Nudbe Duasi

'Dualar ve Faziletleri' forumunda YAREN tarafından 20 Şubat 2011 tarihinde açılan konu


  1. nudbe duası,nudbe duası anlamı,nudbe duası önemi,nudbe duası fazileti,nudbe duası nedir

    NUDBE DUÂSI

    Nudbe duası olarak meşhur olan bu dua, içeriğinden de anlaşılacağı üzere, Allah Teala’nın son hüccet ve temsilcisi olan zamanımızın efendisi Hz. İmam Mehdi (a.s) için okunan bir duadır.
    Bu duanın Kurban, Ramazan ve Gadi-i Hum bayramlarıyla Cuma günleri okunması özellikle tavsiye olunmuştur. Hz. İmam Mehdi (a.s)’ın ziyaretnamesi okunduktan sonra bu duayla da Allah Teala’ya o hazretin zuhurunu bir an önce gerçekleşmesini sağlaması için dua edilir. Bu dua aynı zamanda Ehl-i Beyt mektebi itikadını ve imamet anlayışını da en güzel veçhiyle ortaya koymaktadır. Bu dua şöyledir:



    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

    Hamd, âlemlerin Rabb’i olan Allah'a mahsustur; Allah'ın salâtı ve kâmil selâmı, O’nun Peygamberi, efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.a) ve onun pâk soyuna olsun.

    Ey Allah'ım! Kendin ve dinin için, seçkin ve hâlis kıldığın dostların hakkında uyguladığın takdirin hususunda Sana hamd olsun. Sen kendi katında olan zevâlsiz, kalıcı nimetlerini onlara ayırdın (lâyık gördün). Ama bu nimetleri vermenin karşılığında, alçak dünyanın rütbe ve makamlarına, yaldız ve süslerine aldırış etmeyip, züht edecekleri hususunda onlardan söz aldın; onlar da bu hususta sana söz verdiler; ve Sen onların vefalı olacaklarını bildiğin için onları kabul ettin; kendine yaklaştırdın; önceden onların yüce anılarını ve açık övgülerini yaydın; meleklerini onlara indirdin; vahyinle onlara ikramda bulundun; ilminle onları üstün kıldın; ve onları kendine ulaşmanın ve rızanı kazanmanın vesîlesi kıldın.

    Bazılarını[1] çıkarıncaya dek cennetinde yerleştirdin; bazısını[2] gemide taşıdın; ve kendi rahmetinle onu ve onunla beraber iman edenleri helâk olmaktan kurtardın. Bazısını da[3] kendin için dost edindin; o da sonrakiler arasında bir lisan-ı sıdk istedi; ve sen icabet ederek onu Ali kıldın. Bazılarıyla da[4] bir ağaç vasıtasıyla konuştun; kardeşini ona destek ve yardımcı kıldın. Bazılarını da[5] babasız dünyaya getirdin; ona apaçık nişânelerini verdin; ve Ruh-ul Kudüs (temiz bir ilâhî Ruh) ile destekledin. Bunlardan her birine bir şeriat ve bir açık yol koydun; her biri için vasîler seçtin; bir koruyucudan sonra başka bir koruyucu, bir süreden başka bir süreye kadar dinini ayakta tutmak ve kullarına hüccet olmak üzere görevlendirdin ki, hak asıl konumundan sarsılmasın ve bâtıl hak ehline galip gelmesin ve kimse: ‘Niye bize korkutucu bir resul göndermedin? Ve hidayet edici bir nişâne dikmedin de, biz yolumuzu şaşırıp zillet ve bedbahtlığa duçar olmadan senin nişânelerine tâbi olaydık’ demesin. Ta ki, sıra Senin seçkin kıldığın Habîb’in Muhammed (s.a.a)’a geldi. O, Senin beğenmiş olduğun gibi yaratıklarının efendisi, seçkin kıldığın kullarının en üstünü, beğendiklerinin en faziletlisi ve güvendiklerinin en kerametlisi idi. Bu yüzden onu tüm peygamberlerinden öne geçirdin; onu cin ve insanların bütününe mebus kıldın; doğusuyla, batısıyla her yeri onun ayakları altında kıldın; Burak’ı (Gök âleminde seyretmek vesîlesini) onun emrine verdin; ruhunu göklere çıkardın; ve olmuşların ve olacakların, yaratışının sonuna kadar olan ilmini ona verdin. Sonra da ona düşmanlık edenlerin kalbine korku salarak, ona yardım eyledin; Cebrail, Mikail ve yüce makamlı olan meleklerinle onu muhafaza eyledin; ve müşrikler istemese de, dinini bütün dinlerden üstün kılacağını vaat ettin. Bunu ona, ailesinin de bulunduğu doğruluk yuvasında[6] yerleştirdiğinde bildirdin. Mekke şehrindeki insanların ibadeti için yapılmış ilk evi, onun için ve ailesi için, âlemlere hidayet vesîlesi ve mübarek kıldın; o evde apaçık nişâneler ve İbrahim'in makamı vardır. Kim o eve girerse emniyette ve amanda olur; ve buyurdun ki: "Elbette ki Allah siz Ehl-i Beyt'ten her kötülüğü gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister." [7] Yine Muhammed (s.a.a)’ın peygamberliğinin mükâfatının “Ehl-i Beyt'i sevmek” olduğunu Kur'an da açıkladın; ve buyurdun ki: “De ki, ey Resul, ben sizden, yakınlarımı(akrabalarımı)sevmekten başka bir mükâfat istemiyorum.” Ve yine buyurdun ki: “Dek ki, benim sizden, Peygamberliğimin mükâfatı olarak istediğim şey, sizler içindir (kendi yararınızadır...).” [8] (Yâni “Ehl-i Beyt'i sevmek, onları saadete kavuşturur” diye söylemesini emrettin.) Ve buyurdun ki: "De ki, peygamberliğime karşı sizden bir karşılık istemiyorum. Meğer ki, dileyen bir kimse Rabbine bir yol bula.” [9] Demek ki, onlar (Ehl-i Beyt), sana ulaşan yol ve rızana vardıran vesîle idiler. Onun (Peygamberin) ömrünün günleri sona erince de, velisi Ali ibn-i Ebu Tâlib’i (a.s) hidayetçi olarak tayin etti. Çünkü o korkutucu idi; her kavmin bir de hidayetçisi vardır. Böylece o, büyük bir halk kitlesinin de önünde olduğu halde buyurdu ki: "Ben kimin mevlâsı isem, Ali'de onun mevlâsıdır. Allah'ım! onunla dost olanla dost ol, ona düşman olana düşman ol! Ona yardım edene, yardım et, ve onu yalnız bırakanı yalnız bırak!”

