin hüküm Divan-ı Hümayun tarafından verilmişse, bunu tatbik etmek için muhzırağa, subaşı ve bazen de asesbaşı memur edilirdi. Divanı hümayun dışında verilen idam cezalarını da subaşı gerçekleştirirdi. Bu memurların gözcülüğü ve sorumluluğu altındaki idamları uygulamak da cellâtların göreviydi. Reaya için kan dökme yasağı bahis konusu olmadığı için boğma yoluna gidilmemiş ve asılma ile kafa kesme usulleri tercih edilmiştir.

    Kural bu olmakla beraber, bazen başka infaz şekilleri de kullanılmıştır. Reayadan İstanbul'da siyaseten katledilenlerin, aynı zamanda cesetleri de âlemi ibret için teşhir edilirdi. Cellâdın cesede verdiği durumdan, onun İslam veya gayrimüslim olup olmadığı anlaşılırdı. İslamlar sırtüstü yatırılırlar ve başları kollarının altına alınırdı. Müslüman olmayanlar ise, yüzükoyun uzatılır başları kıçlarına konurdu...

    netten alıntı