osmalı dönemi ilk tersane

'Sorun Cevaplayalım' forumunda Sitem tarafından 25 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. osmalı dönemindeki ilk tersane nerde açıldı


    İlk osmanlı donanması Karesi Beyliği'n den geçen küçük çataki bir deniz kuvveti idi.Bununla birlikte Osmanlılar,ilk zamanlarda küçükde olsa Karamürsel,Edincik ve İzmit'te daha sonra da Gelibolu'da tersane kurmuştur.

    Gemilerin inşa, tamir ve bakımlarının yapıldığı yer. Tersane, darüssınaa teriminin değiştirilerek Türkçe'ye alınmış şeklidir.

    Türkler Anadolu’ya ayak bastıktan sonra, Akdeniz’e açılabilmek için, İzmir, Antalya, Alanya ve Sinop ta tersaneler kurarak gemi inşa etmişlerdir. Bunlardan Alanya tersanesinin gemi kızak yerlerinin kargir gözleri hala ayaktadır.

    Osmanlılar İzmit körfezinin güney kıyılarına vardıklarında ilk gemilerini Karamürsel'de inşa etmeye başladılar. Daha sonra İzmit’te büyük bir tersane meydana getirdiler. Yıldırım Bayezid Han, Çanakkale boğazının stratejik önemini takdir ederek Gelibolu'da bir tersane meydana getirilmesinin faydalarını düşünmüş ve Sarıca Paşa'dan burada bir liman tersane ve kale inşa edilmesini istemiştir. Böylece1390'da temelleri atılan Gelibolu tersanesi, Osmanlıların ilk muntazam tersanesi olup, yıllarca devlete gemiler inşa etmiştir.

    Osmanlı donanmasının buraya nakli, Bizans'ın Akdeniz'le irtibatını kesti ve Çanakkale boğazında Türk hakimiyetini sağladı. Neticede İstanbul'un muhasarası daha emin bir hale geldi.

    Fatih devrinde Gelibolu tersanesinin ehemmiyeti arttı ve kaptanların ikamet mahalli oldu. Daha sonraları kaptan paşalar İstanbul’da ikamet ettiler. Gelibolu sancağı da kaptan paşa eyaletine tabi paşa sancağı oldu.

    Evliya Çelebi, Gelibolu’dan bahsederken, burada kadırga tersaneleri olduğunu haber vermektedir.

    Gelibolu’dan sonra ikinci büyük tersane İstanbul’da yapıldı. Fatih Sultan Mehmed Han, Haliç’te, Aynalıkavak semtinde bir tersane kurdurdu. Bu tersanenin kurulduğu yerde bir mescid ile divanhaneye yer verildi. Yeni tersanenin faaliyetlerini devam ettirmek maksadıyla İstanbul’a kıyı bölgelerinden marangoz, gemici ve san’atkarlar getirildi. Haliç tersanesi adını alan bu tersane, 1497 yılında sultan İkinci Bayezid Han tarafından genişletildi. Kemal, Burak ve Piri reisler tarafından idare edilen donanmanın gemilerinin pek çoğu burada inşa edildi.

    Karadaki zaferleri yanında, denizde de güçlü olmayı isteyen Yavuz Sultan Selim Han, Papa onuncu Leon’un kendi aleyhine bir ittifak hazırladığını duyunca, bir donanma ile Akdeniz hakimiyetini elde etmeyi düşündü. Veziriazam Piri Mehmed Paşa’yı bu işe me’mur ederek, dedesi Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yapılan ve babası tarafından genişletilen tersaneyi yeniden ele aldı.

    Cafer kapdan’ı, Galata’dan Kağıthane’ye kadar olan yerde inşa edilecek tersanenin yapımına me’mur etti. 1515 yılında yapımına başlanan tersanenin gemi yapacak ve seferden dönen gemileri çekecek üstleri kapalı 300 göz olması tasarlanmıştı. Yavuz Sultan Selim Han’ın Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar donanmanın inşai ve idari merkez üssü görevini yürütecek olan bu muazzam projesi oğlu Kanuni Sultan Süleyman zamanında tamamlandı. Bu yeni tersanede gemi inşa edilecek tezgahların her birine ellişer bin akçe sarfedildi.

    Osmanlı tersanelerinde ilk zamanlarda inşa ve tamir edilen gemi çeşitleri; bilhassa baştarde, kadırga, ağrıbap, top gemisi, taş gemisi, at gemisi, barça, kalite, mavna, karamürsel ve kayıktan meydana geliyordu. Tersanede görevli gemi halkı ise; kalafatçı, neccar, paru-traş, makaracı, kumbaracı, haddad, üstüpcü ve meremmetçiden müteşekkildi.

