Ömer Hayyam Rubailer

'Karışık Sözler' forumunda Sitem tarafından 31 Ekim 2011 tarihinde açılan konu


  1. Ömer Hayyam Rubaileri
    ömer hayyam rubaileri şarap
    ömer hayyam rubaileri aşk


    Ömer Hayyam Rubailer

    Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
    Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
    Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
    Umudumu rahmetine bağlamışım ben.


    Büyükse de isyanım, kötülüklerim,
    Yüce Allah'dan umut kesmiş değilim;
    Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
    Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.


    Allah'ım bir geçim kapısı açıver bana;
    Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
    Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
    Haberim olmasın gelen dertten başıma.


    Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
    Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
    Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
    Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.


    Derde gama yatkın yüreğime acı;
    Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
    Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
    Kızıl kadehi tutan elime acı.


    Akıl bu kadehi övdükçe över;
    Alnından sevgiyle öptükçe öper;
    Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi
    Hem yapar hem kırıp bin parça eder.


    Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
    Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
    Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
    Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.


    Her sabah yeni bir gün doğarken,
    Bir gün de eksilir ömürden;
    Her şafak bir hırsız gibidir
    Elinde bir fenerle gelen.


    Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
    Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
    Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
    Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.


    Yaşamanın sırlarını bileydin
    Ölümün sırlarını da çözerdin;
    Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
    Yarın, akılsız, neyi bileceksin?


    İçin temiz olmadıktan sonra
    Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
    Hırka, tespih, post, seccade güzel;
    Ama Tanrı kanar mı bunlara?


    Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
    Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
    Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
    Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.


    Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!
    Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
    Kendini satmıyan adama ekmek yok:
    Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!


    Bilgenin yüreğinde her dilek,
    Anka kuşu gibi gizli gerek.
    Damla nasıl inci olur denizde:
    Sedefler içinde gizlenerek.


    Ovada her kızıl lalenin teni
    Bir padişahın kanıyla beslendi.
    Yerden biten şu mor menekşe yok mu?
    Bir güzelin yanağındaki bendi.


    Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
    Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
    Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
    Onlar gibi olmayana adam demezler.


    Gül verme istersen, diken yeter bize.
    Işık da vermezsen, ateş yeter bize.
    Hırka, tekke, post most olasa da olur,
    Kilise çanları bile yeter bize.


    Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
    Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
    Demek günah işleten de sensin bana:
    Öyleyse nedir o cennet cehennem?


    İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
    Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
    duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
    Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!


    Hak er geç cimrilerin hakkından gelir;
    Cehennem ateşleri onlar içindir.
    Ne der, dili inciler saçan Muhammet:
    Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.


    Varlığın sırları saklı, benden;
    Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
    Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
    Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.


    Bir geldi mi derin ölüm uykusu,
    Biter bu dünyanın dedi-kodusu.
    Ölenden bir haber bekler insanlar:
    Ne söylesin? Bilmez ki ne olduğunu!


    Yel eser, umutlar savrulur gider;
    Sensiz, bensiz kalır bağlar bahçeler;
    Altın gümüş nen varsa harcamaya bak!
    Ölür gidersin, düşmanın gelir yer.


    Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
    İki başımız var, bir tek bedenimiz.
    Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
    Er geç baş başa verecek değil miyiz?


    Dünyada akla değer veren yok madem,
    Aklı az olanın parası çok madem,
    Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
    Belki böyle beğenir bizi el alem!


    Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
    Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
    Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
    İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?


    Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
    Senden benden başka düşünen yok, arama!
    Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
    O var sandığın şey yok mu, o yok arama!


    Şu serviyle süsen neden dillere destan?
    Neden hep onlara benzetilir hür insan?
    Birinin on dili var, boşboğazlık etmez,
    Ötekinin yüz eli var el açmaz, ondan!


    Benim halimden haber sorarsan,
    Bir çift sözüm var sana, yürekten:
    Sevginle gireceğim toprağa,
    Sevginle çıkacağım topraktan.


    Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
    Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
    Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
    Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?


    Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana:
    Bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
    Kendine gel de düşün, içine iyi bak:
    Ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna!


    Sabah doldu göklere mavi mavi;
    Doldur, ışık döker gibi, kaseyi!
    Acı olmasına acıdır şarap:
    Ama gerçek acıdır demezler mi?


    Adam olduysan hesap ver kendine:
    Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
    Şarap içersem ölürüm diyorsun:
    İçsen de öleceksin, içmesen de!


    Camiye gittim, ama Allah bilir niye:
    Ne namaz kılmaya, ne dua etmeye.
    Eskiden bir kilim aşırmıştım camiden:
    O eskidi gittim yenisini yürütmeye.


    Kimi dinde imanda buldu yolu
    Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.
    Derken ses geldi karanlıklardan:
    Gafiller! Doğru yol ne odur, ne bu!


    Her gece aklım dalar gider engine.
    Ağlarım, inciler dolar eteğime.
    Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana:
    Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne!


    Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert!
    Güzel canın da bir gün elbet.
    Toprağında yeşillikler bitmeden
    Uzan yeşilliğe, gününü gün et.


    Şarap sen benim günüm güneşimsin!
    Öyle bir dolsun ki seninle içim.
    Bir bildik görünce beni sokakta:
    Ne o şarap nereye böyle? desin.


    Ben ne camiye yararım, ne hayvana!
    Bir başka hamur benimki, başka maya.
    Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim:
    Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya!


    Bir kuş gördüm yüce Tus kalesinde,
    Keykavus'un kafa tası pençesinde.
    Sorup duruyor kafaya: Hani? Nerde?
    Adamların, davun dümbeleğin nerde?

    Şu testi de benim gibi biriydi;
    O da bir güzele vurgun, dertliydi.
    Kim bilir, belki boynundaki kulp da
    Bir sevgilinin bem beyaz eliydi.


    İnciyi isteyen dalgıç olacak;
    Varı yoğu dosta verip dalacak.
    Canı avucunda, nefesi göğsünde:
    Ayağı baş olacak, başı ayak!


    Girme şu alçakların hizmetine:
    Konma sinek gibi pislik üstüne.
    İki günde bir somun ye, ne olur!
    Yüreğinin kanını iç de boyun eğme.


    Bir taş bulamazsın ki Doğu ovalarında
    Küfretmesin bana da, benim zamanıma da
    Yüz adım yürü bak, bir dertli insan görürsün:
    Bunalmış, otura kalmış yolun kenarında.


    Güneş attı göğe sabah kemendini:
    Aydınlık padişahı atına bindi.
    İçin! için! diye bağırdı dört yana
    Canım sabah şarabının müezzini.


    Bu kadeh bir bedendir, cana gebe!
    Bir yasemindir, erguvana gebe!
    Hayır; yanlış; ne odur şarap ne bu:
    Bir sudur, bir su ki yangına gebe!


    Gökte bir öküz varmış, adı Pervin;
    Bir öküz de altındaymış yerin.
    Sen asıl iki öküz arasında
    Tepişmesine bak şu eşeklerin!


    Ne bilginler geldi, neler buldular!
    Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar.
    Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?
    Birer masal söyleyip uyuya kaldılar.


    Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka!
    Bir ışık daha var, ışıklardan başka.
    Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye:
    Bir şey daha var bütün yapıtlardan başka.


    Bir damla şarap ver Çin senin olsun;
    Bir yudumu bütün dinlerden üstün.
    Söyle, ne var dünyada şaraptan hoş?
    O acıya tatlılar feda olsun.


    Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
    Kuklacı Felek usta, kuklalar da biz.
    Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer ikişer;
    Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz.


    Dünya üç beş bilgisizin elinde;
    Onlarca her bilgi kendilerinde.
    Üzülme; eşek eşeği beğenir:
    Hayır var sana "kötü" demelerinde.


    Dedim: artık bilgiden yana eksiğim yok;
    Şu dünyanın sırına ermişim az çok.
    Derken aklım geldi başıma, bir de baktım:
    Ömrüm gelip geçmiş, hiç bir şey bildiğim yok.


    Cennette huriler varmış, kara gözlü;
    İçkinin de ordaymış en güzeli.
    Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
    Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.


    Sen sofusun, hep dinden dem vurursun;
    Bana da sapık, dinsiz der durursun.
    Peki, ben ne görünüyorsam oyum:
    Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?


    Varlık yokluk derdini aklından sil;
    Bırak öteleri de kendini bil.
    Doldur şarabı, geniş bir nefes al:
    Kaç nefes alacağın belli değil.


    Bir elde kadeh, bir elde Kuran;
    Bir helaldir işimiz, bir haram.
    Şu yarım yamalak dünyada
    Ne tam kafiriz, ne tam müslüman!


    Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş!
    Bırak onu bunu da gönlünü tut hoş!
    Şu durmadan kurulup dağılan evrende
    Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!


    Leyla isteyen kişi Mecnun olmalı;
    Kendinden de, dünyasından da geçmeli.
    Sevenlerin sofrasına çağrılınca
    Ben körüm, ben dilsizim demeli.


    Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
    Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
    Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
    Beni böyle yaratan sen değil misin?


    Ben kadehten çekmem artık elimi;
    Tutmam senin kitabını, minberini.
    Sen kuru bir sofrasın, ben yaş bir sapık:
    Cehennemde sen mi iyi yanarsın, ben mi?


    Eşi dostu verdik birer birer toprağa;
    Kiminden bir taş bile kalmadı ortada.
    Sen, yorgun katır, hala bu kalleş çöldesin:
    Sırtında bunca yük, yürü bakalım hala.


    Gözüm, kör değilsen, bunca mezarı gör;
    Dünyayı saran yalan dolanları gör;
    Krallar, padişahlar çürüyüp gitmiş:
    Ela gözlerine kurt dolanları gör!


