Mehmet Akif Ersoy'un Bütün Şiirleri

'En Güzel Şiirler' forumunda Ceylan tarafından 10 Mart 2013 tarihinde açılan konu


  1. Mehmet Akif Ersoy'un Şiirleri


    Mehmet Akif ersoyun tüm şiirleri Sefahat isimli eseirnde toplanmıştır. İşte o eserde yer alan en güzel şiirler:

    Bülbül

    Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
    Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
    Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
    Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
    Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl...
    Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
    Muhîtin hâli 'insâniyyet'in timsâlidir, sandım;
    Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

    Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
    0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
    Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
    Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

    -Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
    Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
    0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
    Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
    Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
    Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
    Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda;
    Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
    Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
    Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
    Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
    Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
    Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
    Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!
    Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
    Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
    Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
    SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.
    Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın;
    Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
    Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
    O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
    Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın;
    Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın!
    Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
    Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
    Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
    Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
    Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
    Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!


    Âhiret Yolu

    sokakta sâde bir 'âmîn! ' sadâsıdır gidiyor:
    mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.
    basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,
    başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;
    denildi: 'fâtiha! '; âmîni kestiler bu sefer,
    göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
    hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;
    deminki zemzemeler bir zaman için dindi.
    duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu,
    diyordu:
    - söyleyin allâh için şu merhûmu,
    nasıl bilirsiniz ey müslümanlar?
    - iyi biliriz!
    -yarın huzûr-i ilâhîde toplanıp hepiniz,
    bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya?
    - evet!
    - imâm efendi, helâllık da iste, merhamet et...
    - helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.
    - helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!

    cemâatin yüreğinden kopup 'helâl olsun! '
    nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn,
    misâli uğradı evden; fezâda yükseldi
    içerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi;
    baş örtüsüyle kadınlargözüktü pencereden:
    -bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!
    -yıkıldı dostlar evim, barkım... ah gitti kocam! ..
    -dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!
    -tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
    kızıp da 'ey! ' demiş insan değildi, hemşîre!
    -zavallı remziye! boynun büküldü evlâdım...
    -babam ne oldu?
    -baban... öldü.
    -etme ayşe hanım,
    bu söylenir mi ya? hicrân olur zavallı kıza...
    ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...
    açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...

    göründü cumbada baktım ki tombalak, sanşın,
    sevimli bir küçücek kız... beiinde ancak var.
    donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
    zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi.
    benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.
    sefine pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin,
    yüzer... önünde ademden nişâne bir engin,
    çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;
    bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana?
    cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
    o tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.
    nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?
    nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını?
    bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,
    samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.

    değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:
    sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.
    o tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût,
    güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût
    içinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;
    zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor.
    bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı?
    suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:
    evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi,
    vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,
    bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
    dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!
    ağır ağırgidiyorken cenâze kâfilesi,
    nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi.
    çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
    açıldı dîde-i im'âna perde perde hayât.
    *******
    senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;
    ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
    elinden yok halâs imkânı, mâdâme'l-hayât uğraş...
    o, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. muktedirsen aş! '

    musallâ: müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
    musallâ: ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
    musallâ: minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın;
    musallâ-: ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın.

    bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,
    bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ'atler.
    civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:
    kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler!

    babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... belki bunlardan
    muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el'ân
    bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im'ân...
    benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!
    serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;
    müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
    zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;
    bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.

    namaz kılındı; duâ bitti. kârban, yoluna
    düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.
    yarım sâat henüz olmuştu. yolcular durdu;
    demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
    cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
    sokuldu servilerin ortasında bir çukura,
    atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
    kabardı toprağın altında bir an, bir ur!
    evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
    dönün de arkadakinden sorun fecâ'atini·
    sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
    ilel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak! ...

