Kur’ân’ın Anlaşılmasında Yöntem hakkında bilgi

'Dini Bilgiler' forumunda Ezlem tarafından 30 Aralık 2010 tarihinde açılan konu


  1. Kur’ân’ın Anlaşılmasında Yöntem hakkında bilgi


    Kur’ân-ı Kerîm müslümanların hayatları için vazgeçilmez bir rehber olarak kabul
    edildiğinden onun doğru anlaşılması için ilk dönemlerden itibaren yoğun bir zihnî faaliyet
    ortaya konmuş ve bunun ürünü olarak zengin bir literatür oluşmuştur. Sahâbe ve onları takip
    eden nesilde şifahî olarak oluşturulan, bir sonraki nesilden itibaren de yazıya geçirilen bu
    mirasın bize kadar gelen ilk örneğini İmam Şâfiî’nin er-Risâle’si teşkil eder. İmam Şâfiî
    “Nasıl anlaşılır?” sorusu yerine “Nasıl açıklıyor?” sorusunu koymuş ve kitabının baş
    tarafında “Allah’ın, kendi hükmünü nasıl ve hangi lafızlarla, kavramlarla açıkladığını”
    tesbit etmeye çalışmıştır.
    Gazzâlî, el-Müstasfâ min ‘ilmi’l-usûl isimli kitabında (I, 339-340), “Hz.
    Peygamber’den duyulan ilâhî kelâmdan Allah’ın muradını anlama” problemini ele almış,
    bunun için hitapta kullanılan dilin bilinmesinin şart olduğunu kaydettikten sonra sözü şöyle
    sürdürmüştür: “Eğer lafız, ‘başka bir mânaya ihtimali bulunmayan’ anlamında ‘nas’ ise
    anlamak için dili bilmek yeterlidir. Eğer sözün birden fazla mânaya ihtimali varsa, yanında
    bir de karîne bulunmadıkça ilâhî murat anlaşılamaz. Karîne de bir kaç çeşittir:
    *‘Hasat günü de hakkını verin’ (En‘âm 6/141) meâlindeki âyette geçen ‘hak’
    kelimesinin ‘öşürdür’ diye açıklanmasında görüldüğü gibi karîne açık bir söz olabilir.
    * ‘ Gökler de O’nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür’ (Zümer 39/67) meâlindeki
    âyette olduğu gibi karîne akıl olabilir.