    Osmanlılar Mısır’ı ve Kızıldeniz kıyılarını ele geçirdikten sonra, Hint okyanusunda güçlü bir donanma bulunduran Portekiz’e karşı mücadeleye giriştiler ve Memluklülerden kalma Süveyş tersanesini canlandırdırma yoluna gittiler. Osmanlılar Mısır’ın fethinden çok önceleri Kızıldeniz’e gelen Portekizlilere karşı Memluk donanmasına yardım maksadıyla Süveyş’te donanma inşasına başlamışlardı. Daha 1513 yılında bir Osmanlı denizcisi olan Selman Reis’in nezareti altında inşası tamamlanan yirmi gemi, Memluklü sultanı Kansu Gavri’nin huzurunda denize indirilmişti. 1517’de Mısır’in fethiyle Kızıldeniz ve bilhassa Hicaz’ın (Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevverenin) muhafazasını üzerine alınca, 1526’da Yemen, 1538’de Aden fethedilerek, bölgede kontrol te’sis edilmeye çalışıldı ve Süveyş kapudanlığı ile tersanesi Kızıldeniz ve Hint okyanusu için bir donanma üssü haline getirildi.

    1530’da Mısır beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa kumandasında; Yemen ve Hind sularında Portekizlilerle savaşmak maksadıyla, Süveyş tersanesinde 30’u kadırga olmak üzere 80 gemi inşa edilmişti.

    Osmanlılar, Macaristan’ı fethettikten sonra Tuna nehri üzerindeki Rusçuk şehrinde tersane yaptılar. Burada hafif gemiler yapılır ve onarılırdı. Ayrıca kışın gemiler bu tersanede kışlardı.

    Osmanlılar, on altıncı asrın son yarısında, Basra ve havalisini muhafaza etmek için Birecik’te küçük bir tersane kurarak, burada bazı gemiler yaptırdıkları gibi, daha sonraları, on sekizinci asır ortalarına doğru yine burada Fırat nehri için hafif bir filo meydana getirdiler.

    Mevkileri itibariyle mühim tersanelerden biri de Sinop tersanesidir. Burası Karadeniz kıyısındaki tek tabii liman olması ve gemi inşası için lüzumlu kaynaklara sahib bulunması yönünden tersane için ideal bir yerdi. Başta kereste olmak üzere kendir, zift, üstübü; Sinop ve civarından te’min edilebilmekteydi. Sinop ormanlamdaki kerestenin tasarrufu Tersane-i amirenin inhisarı altında olup, çoğu Sinop’taki gemi inşasında kullanılmakta, bir kısmı da İstanbul’a gönderilmekteydi.

    Osmanlı Devleti, Sinop’taki tersaneyi Candaroğullarından aldı ve on altıncı yüzyılda da ihtiyacı olan bir çok harb gemisini burada yaptırdı.

    Sinop’dan sonra Karadeniz’in en fazla gemi inşa edilen ve bilhassa kendir teli dokunan tersanesi Samsun’da idi. İnebahtı mağlubiyetinden sonra burada beş kadırga yapıldı.

    Diğer bir Osmanlı tersanesi de İzmit tersanesidir. İzmit, civarındaki elverişli ormanların mevcudiyeti sebebiyle her dönemde gemi inşası için önem arzetmiştir. Burası gemi tezgahları ve kereste mahzenleri olan bir tersane idi.

    Ayrıca on altıncı asırda küçük çapta gemi inşa edilen tezgahlar arasında Varna, Ahyolu, Vize, İneada, Trabzon, Semendire, Niğbolu, Mohaç, Budin, Sakarya, Kemer, Silivri, Biga, Samanlı, İstanköy, İnebahtı, Preveze, Avlonya, Nova, Antalya ve Alanya bulunmaktadır.

    On yedinci asrın ortalarına kadar her sene kırk kadırga yapmak kanundu. Ancak fevkalade durumlarda imparatorluk, yılda 100 ila 200 kadırga da inşa edebiliyordu. Tezgahlar buna müsaitti. Nitekim inebahtı mağlubiyetinden sonra, Osmanlı Devleti, bir kış esnasında yani beş ay zarfında İstanbul ve Gelibolu tersaneleri de dahil olmak üzere evvelkisinden daha muazzam ve bütün levazımatıyla teçhiz edilmiş bir donanma yaptırdı. Sonraki tarihlerde bu kanun terkedilmiş ve kalyon inşası ehemmiyet kazanmıştır.

