Maksat bilmek değil, İlmin hakkını vermektir

'Dini Konular' forumunda Semerkand tarafından 1 Aralık 2011 tarihinde açılan konu


  1. Açıklama: İlim dünyada en faziletli ve en şerefli bir sıfattır. Bununla birlikte sorumluluğu en ağır bir emanettir. Onun hakkını verenler, Yüce Allah’ın rızasına ererler. İlmin hakkı hedefine uygun kullanılmasıdır.

    İlmin hedefi, Allahu Teala’nın varlığını ispat ve rızasına ulaşmaktır. İlmin Allah için okunması ve rızasına giden yolda kullanılması şarttır. Yoksa ilim rahmet değil, zahmet olur.

    Farz olan ilimden kaçana cehaletinin hesabı, kendisine ilim verilen kimseye ise, ilminin hakkı sorulacaktır. Sevgili Peygamberimizin şu uyarısı her insanı yakından ilgilendirmektedir:

    “İnsan şu dört şeyden hesaba çekilmedikçe, kıyamet günü hesap yerinden ayrılamayacaktır:

    1-Ömrünü nerede harcadığı

    2-İlmiyle ne yaptığı

    3-Malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği

    4-Bedenini nerede eskittiği 201

    İlmin faydalı olmayanı da vardır. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz böylesi bir yükten korkarak, Yüce Allah’a şöyle sığınmıştır:

    “Allahım! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”202

    Allahu Teala, ilim ehlinden takva istemektedir. Çünkü takva ancak ilimle elde edilir. Bu hususta ayeti kerime meali şöyledir:

    “Allah’tan, kulları içinde ancak ilim ehli olanlar korkar.”203

    şu halde takva sahibi olmayan kimse, gerçek âlim değildir. Yüce Allah’ı tanıyan ve O’na isyan etmekten korkana cahil denemez.

    Rasulullah (s.a.v) Efendimizin belirttiği gibi, Allah rızası unutulup sırf dünyalık elde etmek için kullanılan bir ilim, kendisini taşıyana Cennetin kokusunu koklatmayacaktır.204

    İlim bazen gizli bir perde ve çetin bir imtihan olup sahibini Allah’tan uzaklaştırabilir. Bu konuda, Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz hepimizi şöyle uyarır:

    “şeytan çok defa sizi, ilimle oyalayarak aldatır.” Ashab:

    ‘Ey Allah’ın Rasulü!..şeytan bizi ilimle nasıl aldatır?, diye sorduklarında Allah Rasulü (s.a.v)şu cevabı vermiştir:

    “şeytan size ‘Sen ilim öğrenmeye bak, iyice öğreninceye kadar amele bakma!’ der. İnsan da şeytanın bu sözüne aldanır. İlmî konularda durmadan konuşur durur, ameli hep sonraya bırakır ve nihayet amel edemeden ölür gider.”205

    Ashabtan İbnu Mesud (r.a) Efendimiz şöyle der:

    “İlim çok şeyler öğrenip nakletmek değildir. İlim Allah’tan gereği gibi korkmaktır.”

    Hasan el-Basrî (rah.) ise şöyle demiştir:

    “İstediğiniz kadar ilim öğrenin. Vallâhi, öğrendiklerinizle amel etmedikçe, Allah size sevap vermez. Aklı zayıf kimselerin bütün gayreti, sırf ilim nakletmekle meşgul olmak; gerçek âlimlerin gayreti ise, amel ederek ilmin hakkını korumaktır.”206

    Hasan el-Basrî Hazretleri de şöyle diyor:

    “Allahu Teala, sırf ilim nakleden kişiye önem vermez. Ancak ilmi, güzel anlayan ve hükmü gereğince yaşayana kıymet verir.”207

    Arifler şöyle demişlerdir:

    Bütün varlıkların yaratılması ve ilimlerin okunması kulları, Lâ ilâhe illallah tevhidinin hakikatine ulaştırmak içindir. En faziletli ilim yakîn ilmidir.

    Bu ilmin ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn dereceleri vardır. Ama hepsinin sonu, müşâhede ve ihsan makamıdır. Hadis-i şerifte belirtildiği gibi:

    “İhsan Allahu Teala’yı görüyormuş gibi O’na kulluk yapmaktır.”208

    Canlı-cansız bütün varlıklarda ilâhi bir tecelli ve ilim gizlidir. Bu sırları okuyanlar ve anlayanlar oldukça azdır. Bu durumu büyük veli Sehl et-Tüsterî şöyle dile getirir:

    “Nice insanlar vardır:

    Bir ömür boyu bu alemin içinde ilâhi ilim ve tecellilerle iç içe yaşar. Geceyi gündüzü görür, yerin ve göğün nimetlerini kullanır: Ne yazık ki bütün bunları sevk eden ve ihsan eden Yüce Allah’ı hiç tanımadan cahil ve gafil bir halde ölür gider.”209

    şu herkesin kabul ettiği bir gerçek değil mi?

    Bugün Allah Rasulünden (s.a.v) bize miras kalan marifet ve ahlak ilminin gerçek varisleri çok azdır. Ancak her dönem var olmuştur. Bu vârisler, mukarrebun makamına çıkmış kamil müminlerdir.