    Felek doğruyu eğriyi tartaydı,
    Her işine güzel demek kolaydı.
    Böyle özü doğruluk olaydı?
    Evrenin özü doğruluk olaydı?


    Duman değil mi dünya mutfağında payın?
    Öyleyse ha olmuşsun ha olmamışsın.
    Senin zorunsa sermayeden yememek:
    Bekle, bekle de başkası yesin yarın.


    Bayram geldi; işimiz iştir bu aralık;
    Horoz kanı gibi şarap bollaşır artık.
    Gel gelelim eşekler de boş gezer şimdi:
    Oruç gemi ağızlarından çıkar, yazık!


    Hep arar dururdum, dünyaya geleli,
    Alın yazısı, cenneti, cehennemi.
    Hocam kesti attı, sağlam bilgisiyle:
    Alın yazısı, cennet cehennem sende, dedi.


    Yarım somunun var mı? Bir ufak da evin?
    Kimselerin kulu kölesi değil misin?
    Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
    Keyfine bak: en hoş dünyası olan sensin.


    Bahar geldi; başka şey istemem kafamda;
    Hele akla hiç yer vermem bahar soframda;
    Şarap, seninleyim bu mevsim, koru beni:
    Söğüt ağacı, sen de ser gölgeni altıma.


    Tanrı, "cennette şarap içeceksin" der;
    Aynı tanrı nasıl şarabı haram eder?
    Hamza bir Arab'ın devesini öldürmüş:
    Şarabı yalnız ona haram etmiş peygamber.


    Nerde yüreği tertemiz uyanık insan?
    Nerde güzel düşünceler ardında koşan?
    Herkes kendi kafasının kulu kölesi:
    Hangi Tanrının kulu, nerde o kahraman?


    Kim için bu yerler gökler? Bizim için.
    Biz görüş cevheriyiz akıl gözünün
    Evren bir yüzük gibiyse çepeçevre
    İnsan, taşında bir nakış o yüzüğün.


    Yüce varlık bize bir beden verince
    Sevmesini öğretti her şeyden önce
    Sonra şu delik deşik yüreğimize
    Mana incileri sakladı binlerce.


    Niceleri geldi, neler istediler;
    Sonunda dünyayı bırakıp gittiler;
    Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
    O gidenler de hep senin gibiydiler.


    Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;
    Ağaçlara Musa'nın eli değecek,
    Kuru tohumlara İsa'nın nefesi;
    Gözler açıp buluta çevrilecek.


    Gerçek eren içinde kir tutmayandır;
    Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;
    Bu topraklar üstünde en temiz kişi
    Sağlığında toprak kesilmiş olandır.


    Ey can, sana aklı niçin vermiş veren?
    Kendini bil, yolunu bul yitip gitmeden.
    Baykuş gibi ne gezersin viranelikte,
    Yerin akdoğan gibi sultanın emrindeyken?


    Onlar ki kurtulamaz ikiyüzlülükten
    Canı ayırmaya kalkarlar bedenden;
    Horoz gibi tepemde testere olsa
    Aklımın kafasını keser atarım ben.


    Bir yanarım Tanrı özlemiye Musa gibi;
    Bir ölürüm murada ermeden Yahya gibi;
    Yarı gökte kalırım hep bir iğne yüzünden
    Hep bir başka derdin terzisiyim İsa gibi.


    Dert çekme boşuna, hep gül de yaşa;
    Zulüm yolunda hakkı bul da yaşa;
    Sonu yokluk madem bu dünyamızın
    Yok bil kendini, özgür ol da yaşa.


    Ramazan ayı bu yıl da geldi yine;
    Vurdu bukağıyı aklın bileğine;
    Tanrım bu halka bir gaflet ver de bari
    Ramazanı Şevval sansınlar bu sene.


    Ey doğru yolun yolcusu, çaresiz kalma;
    Çıkma kendinden dışarı, serseri olma;
    Kendi içine sefer et erenler gibi:
    Sen görenlerdensin, dünya seyrine dalma.


    Duru sudan daha temizdir benim sevgim;
    Sevgiyle bu oynayış da hakkımdır benim;
    Halden hale girer başkalarında sevgi:
    Neyse hep odur benim sevgim ve sevgilim.


    Dünya padişahın, kayserin, hakanın olsun;
    Cehennem kötünün, cennet iyinin olsun;
    Tesbih meleklerin olsun, temizlik Rızvan'ın:
    Sevgili bizim olsun, canı canımız olsun.


    Ey güzel, sen ki bana derdi derman edensin;
    Şimdi: "Çekil önümden" diye ferman edersin;
    Senin yüzün canımın kıblesi olmuş bir kez;
    Ne yapsın, kıble mi değiştirsin bu can dersin?