Mevlananın kişiliği

Konusu 'İslam Tarihi' forumundadır ve Wish tarafından 23 Mart 2011 başlatılmıştır.

  1. Wish Üye

    mevlananın kişilik özellikleri
    Mevlana Celaleddin Rumi Kişiliği
    Mevlananın kişiliği hakkında bilgi



    Hz. Mevlana Kur’andaki vahiy muştularını şerbet şerbet içip özümseyen, ayetlerin manâ iklimiyle teneffüs eden ve içindeki sönmeyen ilahi aşkla donanan Hz. Mevlâna, ”Ayağının altındaki tozuyum” diye övdüğü ”yürüyen Kur’an”; ”usvetül Hasene” olmakla şerefyab Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) efendimizin sünnet terbiyesiyle yetişmiştir. Mücehhez bir ahlaka, mümeyyiz bir karakter zenginliğine sahipti. Örnek kişiliğiyle çevresindekileri davranış etkileriyle irşad eden bir özelliği vardı.

    Hz. Mevlâna’nın kişiliği vahiy ve sünnet doğrultusunda olgunluk zirvesine erişmişti. Hz. Ebubekir (R.A.) efendimize dayanan kan bağıyla çağının bir sahabesi gibi yaşamaktaydı. İlim ve feyz aldığı üstadlarının takdir ve övgüsüne mahzar olan Hz. Mevlâna’nın ummanlara sığmayan kişiliğinden bazı örnekler sunmak istiyoruz.

    Sadeliği:
    Giyinişi ile sade ve gösterişsizdi. Zira dış görüntüye, şekilciliğe asla önem vermemişti. Elbisesi ilk önce bilginlere mahsus sarık ile yine bol cübbeden ibaretti. Şems’le tanışıp dostluk kurduktan sonra onun da etkisiyle gök mavisi ferace giymiş, başına da duman renginde sarık sarmıştı. Hayatının sonuna kadar bu giyinişini değiştirmedi.

    Ahlâkı : Sultanü’l ulema gibi bilgi sahibi olan babasının gözetimi altında, gönül erlerinin ilim meclislerinde terbiye almış olan Mevlâna, ahlakının temelini böyle mükemmel bir eğitim ortamında kurmuştur. Zühd ve takva yoluna adım attıktan sonra, eliyle Allah erlerinin eteğini tutarak babasından miras kalan o, maarifet kandilindeki yağla gönül çırasını ışıklandırmıştır.

    Mevlâna’nın ilmi olgunluğu, ahlaki coşkunluğuna fersah fersah ulaşmasının vesilesi olmuştur. Ayrıca Allah dostu velilerle görüşmeleri, ilim erbabının sözlerini, hallerini gözlemlemedeki yeteneği, derin araştırıcılığı, onun fıtratsal terbiyesine şekil veren etkenlerdir. Böylece ahlak kurallarının en üst mertebesine ulaşmıştır. Bilhassa Şems’le tanışıklığı iç dünyasının dönüm noktası olup ahlaki açıdan şahikalara kanat çırpmasına zemin hazırlamıştır. Şems’in insanı ruhunun derinliğinden yakan aşk ateşi, onun bütün hal dünyasını ateşlere vermişti. Kin, öfke, ihtiras gibi her türlü kötülüğün özü olan nefsi duygular bencillik ve maddi işlerde baş çekme sevdası gibi arzulardan onu kurtarmıştı. Sonuçta iyi, kötü ne yaratılmış ise kendinden bir parça kabul etti:

    “İyi de, kötü de dervişin parçasındandır

    Böyle olmayan kimse derviş değildir. “

    Toplum İlişkileri: Mevlâna ilim, ahlak ve seciye makamlarını büyük insanlara yakışan bir haleti ruhiyye ile süslemişti. Mükemmeliyet derecesinde bir tevazuya sahipti. Büyük-küçük yaşlı-genç, zengin-fakir, sultan-halk ayrımı yapmaksızın bütün halk tabakasına tevazu ile muamele yapardı. Asla kibir, gurur ve kendini beğenmişlik gibi bir acziyete düşmez, hiç kimseye tepeden bakmaz. Yeri geldiğinde sokakta oynayan çocukların oyunlarına iştirak eder, esnaf ve zanaatkarla içli muhabbetli sohbetler yapar. Kimin çocuğu olursa olsun her gördüğü çocuğun başını okşar, onlara tebessüm ederdi. Gün oluyor bir Ermeni kasap ona eğilip baş eğiyor, Mevlâna da aynı şekilde ona eşlik ediyor, eğilip başıyla selamlıyordu.

