manzume nedir? örnek veriniz

'Sorun Cevaplayalım' forumunda Sibel tarafından 25 Şubat 2011 tarihinde açılan konu


  1. manzume nedir?
    Klasik Türk Edebiyatında bütün şairler tarafından ortak olarak kullanılan kalıplaşmış sanatlı sözlere manzum denir.

    Manzum; Özellikle duyguların, hislerin anlatildiqi yazı biçimidir. Dizelerden (mısralardan) oluşur. Dizeler alt alta sıralanır. Ölçü ve kafiyesi (uyağı) bulunur. Böyle yazılara manzume denir. Manzumelerin duygu ve heyecan yönünden yeterli olup bir sanat değeri taşıyanlarına şiirdenir.

    Dizeler halinde yazılan yazılara verilen ad. dizeler halinde yazılan, uyaklı ve ölçülü olan her yazıya manzum yazı denir, ancak her manzum yazı şiir değildir. bir manzum yazının şiir değeri taşıyabilmesi için duygu ve heyecan yönünden yeterli olması, sanat değeri taşıması ve okuyan kişi üzerinde güzel duygular uyandırması gerekir.

    Nazım, duygu ve olayların belirli kurallarla dile getirildiği yazılardır. Genellikle ölçü ve uyak gözetilerek, “dizeler halinde yazılır. Bu türdeki yazılara manzume denir. Manzumelerin insanda coşku uyandıracak şeklide yazılanlarına da “şiir” denir.

    Şiirde, ozanı şiir yazmaya yönelten olay ve durumlara “konu”, şiirin tümünde egemen olan duyguya da ana duygu (tema) denir. Ozan, söylemek istediklerini bu duygu etrafında toplar, sanatlı bir dille aktarır.

    Manzum hikâye'nin Özellikleri
    -Manzum hikâyeler edebi metinlerdir.

    -Konu ve özellik bakımından hikâye ile aynı özellikleri gösterirler.

    -Manzum hikâyelerde şair ya bir olayı anlatır ya da bir öğüt verme çabası güder.

    -Manzum hikâyeler genellikle bir çevre tasviriyle başlar, ardından o çevrede bulunan kişiler anlatılır. Daha sonra ise olay anlatılır. Amaç okuyucuya bu bölümde ders veya öğüt vermektir.

    - Giriş, gelişme ve sonuç bölümleri hikâye ile benzer özellikler gösterir.

    -Manzum hikâyeler düşündürücü ve eğiticidir.

    -Manzum hikâyeler birçok bölümden oluşur. İlk bölümde anlatılmak istenen olaydan ve kişilerden bahsedilir. İkinci bölümde ise olaylar anlatılır ve örneklerle tasdik edilir. Üçüncü bölümde ise olay son bulur ve okuyucuya ders vermeyi güden cümleler yer alır.

    -Manzum hikayede her olay işlenebilir. Sıradan olaylar, sosyal olaylar vs.

    -Manzum hikayeler dörtlük , beyit, bent şeklinde de yazılabilir.

    -Mensur hikayeden (düzyazı) hiçbir farkı yoktur. Kişiler, zaman, mekan, olay bu hikayelerde de vardır. Tek farkı şiirselliktir. Dizelerdir. Kafiye ve rediftir.

    -Toplumu ilgilendiren olaylar işlenir.

    -Daha çok ders veren, eğitici, öğretici, etkileyici konular seçilir.

    -Ölçü ve uyağa dikkat edilir.

    -Anlam, alttaki dizelerde devam eder.

    -Karşılıklı konuşmalara yer verilir.

    -Dizelerin uzunlukları aynı olmayabilir.

    -Bu nazım şekli edebiyatımıza Tanzimat Dönemi'nden sonra girmiştir.
     