    Yine buyurdu ki: “Ben kimin Peygamberi isem, Ali de onun emîri (önderi)dir.” Ve yine buyurdu ki: “Ben ve Ali, bir ağaçtanız; ama diğer insanlar ayrı-ayrı ağaçtandırlar.” Ve yine onu (Ali’yi) kendine nispet, Harun'un Musa'ya (a.s) olan mevkiinde karar vererek buyurdu ki: "Senin bana olan mevkiin, Harun'un, Musa'ya olan mevkii gibidir; sâdece benden sonra peygamber yoktur." Yine alemlerin kadınlarının hanımefendisi olan kendi kızıyla onu evlendirdi; kendine mescidinde helâl olan her şeyi ona da helâl eyledi; ve onun kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları kapattı. Sonra ilmini ve hikmetini ona tevdi ederek buyurdu ki: “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır. Kim hikmet şehrine gelmek isterse o kapıdan gelsin.” Sonra buyurdu ki: “Sen (Ey Ali), benim kardeşim, vasîm, vârisimsin. Senin etin, benim etimdir; senin kanın, benim kanımdır; senin barışın, benim barışımdır; senin harbin, benim harbimdir; benim etimle kanım imanla yoğrulduğu gibi, senin etin kanın da imanla yoğrulmuştur; yarın mahşerde Kevser havuzunun başında sen benim halifemsin; sen, benim borçlarımı ödeyeceksin; sen, benim vâdelerimi gerçekleştirensin. Senin Şîaların nurdan minberler üzerinde yerleşmiş (oturmuş) yüzleri ak olarak cennette benimle yan yana yer alacak; onlar benim komşularım olacak. Ey Ali, eğer sen olmasaydın, benden sonra müminlerin kimler olduğu belli olmazdı.”

    Böylece o (Ali), ondan (Resulullah'dan) sonra dalâletten kurtaran hidayetçi, körlüğü önleyen nur, Allah'ın sapasağlam ipi ve dosdoğru yolu (Sırat-ul Mustagim) idi. Kimse, ne Peygamber’e akrabalığı açısından, ne de dinde önceliği yönünden, ondan öne geçemez; hiç bir fazilet menkıbesinde de, kimse ona ulaşamaz. O, Peygamber’in (s.a.a) adımının yerine, adım atar; (Kur'an’ın) te’vili üzerine (münafıklarla) savaşır; Allah'ın dinini himaye etmek hususunda, hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmezdi. Allah yolunda Arap büyüklerinin kanını döktü; kahramanlarını yere serdi; azgınlarına boyun eğdirdi. Onların yüreğine Bedir, Hayber, Huneyn ve diğer savaşların kinini koydu. Böylece ona düşman kesildiler; ona hamle ettiler; öyle ki onu, Nâkisin (ahitlerini çiğneyenler) ve Kasitin (zâlimler) ve Mârikinle (dinden çıkanlarla) savaşmak zorunda bıraktılar.