    *İşaret, hareket ve davranışla öncesi, sonrası gibi pek çok hal karîneleri olabilir.
    Bunları bizzat gören ve yaşayan sahâbe daha sonrakilere, kesin bilgi veya zan hâsıl edecek
    şekilde açık sözlerle veya yukarıda geçenlere benzer karînelerle naklederler...”
    Gazzâlî’nin yaptığı “nas olan ve olmayan sözler” taksimini, mânalarını açarak ve her
    birinin özelliklerini açıklayarak veren usulcülerden Şevkânî (ö. 1250/1832), özetle şunları
    söylemektedir:
    Lafızlar zihinlere, hem mantûkları hem de mefhumlarıyla birtakım mânaları taşırlar.
    Mantûk “söylenen” demektir; mânaya sözden, sözün lugat anlamından ulaşılıyorsa
    anlaşılana terim olarak mantûk denir. Söylenenden, lafızdan değil de onun mânası üzerinde
    düşünülerek, birtakım işaret ve karîneler değerlendirilerek bir başka mânaya ve hükme
    ulaşılıyorsa buna da “mefhum” denir. Mantûk mâna bakımından tek ihtimalli ise “nas”, çok
    ihtimalli ise “zâhir” ismini alır. Lafzın mantûku ile tek mânayı ihtiva etmesi de
    “mutabakat”, “tazammun” ve “iltizam” şekillerinde olursa “sarîh”tir. Belli bir insanın adı
    olan Ahmed lafzının o insanın bütününe delâleti (bütününü anlatması) birincisine
    (mutabakat); eli, ayağı, kalbi gibi parçalarını anlatması (bunların da genelin parçaları olarak
    mânaya dâhil bulunması) ikincisine (tazammun); yürür ve konuşur olduğunu anlatması da
    üçüncüsüne (iltizam) örnektir. İltizamda Ahmed’in insan olduğunu düşünen kimse onun, bir
    ârıza bulunmadıkça yürür ve konuşur olması gerektiği (insan olmaktan bunun lâzım geldiği)
    sonucuna varmaktadır. Bu sonuç, bu mâna Ahmed’in bütünü veya parçası değil başka bir
    ilişki türüyle ona bağlı olan özelliğidir. Bu mânaların tamamı nassın sarih mânalarıdır.
    Sözden mânaya gidiş “iktizâ”, “îmâ” ve “işaret” yollarıyla olursa “gayr-i sarîh”tir.
    Şer‘an veya aklen cümlenin ve mânanın tutarlı, doğru olması belli bir anlayışı (söze
    belli bir mâna vermeyi) zorunlu kılıyorsa “iktizâ delâleti”; cümle ile birlikte bulunan
    hükmü, saçma veya yersiz olmasın diye gerekçe olarak yorumlamak icap ediyorsa, başka bir
    deyişle söz, hükmün gerekçesi olarak değerlendirilmediği taktirde gereksiz olacaksa ve bu
    sebeple gerekçe (illet) olarak değerlendirilmiş olursa “îmâ delâleti”, söyleyenin
    kastetmediği tutarlı bir mâna ortaya çıkıyorsa, akıl bu anlamı da çıkarıyorsa “işaret delâleti”
    söz konusudur.
    Mefhum, söylenenden (mantûk) çıkarılan, ama söylenmemiş olan (söz- de
    geçmeyen) mânadır. Bu da “muvâfık” ve “muhalif” diye ikiye ayrılır. Mefhum diye ifade
    edilen mâna mantûktan anlaşılan mânaya uygun ise “muvâfık mefhum” vardır; bu iki mâna
    hüküm ve etki bakımından eşit ise mefhumdan çıkarılana “lahnü’l-hitâb” denir; “Annene öf
    deme!” sözü, “Bıktım senden deme!” mefhumunu da verir; bu “lahnü’l-hitâb”a örnektir.
    Aynı cümleden çıkarılacak olan “Anneni dövme” mefhumu ise mantûktan daha kuvvetlidir
    ve buna “fahve’l-hitâb” denilmektedir.
    Mantûk ile mefhum arasında uygunluk değil, bir yönden aykırılık (muhalefet) varsa
    muhalif mefhuma ulaşılmış ve buna “delîlü’l-hitâb” ismi de verilmiştir. Muhalif mefhumun
    çeşitlerine girmek sözü uzatacağı için burada birkaç örnekle yetineceğiz: “Kırmızı elma al”
    demek “Yeşil elma alma” demektir. “Çocuk uyanırsa hırkasını giydir” demek “Uyanmazsa
    giydirme” demektir, “Attan şehre girince in” demek, “Girmedikçe inme” demektir...
    (Şevkânî, İrşâdü’l-fuhûl, s. 302-310).
    Klasik usulcüler Arap dilinin, Kur’ân’ın nâzil olduğu çağdan bu yana sahip olduğu
    bu ifade (delâlet) özelliklerini göz önüne alarak lafızdan hareket etmişler, kısmen veya
    tamamen yürürlükten kaldırıldığı- na (nesh) dair kesin delil bulunmayan âyet ve hadislerin
    mânalarını ve hükümlerini bütün zaman ve mekânlar için geçerli kabul etmişler, Kur’ân’ı da
    bu çerçevede anlamaya, açıklamaya çalışmışlardır. Kur’ân’ın ve hadislerin bütününden
    çıkardıkları temel amaçları (makåsıd), yeri geldikçe tek tek âyet ve hadislerin hikmetleri
    olarak değerlendirmişler, buna dayalı açıklamalar yapmışlardır. Belli bir âyet veya hadisin
    ilk bakışta anlaşılan mânası akıl veya makasıdla ya da mânaları açık ve kesin naslar gibi
    daha güçlü bir delille çelişirse zayıf olanı, güçlü olana göre yorumlama (te’vil, uzlaştırma)
    yoluna gitmişlerdir.
    Klasik tefsir usulünde ağırlıklı olarak Kur’ân metninin bağımsızlığına zarar
    vermeden onu anlama çabası esas alınırken son zamanlarda bu çabanın yanında, Kur’ân’ı
    içinde yaşanılan zamanın şartlarına taşıyarak ona yaşanan hayatın gidişini belirleyici bir
    işlev yükleme düşüncesi ağırlık kazanmaya başladı. Bazı çağdaş İslâm âlimleri ve fikir
    adamlarına göre, İmam Şâfiî’den itibaren klasik dönem usûl-i fıkıh ve özellikle ehl-i hadis
    geleneği mensupları, yorumcunun öznelliğine karşı Kur’ân metninin bağımsızlığını koruma
    kaygısını öne çıkarmışlar, ancak zamanla bu kaygının abartılması giderek metni anlayan
    öznenin (fakih, mütekellim vb.), yaşadığı dönemin ve toplumun şartlarından uzak kalması
    sonucunu doğurmuş; bu da Kur’ân-ı Kerîm’in yaşanan çağa taşınmasına ve belirle- yicilik
    işlevine zarar vermiştir.
    Bu ortak tesbite rağmen az çok farklı öneriler geliştirmeye çalışan bazı çağdaş
    âlimlerin paylaştıkları temel öneri, Kur’ân-ı Kerîm’in evrensel mesajlarıyla temel ilke ve
    amaçlarının belli yöntemlerle metinden çıkarılması ve bunların çeşitli tarihî durumlara
    uygulanmasıdır. Bu suretle başlangıç dönemlerinde olduğu gibi bugün de Kur’ân’ı hayatla
    bütünleştirmek, müslümanların ve genel olarak insanlığın sorunlarına Kur’ân’dan çözümler

    üretmek mümkün olacaktır. Burada metni ve yorumcunun tarihî durumunu bir araya getiren
    şey, Kur’ân’ın evrensel ilkeleri ve değerleridir.
    Bununla birlikte Kur’ân’ı anlama konusundaki yeni görüşler de kendi içinde bazı
    problemler taşımakta olup, bunların taraftarlarının kendi aralarında henüz bir yöntem
    birliğine ulaşmış olduklarını söylemek mümkün değildir. Ayrıca klasik yorum usulünü
    devam ettirmenin gerekliliğine inanan kesimin bu tür yeni sayılabilecek yöntem önerilerine
    yönelttikleri eleştiriler de hâlâ ilgili bilim muhitlerince tartışması sürdürülen konular
    arasında bulunmaktadır. Bu tür yeni sayılabilecek yöntem önerilerine karşı çıkarak klasik
    yorum usulünü devam ettirmenin gerekliliğine inanan oldukça güçlü bir kesim de
    mevcuttur.
    Sonuç olarak günümüz İslâm dünyasında Kur’ân’ı anlama ve yorumlama konusunda
    ümit verici tartışmalar yaşanmakta; bütün bu gelişmeler Kur’ân’ın doğru anlaşılması
    yolunda önemli mesafelerin katedilmesine ve Kur’ân araştırmaları alanında ciddi
    çalışmaların ortaya konmasına katkılar sağlamaktadır (bk. Mehmet Paçacı, “Kur’ân” [VII.
    Açıklanması ve Yorumlanması], DİA, XXVI, 398-401).