    Gitme Ey Yolcu

    Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım
    Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım
    Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
    Öyle dehşetli muhitimde dönen matemki!
    Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor şimdi
    Nasıl yerlere geçmez insan
    Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu
     



  2. Cevap: Mehmet Akif Ersoy'un Bütün Şiirleri

    Çanakkale Şehitlerine

    Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
    Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
    Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
    Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

    Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

    Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
    'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
    Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
    'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
    'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
    Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
    Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
    Nereden başladı yükselmeye, bak, nerede ucu

    Atiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak

    Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
    Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
    Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
    İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
    Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
    Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
    His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
    Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
    Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
    Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
    Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
    Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
    Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
    Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
    Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
    Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
    Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
    Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
    Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
    Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
    Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
    Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
    En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
    Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
    Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
    Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
    Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
    Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
    Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

    Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
    Sesler de: 'Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! '
    Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
    Tek kol da yapışsam demiyor bir taraftan!
    Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
    Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
    Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
    Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
    Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
    'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ' deme, yılma.
    Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.

    Ayrılık Hissi Nasıl Girdi Sizin Beyninize?

    Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam,
    Bağlamak lazım iken, anlamadım, anlıyamam,

    Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
    Fikr-i kavmıyyeti şeytan mı sokan zihninize?

    Birbirinden muteferrik bu kadar akvamı,
    Aynı milliyetin altında tutan islam'ı,

    Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir.
    Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir...

    Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez..
    Son siyasetse bu! Hiç böyle siyaset yürümez!

    Sizi bir aile efradı yaratmış Yaradan;
    Kaldırın ayrılık esbabını artık aradan.

    Siz bu davada iken yoksa, iyazen-billah,
    Ecnebiler olacak sahibi mülkün nagah.

    Diye dursun atalar: 'Kal'a içinden alınır.'
    Yok ki hiç bir kişiden... Millet-i merhume sağır!

    Bir değil mahvedilen devlet-i islamiyye...
    Girdiler aynı siyasetle bütün makbereye.

    Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
    Toplu vurdukca yürekler, onu top sindiremez.

    Bırakın eski hükümetleri meydandakiler
    Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer.

    işte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti!
    işte Irak'ı da taksim ediyorlar şimdi.

    Azmine Sarıl

    Ye's öyle bir bataktır ki,
    Düşersen boğulursun
    Azmine sarıl sımsıkı
    Bak ne olursun
     



  3. Cevap: Mehmet Akif Ersoy'un Bütün Şiirleri

    Bayram

    Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır;
    Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!

    Bayramda güler çehre-i mâ'sûm-i sabâvet,
    Ümmîd çocuk sûret-i sâfında ıyandır

    Her cebhede bir nûr-i mücerred lemeânda;
    Her dîdede bir rûh demâdem cevelândır.

    Âlâm-ı hayâtın iki kat büktüğü ecsâd
    Feyzindeki te'sîr ile âsûde revandır.

    Ferdâ-yı sükûn perveridir sâl-i cidâlin,
    Nevmîd düşen kalbe ümîd-âver-i candır.

    Heycâ-yi maîşetteki feryâd-ı mehîbin
    Dünyâda biraz dindiği an varsa bu andır.

    Subhunda bahârın şu sabâhat bulunur mu?
    Bak çehre-i gabrâya: Nasıl şen, ne civandır!

    Her sînede bir kalb-i meserret darabanda,
    Her kalbde bir âlem-i eşvâk nihandır.

    Raksân oluyor cünbüş-i dûşiyle anâsır,
    Gûya ki bütün sadr-ı zemin pür-galeyandır.

    Eşbahı da cûşân ediyor feyz-i mübîni,
    Yâ Rab bu nasıl rûh-i avâlim-sereyandır!

    Bayramda gelir yâ da ne hoş hâtıralar ki:
    Bin ömre verilmez, o kadar kadri girandır,

    Iydin bana dâim görünür levh-i kerîmi:
    Mâzî-i tufûliyyetimin yâd-ı besîmi.

    Birinci gün hava bir parça nâ-müsâiddi;
    İkinci gün açılıp, sonra pek güzel gitti.