    Bu kamillerin bir kısmı, Cenab-ı Hakk’ın yardım ve tercihi ile velâyet mertebelerini kat etmiş ve hidayet yolunda kendilerine tâbi olunma sıfatını elde etmiştir.

    İşte bu tür kamil müminlerin işi kulları irşat etmektir. Çünkü Allahu Teala kendilerini özel bir şekilde desteklemiştir. Onlar vasıtasıyla kalpleri ihya etmiştir. Onlar Yüce Yaratıcının varlığına ve birliğine en canlı şahittirler. Yüce Mevla gerçek alimleri, melekleriyle birlikte varlığına şahit tutmuştur.210

    Bu ilim ehli velilere Rabbânî alim de denir. Onun yüzüne bakılsa Allah’ı hatırlatır. Ahlâkî özellikleri Hz. Rasulullah’ın ahlakını aksettirir. Bir bakışı kalpte Allah sevgisini meydana getirir.

    Allah’ın dostluğu gerçek hâliyle onlarda zuhur ettiğinden, Ümmet-i Muhammed onlara bakıp peygamberlerin geliş gayesini, dinin hakikatini, Kur’an-ı Hakim’in sırrını, ibadetin tadını, kulluğun aslını, güzel ahlakı, kainatın ve varlığın sebebini kavrayabilir.

    Ariflerde ilim amele, amel hikmete, hikmet marifete, marifet ilâhi muhabbete dönüşür. Kamil insan yeryüzünde Allahu Teala’nın halifesi olduğundan, kendilerine, kullar ve kalpler üzerinde tasarruf yetkisi verilmiştir.

    Arifler Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin özel tecellilerine mazhar olmuşlardır. Bu sayede özel bir ilme, farklı bir kalbe, ayrı bir şahsiyete sahiptirler.

    Bu yüzden gerçek ilim onlarla ayakta durur. Din onların hayatında yaşanır, isteyenlere hayat olarak sunulur. Bir insan, samimi olarak onların halkasına girse ve sadece kendilerini taklit etse bile, bu sayede pek çok ilim ve edep kazanır.

    Bu kamil mürşitler içinde Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) pâk neslinden gelip, hem nesebine hem de edebine vâris olan seyyid mürşitler de vardır.

    Onlar tarih boyunca bu ümmetin yüz akı, medarı iftiharı ve feyz kaynağı olmuşlardır.

    Seyyid olan alim ve mürşitlerin yaratılışlarındaki Muhammedî nur, daha hızlı inkişaf ettiğinden onlar, bu dini ve ilmi en mükemmel şekliyle temsil ve tatbik etmektedirler.

    Onların hânesi, ilâhi edep ve sünneti yaşamada diğer bütün müminlere örnek olmuştur.

    Onları görenler ve candan sevenler, sanki Rasulullah (s.a.v) Efendimiz ile karşılaşmış ve tanışmış gibi huzur duyarlar.

    Onların meclisine girenler, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) saadetli yüzüne nazar etmiş gibi haz alırlar.

    Onların elinden tutanlar, Rasulullah Efendimizin (s.a.v) mübarek elinden tutmuş ve onu öpmüş gibi olurlar.

    Onlar her devirde ümmetin önünde edep önderi, takva imamı, irşat kutbu olmuştur.

    Seyyid olan mürşitlerin, müminlerin kalbinde ayrı bir sevgisi olmuştur. Onlar imanlı ve samimi kalpler tarafından kolayca sevilmiş, rahatça kabul edilmişlerdir.

    Ümmeti Muhammed onlar sayesinde nispeten Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) hasretini gidermiştir.

    Seyyid Abdulkâdir Geylânî (k.s)

    Seyyid Muhammed Bahâüddin Nakşıbend (k.s)

    Seyyid Ahmed şehîd (k.s)

    Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî (k.s)

    Seyyid Muhammed Râşid el-Bilvânisî (k.s)...

    Ve...Daha niceleri...

    Bu büyükler gibi her devri süsleyen nice Muhammedî güller vardır. O güller, temiz gönüllere koku verirler. Onlar Yüce Allah’ın boyası ile boyanmışlardır.

    Onların gönlü ilâhi aşk ile doludur. O güllerin dallarından sevgi balları akar, hepsi dışa süzülmüş özdeki sevgiyi yayar.

    Onlar dinin gerçek alimi ve Cenab-ı Hakkın şahididir.

    Onlar Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin halifesi ve varisidir. Onun ümmetinin ise göz aydınlığıdır. Herkes için rahmet kapısı, muhabbet kaynağıdır.

    Onlar insanlığın önünde ve kulluk mihrabında, her beşer adına Yüce Allah’ı tesbih ve takdis ederler.

    Onlar Ümmet-i Muhammedi kendilerinden bir parça olarak görür ve Allah için onları çok severler.

    Zira onlar, gözlerimizin nuru Hz. Fatıma (r.a) Validemiz ile kâinata yayılan nurlu silsilenin evlatlarıdır.

    Ve...Onlar, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizin nübüvvet bahçesinin solmayan gülleridir.

    Yüce Allah, Habibi hürmetine bizleri dünya ve ahirette o güllerden ayırmasın...

    Amin.