    Ancak azgınların en azgını ve ilk azgının [10] takipçisi olanın (İbn-i Mülcem) onu katletmesi sonucu o dünyadan göçünce de Allah Resulü’nün, bir biri ardınca gelen Hidayet İmamları hususundaki emrine itaat etmediler. Ümmet, onların (Ehl-i Beyt'in) hakkına riayet etme hususunda vefalı davranan az bir grubun haricinde, onun (Allah Resulü’nün) düşmanlığında ısrarlıydı, yakınlarının hakkını çiğnemek ve evlatlarını uzaklaştırmak hususunda, birleşmişlerdi. Sonuçta onlardan (Ehl-i Beyt'ten) niceleri (erkekleri) öldürüldü; niceleri (çocukları ve hanımları) esir alındı; ve niceleri (yurdundan, yuvasından) uzaklaştırıldı. Böylece Allah'ın onlar (Ehl-i Beyt), hakkındaki kaza ve kaderi, onları güzel mükâfata lâyık kılacak şekilde cârî olup gitti. Zira ki, “yeryüzü Allah’ındır, onu kullarından dilediğine miras bırakır; son zafer ise takvalılara aittir.” [11] “Rabb’imiz her eksiklikten uzaktır; ve O’nun vaadi (hiç şüphesiz) gerçekleşecektir.” [12] Allah asla kendi vâdesine hilaf etmez; O, izzet ve hikmet sahibidir.

    Öyleyse ağlayanlar (Ehl-i Beyt'in Şîaları) Muhammed ve Ali’nin (Allah'ın salât ve selâmı onlara ve soylarına olsun) pâk soyunun mazlumlarına ağlasın; ve ağıt yakanlar, onlar için ağıt yaksın; ve gözyaşı dökenler, o büyük insanlar için göz yaşı döksünler; ahu-figan edenler, onlar için ahu-figan etsinler. (Yürekten feryad ederek desinler ki): “Nerededir, Hasan; nerededir, Hüseyin; nerededir, Hüseyin’in oğulları; nerededir, o birbiri ardına gelen salihler; nerededir, o birbiri ardına gelen doğrular; nerededir, o birbirini takip eden kurtuluş yolları; nerededir, o sırayla gelip giden seçkinler; nerededir, o ışık saçan güneşler; nerededir, o nur yayan aylar; nerededir, o parlak yıldızlar; nerededir, o din bayrakları ve ilim payeleri; nerededir, o hidayet ve itret ailesinin dışında olmayan Bakiyyetullah; nerededir, o zâlimlerin kökünü kazımak için (Allah tarafından) hazırlanan kimse; nerededir, o sapıklık ve eğrilikleri düzeltmek için beklenilen önder; nerededir, o zulüm ve tecavüzü yok etmek için umut edilen rehber; nerededir, o farzları ve sünnetleri yeniden hayata geçirmek için saklatılan lider; nerededir, o dini ve şeriatı geri getirmek için seçilen; nerededir, o kitabı (Kur'an’ı) ve kanunlarını ihya etmesi ümit edilen; nerededir, o din öğretilerini ve din ehlini diriltecek olan; nerededir, o saldırganların şevketini kıracak olan; nerededir, o şirk ve nifak binalarını (nizamını) yıkacak olan; nerededir, o fâsık, isyankâr ve tâğutları yok edecek olan; nerededir, bâtılın ve bölücülüğün dallarını kesecek olan; nerededir, o eğrilik ve heva heveslerin eserlerini mahvedecek olan; nerededir, o yalan ve iftira ağlarını koparacak olan; nerededir, o azgınları silecek olan; nerededir, o inat, sapıklık ve ilhad ehlinin kökünü kazıyacak olan; nerededir, o dostlara izzet verip, düşmanları zelil edecek olan; nerededir, o sözleri takva üzerine birleştirecek olan; nerededir, o Allah'ına doğru açılan tek kapı olan; nerededir, o Allah dostlarının (evliyanın) yöneldiği Allah'ın yüzü olan; nerededir, o yer ve göğü birbirine bağlayan vesîle olan; nerededir, o fetih gününün sâhibi ve hidayet bayrağını göklere çekecek olan; nerededir, o ıslâh ve hoşnutluğu bir araya toplayacak olan; nerededir, o peygamberlerin ve peygamber evlatlarının kanlarının hesabını soracak olan; nerededir, o Kerbela Şehidi’nin kanını olacak olan; nerededir, o kendine zulüm ve iftira edenlere karşı zafer kazanacak olan? Nerededir, o dua ettiğinde, duası kabul olan çâresiz olan; nerededir, o yaratıklardan ihsan ve takva sâhiplerinin önderi olan; nerededir, o Mustafa Peygamberin oğlu; nerededir, o Murtaza Ali'nin oğlu; nerededir, o üstün makam sâhibi Hatice'nin oğlu; nerededir, o Fatımat-üz Zehra'nın oğlu?

