Onat Kutlar Şiirleri

'En Güzel Şiirler' forumunda ZeuS tarafından 11 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. Onat Kutlar ın Şiirleri
    Onat Kutlar Şiir

    Onat Kutlar en güzel şiirler




    Onat Kutlar - Bulutlu Bir Günde Doğan Çocuğa

    Baban bu toprağın en delikanlı
    boğasıydı bir nevruz
    şenliğinde kestiler
    Ne tuhaf sen
    kirli yeşil eylül bulutları altında
    ve aylardan temmuz
    onun gelinciklerinden doğdun
    Burcunda yıldız görünmüyor

    Ölümün kapısını aralayan güz
    çok sürmez
    Yeniden vurur dallara bahar
    İşte sana mavi gökyüzü
    ve mavi deniz defteri
    üstelik tertemiz
    El koymanın tam zamanıdır ufukta
    kargalar henüz görünmüyor

    Onat Kutlar - Cezayir Ağacı

    Sevgilim Cezayir beyaz bir duvar
    Bir yani akdeniz öbür yani nar

    Senin nar ağacın
    benim denizim
    ve duvar

    Bir yasemin senin gibi Cezayir
    Ve de zakkum benim gibi zehir

    Aures’ten rüzgar
    senin kokunu
    bana getirir

    Bütün gece Kabylie berberileri
    Hurma dallarından denize geçti

    Ama nice yıllar
    göremedim bile
    senin düşlerini

    Kurşun kanatlarıyla tarihin
    Derin ovasında uçuyor Konstantin

    Ve göğsümü bir zeytin
    dalıyla okşayan
    yüreğin

    Bu şiiri sevgilime adadım
    Hadj Ali, Benzine ve öteki dostlarım

    Kanlı bir gül çizgisiyle
    ayrılırken haziran

    Mor perdelerle Otel Aletti
    Bir ateş ağacı gibi yandı gitti

    Sevgilim
    ayrılık
    canıma yetti…

    Onat Kutlar - Unutulmuş Kent

    Vermeme olanak yok bana verdiklerini
    Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli
    Geçmiş bunca güzellikten bir anı olarak
    Ben seni alayım istersen sen de beni…

    Onat Kutlar - Orman Şiiri

    Kendine esen rüzgarla derinleşen
    yüzü bir adamın durur
    ve ormana bakar, bu benim.
    Damarların ugultusunu duyar bir sarnıçtan
    gizli bir kente döşenmiş su yollarının
    Ağaçların sararmış yaprak uçları
    dalarken gökyüzünün karanlık denizine
    kökler büyülü bir ışıkla aydınlanır ve toprak
    yabancı bir mimariye açılır, bana ait olan.
    Yalnızlık, doğunun bildik çarşısı
    kendi alışverişiyle canlanır, yeni bir ırkın
    kölesi masmavi bir adam haber bekler, benden
    yabancı bir tapınağın tanrıçasına.
    Ötmeyen soyu tükenmiş kuşun saati
    alacakaranlığı gösterir, gündüze mi geceye mi
    gideceği belirsiz bir yolcu gibi. Ben.
    Anılar biter ve bir cumhuriyetin
    sınırları silinir.
    Çekilirken bir çınarın burcuna
    yüzünün gölgesi olan güneş bayrağı,
    bir adam çam iğnelerinden bir çelenk koyar
    kayanın dibine, bir gençlik anıtı olan kayanın.
    Sonra ağır ağır ağaca dönüşür
    Geleceğe ve sonsuzluğa uzatır yapraklarını
    sürgünde bir kıral gibi, ülkesi olmayan
    Bırakır kılıcını toprağa
    rüzgar ve büyüyle gelen adam
    Geriye uzak bir uğultu kalır ve kimsenin yak basmadığı bir orman


    Onat Kutlar - Sadece Senin Yüzün

    Yeraltında bir bizans sarnıcı gibi loş
    Kuyularda körlerin durağan bakışlarını
    Tedirgin bir çocuğun önsezileriyle
    Bozmadan geçerken hiç düşünmemiştim
    YUkarda bembeyaz bir güvercinin
    Mavi bir balkonun bulutlarından
    Benim toprağımı aradığını

    Karşıda tepelerin hayal perdesini
    Bir sardunya ağacı hışırdatıyor
    Koyunlar sessiz bir yılan bir güneş
    Bir kısrağı her yıl aşan kırların
    Azgın tanrısı Pan’dan doğma yabansı
    Ve inatçı bir keçi gibi Gavvino
    Bir zincirlemeyle geçiyor çocukluğumun
    Kısa pantolonlu kara gözlü yoksulluğuna

    Sanki Pera’nın bindokuzyüzden
    Art nouveau pencerelerden baktığı
    Tirşe haliç ve loş kumrular oteli
    Birbirinden habersiz iki odada
    Seni de salıyor düşlere ve beni
    Tanrım görmeden tedirgin ve kızgın
    Gümüş bir asansör çıkarırken seni
    Kara bir ağırlık gibi iniyorum boşluğa

    Sakalının koyu meşe dallarıyla
    Kapatınca karanlık bulutlar
    Göklerdeki hâsin ve eski ahitten
    Bir mezmurla isyan eden babamız
    Dilsiz ve korkulu ve yoksul
    Sıkı toprağı delip güneşe doğru
    Alınyazısı yırtan ufacık tohum
    Benim geçmiş tarlalardan arkadaşım
    Kemik saplı kaçamak bir çakıyla
    Kurak hayalgücümü kanatıyor

    Sanki bir sayım günü ya da sikiyönetim
    Issız sokaklarında surdiplerinin
    Birbirine rastlamadan dolaşan
    İki serüvenci gezgin gibiyiz
    Bomboş bir sinemanın koltuklarında
    Kapkara bir perdeyle ayrılmış gözlerimiz

    Bir kuzunun boğazına saplanan hançer
    Birden gürültülere boğuyor kenti
    Kanlı sokaklarında gondollar yüzdüren
    Bir venedik dişarda bu bozgun bizans
    Çocukları hançerleyip öldürüyorlar
    Kırik bir akordeon gibi yüzleri

    Sanki erken rönesansın bir sarayında
    Sesleri sarmaşıklar gibi bir madrigalin
    İki sağır şarkıcı gibiyiz
    Şiirimiz sarılıyor usanmaksızın
    Birbirine ve biz sarılamıyoruz

    Gölgeli kümeslerde yeniyetmeler
    Kucağında fısıldaşan tavuklar
    Kara gözlü sıpalar ve soluk soluğa
    Evreni sevişmenin kuşlarıyla dolduran
    Gelinler metresler orospular melekler
    Ağaçların ve rüzgarın ve tüm denizlerin
    Seslerine karışan su azgın hayat
    Sanki seni ve beni
    Boğazın çok derin akıntılarında
    Ters yöne habersiz yelken kaldıran
    İki çağdışı ve şaşkın balık gibi
    Bir doyumsuz hasrete tutsak ediyor

    Perdede şimdi kocaman bir hayal
    Sadece senin yüzün…