    Osmanlılarda, Tersane-i hümayunun en büyük görevlisi tersane emini denilen me’mur idi. Tersanede kapdan-ı derya namına onun bütün selahiyetlerini kullanmaya yetkili idi. Donanma-yı hümayunun masraflarından sorumlu olan bu me’murun maiyyetinde liman kaptanları, yardımcılar, müdürler, yüzlerce mimar ve mühendis bulunurdu. Divan-ı hümayun toplantılarına iştirak eder, bir şey sorulduğu zaman gereken cevabı verirdi. Kendisi için hususi bir kadırga vardı. Bu me’mur, 1805-1807 yılları arasında tersane defterdarı adını aldı. 1830 yılında sultan İkinci Mahmud Han tarafından lağvedildi.

    Tersanenin ikinci yüksek görevlisi tersane kethüdası idi. İdare ve disiplin işlerinin en yüksek sorumlusu olup, kapdan-ı derya ile birlikte sefere çıkardı.

    Tersane-i hümayunun tersane emininden ve kethüdasından sonra gelen en yüksek görevlisi, ser mimar-ı tersane-yi amire idi. Teknik işlerden ve gemi yapımından mes’ul en yüksek görevli bu idi. Gemi mühendisi olması şarttı. Rütbesi sancak beyine (tümamiral) eşitti. Emrinde 10 gemi mühendisi ve 400 marangoz, binlerce usta ve işçi bulunurdu. Yapılan gemilerin planlarından ve teknik yapılarından tersane başmimarı sorumlu idi.

    Forsa zindan-ı katibi, donanma-yı hümayun ve tersane-i amiredeki forsa ve esirlerin amiri idi. Hepsinin defterini tutardı. Rütbesi albay derecesinde idi.

    Aynı derecede bir me’mur da, maliyecilerden seçilen mahzen katibi idi. Her gemi seferden dönünce, eksilen veya yıpranan eşya, mühimmat, techizat, silahlar ve cephaneyi kaydeder, yerine yenilerini verir, alınan ganimeti de dikkatle deftere geçirirdi.

    Tersane baş çavuşu, tersanenin disiplininden sorumlu yüksek subaydı. Emrindeki inzibat subay ve erleriyle en küçük bir vak’a çıkmamasına dikkat ederdi.

    Tersane katibi, tersane reisi, tersane defter emini, tersane defter kethüdası, tersane ruznamçesi, tersane icare katibi, kereste mahzeni katibi, kurşun mahzeni katibi, kalyonlar katibi; albay derecesindeki diğer sivil me’murlardı.

    Tersane ricalinden sayılan iki derya sancak beyi daha vardır. Bunların biri tersane ağasıdır. Kapdan-ı deryanın tersanedeki vekili olmanın yanında, amirlik asasına ve üç çifte makam kayığına sahibti. Kapdan paşaya tersane hakkında istediği bilgiyi anında verirdi. Diğer bir tersane sancak beyi de liman reisidir. Sahib-i asa=deynek sahibi derya beyi idi. Limanda yatan harb gemilerinin geceleri emniyetinden sorumlu idi. Bu iş için maiyyetinde 600 kişi vardı.

    Tersane halkından kaptanlara on yedinci asra kadar reis denilirdi. Bunlardan başka gemilerdeki azab reisleriyle dümenciler, yelkenciler, vardiyanlar hep azab sınıfından olup, neccar, kalafatçı, humbaracı ve topçular ve saire de tersanede ve gemilerde hizmet eden ve ayrı ayrı sınıf tersane halkından idiler.

    Azabların bölükbaşısı demek olan reisliğe badhani denilen yelkencilikten geçilirdi. Reis, azablara kumanda ile onları idare ederdi. Gemi süvarisi olan azab reisine vardiyanbaşı denilirdi. Bu süvari reis sonra kaptan olurdu. Reisten sonra odabaşı, sonra da aşçıbaşı geliyordu. Azablar ise, gemi ve tersane hizmetinde olmak üzere ikiye ayrılırdı. Bunun için tersane hizmetinde çalışan azablara bahriye defterlerinde; azaban-ı tersane-i amire denilmiştir.

    Donanmada kullanımına ağırlık verilmesinden sonra, kalyoncular ve levendlerin mevcudu arttığından, azablar ikinci dereceye düşmüşlerdir. Bunların Haliç’te tersane yanında bir kışlası olduğundan, o mevki hala Azabkapısı adını taşımaktadır.

    Tersane halkı içinde bulunan kalafatçılar ayrı bir bölük idi. Bunların İstanbul’da iki yerde odaları vardır. Biri Galata’da Kürekçi kapısında, diğeri de Tersane’de, Kurşunlu mahzen yakınında idi.

    Tersane halkından bir bölük olan humbaracılar da önceleri devşirmeden alınırlardı.

    On sekizinci asır başlarından itibaren artık kürekle yürütülen çektiriler önemini kaybetmeye başladı. Hemen bütün deniz faaliyeti yelkenli gemilere intikal edince, deniz ve tersanedeki vazife ve isimlerde de bir takım değişiklikler yapıldı.