    Babam, annem ve ben sana feda olayım; Canım sana yönelen belalara siper olsun. Ey Allah'ın dergâhına yakın olan büyüklerin oğlu, ey kerem sâhibi soyluların oğlu; ey hidayete kavuşmuş hidayetçilerin oğlu; ey temiz seçkinlerin oğlu; ey soylu civanmertlerin oğlu; ey temiz kılınmış temizlerin oğlu; ey seçilmiş cömertlerin oğlu; ey ulu efendilerin oğlu, ey aydınlatan dolunayların oğlu; ey ışık saçan çırağların oğlu; ey akan yıldızların oğlu; ey parlak yıldızların oğlu; ey apaçık yolların oğlu; ey âşikâr nişânelerin oğlu; ey kâmil ilimlerin oğlu; ey cârî sünnetlerin oğlu; ey menkul öğretilerin oğlu; ey mevcut mucizelerin oğlu; ey görünen delillerin oğlu; ey Dosdoğru Yol’un [13] oğlu; ey Büyük Haber’in [14] oğlu; ey Allah katında Ümm-ül kitapta (asıl kitap) ismi yüce ve hekîm olanın oğlu; ey ayetlerin ve açık hüccetlerin oğlu; ey apaçık, nurlu burhanların oğlu; ey yeterli hüccetlerin oğlu; ey bol nimetlerin oğlu; ey "Taha" ve "Muhkemat"ın oğlu; ey "Yasin" ve "Ez- Zâriyat"ın oğlu; ey "Et-Tur" ve El-Âdiyatın" oğlu; ey Aliy-yül Â’la’ya (her şeyden yüce olan yüce Allah’a), aralarında iki yaydan belki daha az bir mesâfe kalacak kadar yaklaşanın oğlu; keşke bilseydim, uzaklığın seni nereye çektiğini veya hangi yerin ya da hangi toprağın seni üzerinde taşıdığını; acaba Rezva’da [15] mısın? Yoksa başka bir yerde misin? Yahut Tuva’da [16] mısın? Halkı görmem, ama seni görmekten mahrum olmak, senin en hafif bir ses ve konuşmanı duymamak bana çok ağır geliyor. Zorluk ve belanın beni değil de, hep seni çevrelemiş olması, benim bir feryat ve şikâyet sesimin bile sana ulaşmaması bana çok ağır geliyor. Canım feda olsun sana, ey gaip olup ama bizleri bırakıp gitmeyen. Canım feda olsun sana ey bizden ayrı düşen ama gönlü bizimle olan. Canım feda olsun sana, ey iştiyak sâhibinin gönlündeki arzu; hatırlayıp da gönülden ah çeken erkek ve kadın müminlerin dileği. Canım feda olsun sana ey benzeri olmayan izzet komutanı. Canım sana feda olsun ey varılamayan şevket ve şerefin kurucusu. Canım sana feda olsun ey yüceliğine ulaşılamayan nimet kaynağı. Canım sana feda olsun ey dengi olmayan şeref sahibi.

    Ne zamana kadar senin için böyle şaşkın kalacağım, ne zamana kadar. Hangi vasıflarla seni vasıflandırayım; hangi dille seninle raz-u niyaz edeyim. Senden başkasından cevap almak, başkalarıyla konuşmak ama senden bir şey duymamak bana çok ağır geliyor. Ben sana ağlarken, halkın sana sahip çıkmaması, bela ve üzüntülerin başkalarının başına değil de, senin başına gelmesi bana çok ağır geliyor. Acaba bir yardım eden var mı ki, onunla oturup senin için ağlayıp feryat edelim? Acaba senin için sızlayan biri var mı ki, o sustuğunda, ben ah-u figan edeyim? Acaba sana ağlamaktan ağrıyan bir göz var mı da, onun yerine ben ağlayayım?