    Hiçbir inanç ayrımı yapmaksızın herkese aynı bakış açısıyla yaklaşıyor, hiçbir kimseyi küçümsemiyordu. Müridlerine sözleriyle, hal ve takrirleri ile bu hususta da örnek oluyordu. Bir gün semâ dönerken meclise sarhoş bir Hristiyan dahil olmuştu. Sema’nın en ateşli vaktinde, Mevlâna ve semâzenler kendilerinden geçmiş bir halde dönerken, bu sarhoş Hristiyan birkaç kez yalpalayarak yürür ve Mevlâna’ya çarpar. Müridler onu fena halde azarlamak istediler. Mevlâna müdahale ederek şöyle buyurdu: “Şarabı o içmiş, sarhoşluğu siz ediyorsunuz. Dediler ki, o Hristiyandır. Buyurdu ki o, korkan kimsedir. Ya siz niçin korkmuyorsunuz?” İşte barış tüten, birlik kokan elvan elvan hoşgörü busesi sunan ahlaki kişilik

    Mevlâna’nın ruhunun derinliğindeki aşk ateşi, ona büyük bir sabır ve yumuşaklık bahşetmiştir ki, hayatında gönül gözleri kapalı olan düşmanları tarafından ona reva görülen dil uzatmalara, ileri geri söylenen saçma, dengesiz, uygunsuz laflara karşı asla karşılık vermez, sert davranmaz, mülayimlik güzel haslet ve ifadelerle onları doğru yola getirirdi. Mevlâna, insani ilişkilerde tıpkı her huyundaki gibi nebiler nebisi Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimizi rehber alıyordu. Nasıl ki Hz. Peygamber her türlü işkence ve iftiraya güzel huyuyla siperane olduysa Mevlâna da kötü sözlere asla karşılık vermezdi.

    İstanbul’dan bilge bir rahip, Mevlâna’nın hilmini, hikmetini, himmet ve ilmini işitmiş, onunla tanışmak için Konya’ya gelmişti. Kentin rahipleri onu merasimle karşılayıp, izzet ve ikramda bulundular. Rahip, Mevlâna’dan randevu istedi. Tesadüf eseri yolda karşılaştılar. Rahip tam otuz kez Mevlâna’ya baş eğip tazim gösterdi. Sonunda başını kaldırıp baktı ki ne görsün, Mevlâna’yı secdede görüyorlardı. Rivayet o ki, Mevlâna 33 defa eğmişti. Rahip feryat ederek elbiselerini yırttı. Dedi ki,” Ey din Sultanı! Bu ne büyük tevazu, ne ulvi gönül sahibisin ki, benim gibi bir biçareye hürmetlerin en güzelini güzel bir hal ile sunuyorsun? “ Hz. Mevlâna rahibe şu gazeli okudu:

    “Âdemsin, âdemsin, âdemsin,

    Soluğu almayınca âdemlikten çıkarsın

    Âdemliği tamamiyle kendini yak,

    İşte o vakit sırlara mahrem olabilirsin,

    O yeniay hillken, dolunay oldu,

    Sen dahi herkesten aşağı olduğunu söylemezsen,

    Aşağılıktan kurtulamazsın. “

    Bunun üzerine rahip ve yanındakiler hemen müslüman olup Mevlâna’ya biat ettiler.

    İnsan İlişkileri:
    Tevazunun doruğuna ulaşmış olan Mevlâna, hasımları ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, asla öfkeye kapılmaz, “Fesabrü’n Cemil” emri mucibince sabrederdi.