  2. Örnek Manzun

    NAZAR -Yahya Kemal Beyatlı

    Gece, Leylâ’yı ayın on dördü,
    Koyda tenhâ yıkanırken gördü.
    “Kız vücûdun ne güzel böyle açık!
    Kız yakından göreyim sâhile çık!”
    Baktı etrâfına ürkek, ürkek
    Dedi: “Tenhâda bu ses nolsa gerek,”
    “Kız vücûdun sarı güller gibi ter!”
    Dedi: “Tenhâda bu ses nolsa gerek?”
    Aranırken ayın ölgün sesini,
    Soğuk ay öptü beyaz ensesini.
    Sardı her uzvunu bir ince sızı;
    Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı.
    Soldu, günden güne sessiz, soldu!
    Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!”
    Tâ içindendi gelen hıçkırığı,
    Kalbinin vardı derin bir kırığı.
    Yattı, bir ses duyuyormuş gibi lâl.
    Yattı, aylarca devâm ett bu hâl.
    Sindi sîmâsına akşam hüznü.
    Böyle, yastıkda görenler yüzünü,
    Avuturlarken uzun sözlerle,
    O susup baktı derin gözlerle.
    Evi rüzgâr gibi bir sır gezdi,
    Herkes endîşeli bir şey sezdi.
    Bir sabah söyledi son sözlerini,
    Yumdu dünyâya elâ gözlerini;
    Koptu evden acı bir vâveylâ,
    Odalar inledi: “Leylâ! Leylâ!”
    Geldi köy kızları, el bağladılar...
    Diz çöküp ağladılar, ağladılar!

    Nice günler bu şeâmetli ölüm,
    Oldu çok kimseye bir gizli düğüm;
    Nice günler bakarak dalgalara,
    Dediler: “Uğradı Leylâ nazara!”



    Küfe -Mehmet Âkif Ersoy
    Beş on gün oldu ki, mu'tâda inkıyâd ile ben
    Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.
    Bizim mahalle de İstanbul'un kenârı demek:
    Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!
    Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
    Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.
    Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
    Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
    Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
    Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,
    Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
    Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden-
    O sâlhurde, harâb evlerin saçaklarına,
    Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
    Delîlimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:
    Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
    Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin? Derken;
    On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
    Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
    Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
    -Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
    Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
    O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
    Göründü:
    -Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
    Ne istedin küfeden yavrum?Ağzı yok, dili yok,
    Baban sekiz sene kullandı... Hem de derdi ki: "Çok
    Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz... "
    Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
    Onunla besliyeceksin ananla kardeşini.
    Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?"
    Dedim ki ben de:
    Ayol dinle annenin sözünü...
    Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
    -Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol Şuradan!
    Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
    Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
    -Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
    Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
    -Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben...
    Adın nedir senin, oğlum?
    -Hasan.
    -Hasan, dinle.
    Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.
    Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
    Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.
    O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
    Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,
    Yetim bırakmıyarak besleyip büyütmelisin.
    -Küfeyle öyle mi?
    -Hay hay! Neden bu söz lâkin?
    Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
    Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.
    -Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
    -Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:
    "Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;
    Senin de zihnin açık... Söylemiş olaydık bir...
    Koyardı mektebe... Dur söyleyim" demişti hani?
    Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

    Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
    Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;
    Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
    Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?

    Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
    Geçende Fâtih'e çıktık ikindi üstü biraz.
    Kömürcüler kapısından girince biz, develer
    Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:
    O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
    O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!
    Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,
    Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,
    Belinde enlice bir şal, başında âbâni,
    Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;
    Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
    Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
    Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...
    Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:
    Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...
    Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!
    Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
    Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.
    Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
    Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.
    Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;
    On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!
    O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
    Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman
    Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin...
    Hasan'la karşılaşırken bu sahne oldu hazin;
    Evet, bu yavruların hepsi, pür südud-i şebab,
    Eder dururdu birer aşiyan-ı nura şitab.
    Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!
    Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
    -Ki ezmek istedi görmekle reh-güzarında-
    İlel'ebed çekecek dûş-i ıztırarında!
    O, yük değil, kaderin bir cezası ma'sûma...
    Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkuma!
     



  3. manzume nedir? peki
     



  4. Cevap: manzume nedir? örnek veriniz

    Nazım, duygu ve olayların belirli kurallarla dile getirildiği yazılardır. Genellikle ölçü ve uyak gözetilerek, “dizeler halinde yazılır. Bu türdeki yazılara manzume denir. Manzumelerin insanda coşku uyandıracak şeklide yazılanlarına da “şiir” denir.