    Dedim ki: 'Fâtih'e çıksam yavaşça, bir yanda
    Durup o âlemi seyreylesem de meydanda,

    Ziyâret etsem ehibbâyı sonradan... Hoş olur.
    Bütün gün evde oturmak ne olsa pek boştur. '

    Bu arzû-yi tenezzüh gelince, artık ben
    Durur muyum? Ne gezer! Fırladım hemen evden.

    Gelin de bayramı Fâtih'te seyredin, zirâ
    Hayâle, hâtıra sığmaz o herc ü merc-i safâ,

    Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
    Tutun da, tâ dedemiz demlerinden arta kalan,

    Asırlar ölçüsü boy boy asâli nesle kadar,
    Büyük küçük bütün efrâd-i belde, hepsi de var!

    Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,
    İçinde darbuka, teflerle zilli şakşaklar,

    Biraz gidin; Kocaman bir çadır... Önünde bütün,
    Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için

    Nöbetle bekleşiyorlar. Acep içinde ne var?
    'Caponya'dan gelen insan suratlı bir canavar! '

    Geçin: sırayla çadırlar. Önünde her birinin.
    Diyor: 'Kuzum, girecek varsa durmasın girsin.'

    Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir îlân,
    'Alın gözüm buna derler...' sadâsı her yandan.

    Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
    Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele.

    Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi
    İnince binmede artık onun da hemşerisi:

    'Hak okka çünkü bu kantar... Frenk îcâdı gıram
    Değil! Diremleri dörtyüz, hesapta şaşmaz adam.'

    - Muhallebim ne de kaymak!
    - Şifalıdır macun!
    - Simit mi istedin ağa?
    - Yokmuş onluğun, dursun.

    O başta: Kuşkunu kopmuş eğerli düldüller,
    Bu başta: Paldimi düşmüş semerli bülbüller!

    Baloncular, hacıyatmazlar, fırıldaklar,
    Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;

    Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan
    Önünde bir sürü çekçek, tepende çifte kolan

    Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
    Ferâğ-ı bâl ile birden geviş getirmedeler.

    Koşan, gezen, oturan, mâniler düzüp çağıran.
    Davullu zurnalı 'dans' eyliyen, coşup bağıran,

    Bu kâinât-ı sürûrun içinde gezdikçe,
    Çocukların tarafındaydı en çok eğlence,

    Güzelce süslenerek dest-i nâz-ı mâderle;
    Birer çiçek gibi nevvâr olan bebeklerle

    Gelirdi safha-i mevvâc-ı ıyde başka hayât...
    Bütün sürûr u şetâretti gördüğüm harekât!

    Onar parayla biraz sallandırdılar... Derken,
    Dururdu 'Yandı! ' sadâsıyle türküler birden,

    - Ayol, demin daha yanmıştı a! Herif sen de,
    - Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.

    'Deniz dalgasız olmaz
    Gönül sevdasız olmaz
    Yâri güzel olanın
    Başı belâsız olmaz!

    Haydindi mini mini maşallah
    Kavuşuruz inşallah...'

    Fakat bu levha-i handâna karşı, pek yaşlı,
    Bir ihtiyar kadının koltuğunda gür kaşlı,

    Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
    Gelen geçen 'Bu niçin ağlıyor? ' deyip soruyor.

    - Yetim ayol... Bana evlâd belâsıdır bu acı
    Çocuk değil mi? 'Salıncak' diyor...

    - Salıncakçı!
    Kuzum, biraz da bu binsin... Ne var sevâbına say...
    Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
    - Hay hay!

    Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine
    Katıldı ağlamayan kızların şetâretine.

    Bir Gece

    On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
    Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
    Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
    Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
    Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî'î:
    Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
    Bir kere de, ma'mure-i dünyâ, o zamanlar,
    Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
    Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin
    Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.

    Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
    Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
    Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma'sum,
    Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
    Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
    Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!
    Âlemlere, rahmetti, evet, Şer'-i mübîni,
    Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
    Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
    Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.
    Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyyet...
    Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.