    Molla Cami’nin eserinde zikrettiği bir olay Mevlâna’nın ne yüksek bir kişiliğe sahip olduğunun delilidir. Konya’lı Sirâceddin’in yanında biri anlatır. “Mevlâna demiş ki, yetmiş üç mezheble beraberim, Siraceddin kindar birisiydi. Mevlâna’yı incitmek, onu halkın gözünde küçük düşürmek için yakınından birisini sıkı sıkı tembihledi, Mevlâna’ya kalabalığın içinde sen böyle böyle söyledin mi?” diye sor. Mevlâna ne sahip çıkıyorsa küfürler savur, hakaret ederek onu incit, yarala. Tembihi alan adam Mevlâna’nın karşısına çıkar. “Acaba siz, ben yetmiş üç mezheble beraberim dediniz mi? ” diye sorar. Mevlâna “evet” dedim diye cevap verir. İşte o an adam açar ağzını, başlar küfretmeye, öyle galiz sözler sarfeder ki terbiye sınırlarını tanımaz. Mevlâna gülmeye başlar. Sonra o adama; “senin söylediklerine rağmen seninle de beraberim” der. Mevlâna’yı incitmek için bir adamını görevlendiren Siraceddin, ileride Mevlânayı tam anlamıyla tanıyıp ona muhabbet duyarak dostu olmuştur. Kaderin cilvesi Mevlânayı üzmek için adam gönderen Siraceddin, Mevlâna’nın cenaze namazını kıldıracak, defin sonrası hüngür hüngür ağlayacaktır.

    Mevlâna halkla ilişkilerinde, mezhep, meşreb, meslek ayrımı yapmaksızın herkesi kucaklayan bir haslate sahipti. Alçak gönüllü tavrıyla herkesin hayranlığını kazanıyordu. Hattâ hasımları bile bu duruma şaşıyor ve şöyle diyorlardı: “Mevlâna’nın müridleri acayip adamlardır. Müridlerin çoğunluğu alt tabakadan esnaf ve işsizler taifesidir. Mevlâna bu fakr-ü zaruretteki insanlarla niçin düşüp kalkar ki?”

    Hasımları, Mevlâna’ya, “Senin müridler cahil cühela taifesi, eğitimsizlerle ne işin var? ” diye sordular. Mevlâna cevap verir: “Eğer benim müridlerim iyi olsalardı, ben onların müridi olurdum. Kötü oldukları için ben onları tercih edip kabul ettim, ta ki değişsinler, iyi olsunlar. “

    Mevlâna, dünya malına tamah etmez kendine gelen hediyeleri, iaşe erzaklarını yardıma muhtaç insanlara dağıtırdı. Kendisi az bir para ile geçinirdi. Çoğu zaman ömürünü oruç tutarak geçirdiğinden iaşe zorluğu çekmezdi. Evinde yiyecek bulunmadığı zamanlar sevinirdi. “Allah’a şükürler olsun bugün evimiz Peygamberlerin evi gibi olmuş” derdi.

    Mevlâna’nın utangaçlığı ve hayası sonsuzdu. Başkalarının yaptığı ihsanı uzaktan yakından, kimselerin bilmesine rıza göstermezdi. Medresedeki talebelere karşı adeti şöyleydi: “Her birinin oturduğu keçenin altına liyakatlarına göre 10, 20, 30 akçe para bırakırdı. Müritler kilimin tozunu silmek için kaldırdıklarında paralar dökülür, taaccüp ederlerdi. Onun anlayış nezaketine hayran kalırlardı.”

    Geniş bir halk kitlesinin kendisine hayranlığı, düşkünlüğü karşısında Mevlâna, asla kibir ve gurur göstermemiş, tevazuundan ve sadeliğinden taviz vermemiştir. Lutufkâr bir edayla herkesi dinler, sorularını cevaplardı. Saygı ve nezaket göstermekte marifet sahibiydi.

    Vefa hususunda hassastı. Vefa sıfatını severdi. Yemin ettiği zaman ”Mertlerin vefası hakkı için” derdi. Dünya, ahiret dengesini harikulade derecede sağlar, toplumun ıslahı için gayret sarfederdi. İnandığını yaşamaktaki iradesi, düşüncenin amele yansımasındaki azmi, sebatkar tavrı, korkusuz cesurca ifade tarzıyla bir aksiyon adamı olduğunu eşe dosta gösteriyordu. Toplumdan ayrı kalmayı, uzak durmayı yeğlemektense onları birliğe, beraberliğe, suretin terkine, manâya visale davet eden bir tebliğciydi. “İlleti onulmaz hastaya salâ, İlacımız dertlere birebir devadır.“