    Ey Ahmed’in oğlu! Acaba senin mülâkatına nâil olabilmenin bir yolu var mı? Acaba bizim bu günümüz, senin yarınına kavuşacak mı ki, biz de hoşnut olalım? Ne zaman senin o doyurucu çeşmelerinin başına gelip de kana kana içmek bize nasip olacak? Ne zaman senin o tatlı suyundan kanasıya içeceğiz; gerçekten susuzluk süresi çok uzadı? Ne zaman senin huzurunda bulunup her sabah ve akşam senin ziyaretinle gözlerimiz aydınlanacak? Ne zaman sen bizi, biz de seni zafer bayrağını dalgalandırdığın halde göreceğiz? Acaba senin halkın önderliğini üstlenerek yeryüzünü adâletle doldurduğunu, düşmanlarına zillet ve azabı tattırdığını, azgınları ve hakkı inkar edenleri yok ettiğini, mütekebbirleri dağıttığını, zâlimlerin kökünü kazıdığını, görüp de senin çevreni sararak: “El-Hamdü lilllahi Rabb-il Âlemin” dememiz bize ne zaman nasip olacak?

    Allah’ım! Sen kalplerden gam, ve üzüntüleri giderensin, şikâyetim Sana’dır; çözüm senin katındadır. Bu sıkıntılar girdabındaki hakir kulunun feryadına yetiş, ey imdat isteyenlerin imdadına yetişen; efendisini ona göster de bununla üzüntü ve perişanlığını gider ey müthiş kuvvetler sahibi; kalbindeki yangını söndür; ey Arş’a istiva eden ve dönüş ve sonuç kendisine olan Allah.

    Allah’ım! Bizler, Seni ve Peygamberi’ni hatırlatan velinin zuhuruna müştak olan hakir kullarınız; onu, bizler için korunak ve sığınak olarak yarattın; onu, bize dayanak ve barınak yaptın; ve onu, bizlerden mümin olanlara imam kıldın. Bizden taraf ona esenlik ve selâm ulaştır; bununla bize ikramını çoğalt; onun karar bulduğu yerde bizi de yerleştir; onu bizim önümüze salmakla bize verdiğin nimetini tamamla; ta ki bizi kendi cennetlerine dahil edesin ve hâlis kullarından olan şahitlerle arkadaş olmaya muvaffak edesin.

    Allah’ım! Muhammed ve soyuna salât eyle ve onun ceddi ve senin elçin olan Seyyid-ül Ekber Muhemmed’e ve Seyyid-ül Asgar babasına ve büyük annesi Sıddıka-i Kübra Muhammed'in kızı Fatıma'ya ve seçtiğin ihsankar babalarına, seçkin velilerin ve beğenilmiş yaratıklarından birine gönderdiğin salatların en üstününü, en kâmilini, en bolunu gönder; ve salat eyle ona öyle bir salâtla ki onun sayısının nihayeti olmasın, devamının bitişi olmasın ve süresinin sonu olmasın.

    Allah'ım! Onunla hakkı berkarar kıl, bâtılı yok eyle; dostlarına yol göster; düşmanlarını zelil eyle. Bizimle onun arasında öylesine bir bağ oluştur ki, onun atalarıyla birlikteliğimizi sağlasın. Bizleri onların eteklerine sarılanlardan ve onların gölgesinde yaşayanlardan kıl. Bizi, onun boynumuzdaki haklarını teslim etmeye, itaatinde ciddi olarak çalışmaya ve emrinden çıkmamaya muvaffak eyle. Onun hoşnutluğunu bize ihsan eyle. Onun şefkat, rahmet ve hayır duasını bize lütuf buyur ki, bizler bu vesîleyle Senin geniş rahmetine ve katından olan saadete kavuşalım!

    Onun sayesinde namazımızı kabul eyle, günahlarımızı bağışla, dualarımızı müstecap eyle, rızklarımızı bol eyle, dertlerimizi bertaraf eyle ve hacetlerimizi reva buyur.

    Keremli yüzünle bize yönel, sana olan takarrubumuzu kabul eyle, bize rahmet güzüyle nazar eyle; öyle bir rahmet ki, onun sayesinde indindeki kerâmete kâmil olarak kavuşalım; sonra o nazarını öz cömertliğinle bizden çevirme ve bize onun ceddinin havuzundan onun kadehi ve onun eliyle öylesine âfiyetle kana kana içir ki, artık ondan sonra hiçbir zaman susamak söz konusu olmasın, ey şefkatlilerin en şefkatlisi.
    netten alıntı..​